Genel kanı yanında anketlerin de gösterdiği gibi, bugün genel seçim yapılacak olsa her şeye rağmen AKP yine yüzde 50’nin üzerinde oyla birinci parti ve tek başına iktidar. Türk siyasetinde DP’nin başarılarını fersah fersah geçerek egale eden AKP’nin bu gücünün kaynağı ile itici dinamiklerinin neler olduğunu analiz etmeden söylenecek her yorum bilinmelidir ki temennilerin ötesine geçemeyecektir…

Söz konusu gücün kaynağını oluşturan üç temel dinamikten bahsetmek mümkün…

Birincisi, lider kültü. Tarihsel geçmiş ve toplumsal yapının bileşenleri bağlamında; demokrasiyi, bireyselliği, temel hak ve özgürlükleri kurumsallaştıramamış olan Batı dışı toplumların en temel karakteristiklerinin başında gelmektedir lider kültü…

İkincisi, AKP’nin daha önceki iktidarların üzerinde gerektiği gibi durmadığı ve görmezden geldiği çok önemli bir alanı mükemmelen doldurarak, bir toplumsal mühendislik başarısı biçiminde bağımlı sınıflar yaratmış olması...

Ve üçüncüsü de, tavandan tabana kadar tüm kesimleriyle, CHP ve diğer sol fraksiyonların beceriksizliği ile jakoben tavırları
Burada yer kısıtı nedeniyle bu faktörleri tek tek açımlamak ne yazık ki mümkün değil. Bu nedenle, genel bir perspektif içinde durum betimlemesi yapacak ve sonrasını da diğer yazılara yayacağız mecburen…

Entelektüellik iddiası ve okuma geleneği artık geçmişte kalmış olan sol hareket, -Ecevit’in önderliğinde 1970’lerin sonlarına damgasını vuran kısa CHP dönemi hariç- ısrarla hiçbir koşulda terk etmediği jakoben mirası, Atatürk devrimlerinin üzerine temellendiği sivil ve askeri bürokrasi yanında, adeta hatmederek ezberlediği eserlerden de devralmıştı. Gençlik dönemlerindeki okuma macerasını adeta bir moda akımı biçiminde Georges Politzer’in Felsefenin Temel İlkeleri ile Nikolay Çernişevski’nin Nasıl Yapmalı gibi determinist kaynaklara bağlayan sol cenah; İdris Küçükömer, Kemal Tahir, Mehmet Ali Aybar, Hikmet Kıvılcımlı gibi özgün ve Türk Solu adına arayış içinde bir meseleye sahip olan düşünür ve kuramcıları daima görmezden gelmiş, hatta hain ilan ederek kendi yalnızlıklarına mahkum etmişti.

Bunun temel sonuçları da, geçmişte bir CHP geleneği haline dönüşen “halka rağmen halkçılık”, kendi toplumuna yabancılaşma ve onu hor görüp küçümseme, küçük entelektüel adacıkları içinde topluma olduğu kadar siyasete de tepeden bakma ve tüm bunların doğal sonucu olarak da halk desteği ile iktidardan mahrum kalma olmuştur…

Yoksa ister DP ister AKP için yapılan çözümlemelerde, CHP ve sair sol muhitin ısrarla görmezden geldiği Küçükömer’in, “Türkiye’de sağ sol, sol da sağdır” şablonunu yarım asırdan fazladır neden kullanalım…

Bu yabancılaşma, sadece sol cenah değil bugün ulusal kesim için de aynı derecede geçerli! Fevkalade şahsi gözlemler üzerinden birkaç küçük örnek vereyim: Bir kitap çalışması nedeniyle tüm yaz dönemimi çalışmaya ayıracağımdan, tatili ailecek Ramazan Bayramına sığdırdık. Ve göçebe atalarımızın izinden giderek, beş yıldızlı “her şey dahil” otellere teslim olmak yerine, küçük bir keşif yapalım dedik Ege sahillerinde. Ve nereye gidersek gidelim, karşımıza çıkan manzara hiç değişmedi: Cem Karaca’nın o muhteşem şarkısında betimlediği gibi yarım porsiyon aydınlık ve artık iyice sırıtan toplumsal kırılma faylarına ait çeşit çeşit göstergeler

Sahillerde, iki karşıt yaşam tarzı tokat gibi patlamaktaydı suratlarda. Bir yanda, Ramazan’ın son iki günü ile Bayram’a denk gelen “kutsal günlerde” bir ellerinde Sözcü Gazetesi ile Ot ya da Kafa gibi popüler dergiler ve diğer ellerinde de bira şişeleriyle -evlerinde yatağa bile girmedikleri bir özgürlükle- ince ip bikinileri içinde sahillerde salınan ve güneşlenen dünyayı boş vermiş genç kızlar, delikanlılar ve orta yaş tatilciler… Diğer yandaysa, sahilde bastonuna dayanarak limon kekiği satan yaşlı kadınlar, iki büklüm sırtında taşıdığı çuvaldaki zeytinyağı ile adaçayını pazarlamaya çalışan ihtiyarlar, torunu ile zor ittikleri mısır arabasında bir liraya haşlanmış mısır ve ellerindeki sepetlerde elli kuruşa ev poğaçası satmaya uğraşan köylüler. Cehennemi sıcak altında ve bıkkın bir şekilde, cayır cayır insanın içine işleyen güneş ışınlarına alışmış ancak çevrelerindeki öteki dünyanın bireylerine bir türlü alışamamış olarak, şaşkınlık ve esef dolu bakışlarla sahili sürekli turlamaktalar. Yanındaki sepet ve bohçada taşıdığı ev poğaçalarının hepsini satabilse bile, kendisine alaycı tebessümle uzaktan bakan tatilci gençlerin bir şişe biraya verdikleri parayı kazanamayacak olan bölge halkı, sizce bu kesimle hangi ortak payda da bir araya gelecek?

Bu arada tatilciler de kendi içlerinde homojen değiller… Sözcü Gazetesi’nden vazgeçmeyen ulusalcı gençler ile orta yaşlıların karşısında, çoğunluğu emekli olan ve elitist tavırları bas bas bağıran, kalın camlı gözlükleriyle yıllardır vazgeçemedikleri Cumhuriyet Gazetesini hatmeden ve ayrıca ellerinin altında siyasi ya da akademik içerikli ağır kitaplar da bulunduran İstanbul beyefendisi tavırlı bir diğer kesim. (Bayram ile beraber sahillere yeni muhafazakâr kesimler de hücum etmeye başladı tüm görmemişlikleriyle, ama bu da başka bir yazının konusu.)

Söylemek istediğim, çeşitli nedenlerle AKP’den soğuyan ya da uzaklaşma içine giren bir kesim olduğunu varsayalım. Peki, bunlar kendilerini temsil eden bir parti arayışı içinde nereye sığınacaklar? Ana muhalefet Partisi CHP’ye olmadığı çok açık! Geriye -artık iyice derin devletin bahçesine dönüşen- MHP kalıyor ki, geçmişte CHP benzeri ulusalcı bir tavırla halktan kopan ve bugünse AKP’ye koltuk değnekliği dışında bir misyonu olmayan MHP de bir alternatif değil…

O zaman, ya seve seve ya da seve seve oylar AKP’ye verilecek demektir…
 
Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.