İnstatürban Kadınlar Üzerine Bir Deneme: Hikmet Anlayışı
İnstatürban Kadınlar Üzerine Bir Deneme: Hikmet Anlayışı
“Hikmet, bir şeyi yerli yerine koymaktır.” İmam Mâtürîdî

21. yüzyılda; Nuh nebi kadar yaşamayı Allah’tan niyaz eden, bu ömrü de instagram paylaşımlarına fon olarak harcamak isteyen ‘instatürban’ kadınlar türedi. Telaffuzu bile eğreti duran, kulağa değdiğinde tırmalayan bu kelimeyi yazıda birkaç kez kullanmak mecburiyetinde kaldığım için okurlarımdan af dilerim. Son dönemde adına instatürbandenilenfenomenkadınlar çok konuşuluyor. Genellikle muhafazakârlar için tekstil ürünleri üreten firmalarla reklam anlaşmaları üzerinden gelir elde eden, günlük yaşamlarının, evlerinin tüm özel alanlarını takipçileriyle paylaşan bu kadınlar, özellikle çocuklarına yaptıkları mevlid, doğum günü gibi etkinliklerde gösterişli bir hayat tarzı yansıtmaları nedeniyle eleştiriliyorlar. Üstelik tüm bunları yaparken, dini vurgu sürekli olarak yaşamlarının bir köşesinde, topluma sunma/pazarlama/kendini ifade etme anlamında yer ediyor. Kimileri meseleye ‘kimse kimsenin hayatına karışamaz.’ modunda, kimileri de ‘muhafazakârlıkla şatafat bağdaşmaz.’ tadında yaklaşıyor.

Her iki yaklaşım da bana bir kez daha Türkiye’de yaşadığımı hatırlatıyor. Toplumumuzda kökleşmiş iki temel anlayış biçimidir söz konusu olan. Üstelik bu iki zıt görüş,kişilerin kimliklerinden de bağımsızdır. Yani; seküler dünya içinde kendine yer tutup iki farklı görüşü dile getiren insanlar mevcut olduğu gibi, muhafazakâr bir çizgi tutturan insanlar içinde de iki farklı görüşü savunanlar bulunuyor.

O halde anlıyoruz ki; instatürbankadınlara –ya da herhangi bir konuya- karşı verdiğimiz tepki kimliğimizden bağımsız olarak şekilleniyor. Yani kimliğimizin üzerinde bir bakış açısına bağlı olarak ortaya çıkıyor. Yukarıda sözünü ettiğimiz iki temel bakış açısı; tüm toplumsallaşma sürecimiz içinde beynimize yerleşen, bizim düşünme metodumuzu oluşturan bir anlayış olarak yaşamımıza nakış gibi işleniyor ve bizimle -çoğunlukla- mezara kadar devam ediyor.

Şimdi söz konusu iki temel bakış açısını ele alalım: Birincisi; ‘kimse kimsenin hayatına karışamaz.’ mottosuyla özetleyebileceğimiz anlayıştır. Adam Smith’e atfedilen: “Laissez-faire, laissez-passer” sözünün iktisadi temelini oluşturduğu bu anlayış; temelde bireysel özgürlüklere vurgu yapar. Fakat bu özgürlüğün, daha ziyade sınırların ortadan kalkması olarak algılanması daha uygun olur. Nitekim elimizdeki örnekte de görüldüğü üzere, bu bakış açısı; “Müslüman bir kadın nasıl yaşamalı?” Sorusunun boşa düşürülmesi üzerine kurulu bir anlayıştır. Bu anlayışı her alana tatbik edebiliriz. Örneğin, bir çocuk misafirlikte nasıl davranmalı? Bu soruya muhtemelen her okurun bir cevabı vardır. Uslu durmalı, yaramazlık yapmamalı, çekmeceleri karıştırmamalı vs fakat sözünü ettiğimiz bakış açısına sahip olanlar kuşkusuz; “çocuğu kısıtlamamak lazım, rahat bırakalım, istediği gibi oynasın, çocuğu kısıtlamak özgüven kaybına neden olur.” Cümlesini rahatlıkla kurar.

Açıklamaya gayret ettiğimiz bu bakış açısına, liberal anlayış/kavrayış diyebiliriz. Son birkaç yüzyılda yaygınlaşan liberal öğreti, günümüzde neoliberal anlayışa evriliyor. Kelimenin başına bir “neo” getirince kavramın; zamanın getirdiği yeniliklere göre kendi içinden yeni bir anlayış türettiğini anlıyoruz. Neolibeal anlayış artık hiçbir sınırı tanımamak anlamına geliyor. Birtakım yayınevlerinin canhıraş çeviri yaptırdığı, kimi Avrupalı yazarların başını çektiği bu görüşü yaymak için ellerinden geleni yapanlar var. Fakat ne hikmetse bu çeviri kitapları okuyup da şöyle doğru dürüst bir neoliberalizm tanımı yapabilecek insan sayısı yok denecek kadar az. Bu durum oldukça ironik olarak neoliberalizmin ne olduğuyla çok alakalı duruyor. Bizim savunduğumuz tanıma göretanımları, sınırları reddeden, hiçbir şeyin herhangi bir kalıba sokulamayacağını söyleyen bir anlayış elbette kendi tanımını da ilga ediyor.

İlk bakışta bu anlayışın kimi liberal çevrelerde yaygınlaştığı düşünülebilir. Fakat yazıya başlığını verdiğimiz instatürban örneğinde de görüyoruz ki artık tanımları parçalama davranışı hemen her kimliğe mensup insanların arasında yayılıyor. "Müslüman bir kadın nasıl olmalı?" El cevap; canı istediği gibi! "Müslüman bir kadının hayat tarzından sana ne!" Dersen şunu söylerim: konumuz tanım yapmak. Her insan kuşkusuz istediği gibi yaşayabilir. Bunun önünde hiçbir engel yok. Fakat bir kavramı sahipleniyorsan, o kavrama uygun yaşamanı beklemek de bizlerin hakkıdır. Çünkü senin; bir kavramı sahiplenmen, bize yani topluma dönük bir şeydir. Sen, sahiplendiğin kavram ile toplumun arasında yaşıyorsun. Hatta toplumun içinde yer etmek için bunu yapmaya mecbursun. Hepimiz gibi. İnsanlar kimliksiz yaşayamaz. Kimlik, bilinçli yaratılmış varlıklar için su kadar hayati bir ihtiyaçtır. Türk olmak, Türk olmamak, Müslüman olmak, dinsiz olmak vs bu kimliklerin tamamı kişilerin toplumla olan bağlarıyla açıklanabilecek durumlardır.

Hiçbir söküğü dikemeyen bir terziye, kim terzi der? Neoliberaller buna da itiraz edebilirler. Terziyi terzi olarak tanımlamamızın sebebi, o kişinin kendine terzi demesi midir yoksa sökükleri dikiyor olması mıdır? Terzi, dört dörtlük bir dükkan açıp içine oturunca terzi olmaz. Sökük dikebiliyorsa terzi olur. Bizi hiçbir yere götürmeyen bu anlayış elimizde patlar. Neoliberaller:“Bir yere gitmek isteyen kim?” Diye sorabilir. Temel sorun da budur. Biz dünyaya yerimizde saymak için gönderilmedik. Yine neoliberaller: “Dünyaya gönderilmedik, kendiliğinden, hesapsızca oluştuk.” diyeceklerdir. Bazı Fransız yazarları okumuş olanlar da: “Saçma dünyaya fırlatıldık.” Bohemiyle cevap vereceklerdir. O halde Türkler, neoliberalizmle olan imtihanlarını, kimin neyi savunduğunu doğru anlayarak geçirmeliler. Ambalajı çekici olan şeker mide bozabilir. Şekeri yerken ambalaja değil içindekilere bakmak gerekir.

“İster erkek, ister kadın olsun, kim inanıp güvenir ve iyi işler yaparsa onlar da cennete gireceklerdir. Onlara kıl kadar haksızlık yapılmayacaktır.” Nisa 124. Dikkat edilirse ayette dört tanım ve kategorizasyon var. Birincisi insanların kadın ve erkek olarak tasnif edilmesi, ikincisi yine insanların inanıp güvenenler yani iman edenler ve iman etmeyenler olarak tasnif edilmesi, üçüncüsü insan faaliyetlerinin iyi işler (salih amel) ve kötü işler olarak sınıflandırılması ve dördüncüsü insanların cennete girecekler ve girmeyecekler olarak ikiye ayrılması. İnsanları erkek ve kadın olarak ayırmak yaradılışın bir kanunu gereğidir. Bu durum illa bir cinsiyetin diğerine üstünlüğü anlamına gelmez. Cinsiyetler arası hukuksal bir zemin kurabilmek için cinsiyetlerin sınırlarını ortadan kaldırmayı hayal etmek sağlıklı bir düşünce biçimi değildir. Kadın kadın olarak, erkek de erkek olarak hukuk önünde eşit, ev içinde uyumlu ve huzurlu, sokakta saygılı olabilir. Cinsiyetler arası iletişim de yine yukarıdaki ayette vurgulanan salih ameller yoluyla sağlanabilir.

Tanım yapmak dünyanın en zor işlerinden biridir. Düşünürler, “varlık nedir?”, “sanat nedir?” gibi soruların cevaplarını bin yıllardır arar dururlar ve hemen hemen hepsi bu tür sorulara farklı cevaplar verirler. Fakat burada bizi ilgilendiren nokta şudur ki; bin yıllardır insanlık olarak tanım yapmaya çalışıyoruz. Bu kadim dürtünün altında yatan kuşkusuz temel bir sebep var. Kim olduğumuzu aramak. İnsan belki de her düşünce seyrinin arka planında aslında “ben kimim?” sorusunun cevabını arar. Tanımlar da buradan türer.

Tanımları elinden alınmış toplumlar hazır tüketime meyilli olur. İnsanlar milli kültürlerini bir kenara bırakarak tanımsızlığın getirdiği kaosun içinde bireysel bir çizgi tutturmaya çalışır. Kimlikler bozulduğu için toplumsal bağlar zayıflar. Bunun neticesinde kişiler bencilleşmeye, hayatta kalmak ve yükselmek için başkalarının hakkını gözetmemeye başlar. Çünkü kişilerin içindeki bu zararlı yönelimi düzenleyecek yegâne alan olan tanımlar bir kere bozulmuştur. Müslüman bir erkek/kadın nasıl olmalıdır? Bu soruyu boşa düşürmek, tek tek bütün Müslüman kişileri kainatta yalnız başlarına bırakmak anlamına gelir. Bu yalnızlık içinde ben merkezci algılama gelişir ve kişiler tanımlardan sıyrılmanın verdiği hafiflik hissiyle hiçbir sınır tanımadan işleri yapıp etmeye başlar. Örneğin bir Müslüman kadın çıkıp türbanını gözlerimize soka soka rahatlıkla binlerce TL harcadığı “oğluşumuzun ilk adımını atması etkinliği” gibi kutlamalar yapabilir. Onlarca gereksiz hazır ürüne harcanan paraların, Müslüman bir erkek/kadın nasıl olmalıdır? Sorusundaki yeri ise zekâttır, infaktır. Ancak bu soru boşa düşürüldüğü için cevap da havada asılı kalmıştır.

İkinci temel bakış açısı ise; ‘muhafazakârlıkla şatafat bağdaşmaz.’ anlayışıdır. İnstatürban kadınların, tanımlara uymaması ile baş edemeyen, bunu idrak etmekte zorlanan insanlar, bu anlayışla yaşama bakan insanlardır. “Tek tip mi olalım?” itirazının muhatabı bu anlayış değildir. Çünkü tanım yapmak, tek tipleşmeyi dayatmaz. Tek tipleşme, firavun yönetimlerinin bir uygulamasıdır. Tanım yapmak ise, kişilerin sahip oldukları kimliklere uygun yaşamasıdır. Tezinin sökük dikebiliyor olması gibi.

Muhafazakârlık, Türkiye’de İslami hassasiyetlere uygun bir yaşam sürme anlamına geliyor(du). Bu anlamın taşıdığı yük bugün instatürban kadınların elinde un ufak ediliyor. Bu kadınlar şöyle itiraz edebilir: “Bizim hayatımızdan size ne? İşiniz gücünüz kalmadı da bizim yaşamımıza mı burnunuzu sokuyorsunuz?” bu kadınlara, Resul-ü Ekrem’in bulunduğu ortama bir yabancı geldiğinde: “Hanginiz Muhammed?” sorunu sordurtacak kadar şatafattan uzak yaşadığı hikayeleri anlatılmadı mı? Bu kadınlar, Resul-ü Ekrem’in şatafattan uzak yaşamının, sahiplenilen kimliğin bir yansıması olduğunu idrakten uzak mı yaşıyorlar?

Kimsenin, eline bir değnek alıp başkalarını zorla hizaya getirme hakkı yoktur. Yazı boyunca anlatmak istediğimiz de bu değildir. Verdiğimiz örnekleri iyi oku. Süleyman Çelebi, 14. Yüzyılda Bursa Ulu Cami’nde imamlık yaparken, şehirde Hz. İsa için şiirler yazan bir papaza bir nevi cevap mahiyetinde meşhur mevlidi yazmıştır. Bizim savunduğumuz anlayış budur. Cevaplar ve tanımlar, kelimenin kılıçtan üstün olduğu anlayışıyla ağzımızdan çıkar.

Gösterişsiz yaşamak, bizim temel düsturlarımızdan biridir. Başkalarının ayıplarını örtmek dahi bizlerin önemsediği bir olgudur. Bugün; kaynanasının ses kaydını gizlice alıp kocasına dinletenleri konuşur olduk. Ayağımızın altından kayan bir zemin var. Havada asılı duramayacağımıza göre yere çakılacağız. Bizi biz yapan, bizim yaşamımızı şekillendiren temel öğretimizi neoliberal anlayışla değiştirmeye kalkarsak, ortaya instatürban kadınlar gibi örnekler çıkar. Parası olduğu için kültüründen vazgeçenler, her şeyi parasıyla satın alabileceğini sananlar, paranın kültürümüzü yok ettiğinin farkında değiller.

Hz. İbrahim Beyt’i inşa ederken şöyle diyordu: “Soyumuz içinden, onlara senin âyetlerini okuyacak, kitabı ve hikmeti öğretecek, onları temizleyecek bir elçi çıkar rabbimiz! Çünkü yalnız sensin kudret ve hikmet sahibi.” Hz. İbrahim’in kullandığı hikmet kavramını, yazının başında alıntıladığım Maturîdî’nin tanımını ve “Adaleti tesis etmekle emrolundum.” Ayetini birlikteokuyabiliriz. Hikmeti, doğru yargıda bulunma fiilinin isim hali olarak kabul ediyoruz. Bu nedenle Allah Hâkim’dir. Resulüne de adaleti tesis etmek emrini böylece vermiştir. İşte burada; “Her şeyi yerli yerine koymakla emrolundum.” Anlayışını görüyoruz. Allah inancını birlemek yani itikâdî alanda tevhidi esas kılmak da buna dahildir, günlük yaşam içinde kullanılan eşyayı doğru kullanmak da buna dahildir. Kuşkusuz tanım yapmak ve tanımlara göre eşyayı –her şeyi- kategorize etmek de buna dahildir. Eğer ademoğlu bunu yapmazsa, yaşayamaz. Allah nasıl ki cennete gidecek insanları tarif ediyor yani ortaya bir tanım koyuyor, o halde sahiplendiğimiz kimliklerin tanımlarını iyi öğrenmeli ve uygulamada yaşama yansıtabilmeliyiz. Bir şeyi yerli yerine koymak, adil olmak, hikmetli olmak budur. O halde sahip olduğumuz kimliklerden vazgeçmiyorsak, bu kimliklerin de hakkını vermemiz; adil olmamız gerekir. Tanımları bozup parçalamak, her şeyi tanımsız ve ucu açık bırakmak, sınırlı insan aklını sınırsız bir özgürlüğe mahkum etmek, insanın kendine karşı zulmüdür.

Etiketler
İlgili Haberler