“Ben Bilirimci” Milliyetçilik ve Sonrası
“Ben Bilirimci” Milliyetçilik ve Sonrası
Farklı fikirlerin daha görünür hale gelmesiyle gözlemlenen yeni süreci tanımlamadan önce şu yorumu yapmak isabetli olacaktır: Türkiye’de Türk milliyetçiliği hiçbir zaman rahat olmamıştır.

Türkiye’de Türk milliyetçiliğinin nüvesine ilişkin tartışmalar, farklı dönemlerde de olsa her zaman yoğun bir şekilde yaşanmıştır. “Atatürk Milliyetçiliği”, “Yeni Milliyetçilik”, “Sivil Milliyetçilik” ve “Şucu Bucu” olarak ifade edebileceğim her türlü milliyetçiliğin bolluğu, milliyetçilik alanının oldukça donanımlı ve kapsamlı olduğu yorumlarına sebep olabilir. Oysa ki akademiye göz ucuyla baktığınızda, “milliyetçilik” çalışmalarının çok rahat ve zahmetsiz bir şekilde solun elinde olduğu görülür. Bu durumda başka faktörlerin de etkili olmuş olabileceğini farz ederek, konuyu derinleştirmeyelim. Ancak yukarıda değindiğim farklı yorumların oluşmasında belli bir doktrinin, fikrin hatta inancın değil, arzular ve talepler ile bunların karşılık bulması ya da bulmaması durumunun etkili olduğu yeni bir süreç başlamış durumda.

Farklı fikirlerin daha görünür hale gelmesiyle gözlemlenen yeni süreci tanımlamadan önce şu yorumu yapmak isabetli olacaktır: Türkiye’de Türk milliyetçiliği hiçbir zaman rahat olmamıştır. Tanıl Bora, Şerif Mardin’e vurgu yaparak Türkçülüğün ve İslamcılığın “tedafüi” ideolojiler olduğunu belirtir, savuşturucu-geçiştirici özellikleri gündeme getirir ve İttihatçılıkta somutlaşan zihniyet tahlilini “alarmizm-acilcilik” noktasında birleştirir. Rahat ve dünyadaki diğer örneklerine göre uygun gelişim evresi yerine, refleksten çok gerçekten “alarm” durumunu ifade eden bu halin, Türk milliyetçiliğinin özgünlüğüne de katkı yaptığı söylenebilir. “Alarmizm”, Türk milliyetçiliğinin ilk halinde ve sonraki bütün formatlarında tekrar tekrar belirgin hale gelir. İlk dönemdeki aceleciliğin arkasında, “Modern Batı”yı tanımlama ve yakalama kaygısı vardır. Soğuk Savaş’ta “Komünizm” tehdidi, 1980’lerin ortasından itibaren yükselen “terör” ve “irtica” olarak tanımlanan tehditler, toplumun farklı katmanlarında farklı alarm durumlarını yaratır ve “refleks” olarak değerlendirilen “özgün” olamama halinin ardından bu aceleci anlayış yatar. Bugünkü tartışmaların odağında da yine alarmizm ve acelecilik var. Üstelik bu sefer, sanki temeli ve öncesi yokmuş gibi saldırılan bir iktidar dönemiyle sınırlı, bol çelişkili ve kavram karmaşası barındıran yeni bir tepki söz konusu.

Türk milliyetçiliğinin yukarıda saydığım özelliklerini göz önünde bulundurarak, yeni tepkiyi değerlendirelim. Türkiye’de yalnızca Türk milliyetçileri değil, toplumun büyük çoğunluğu mutsuz ve umutsuz. Ağır vergilere, yaşam zorluğu, fiyatların pahalılığına karşı daha mutlu, huzurlu ve geniş bir yaşam arzusu yalnızca Türk milliyetçilerinde değil, makul nitelikler barındıran herkeste var. Yıllarca savunulan, fedakarlık yapılan değerlere karşı hissedilen aidiyet kaybı ve kimlik bunalımı formatlarıyla yalnızca Türk milliyetçilerinde değil, bütün bir toplumda yaşanıyor. Şikayet etmek gerekiyor mu? Kesinlikle gerekiyor. Rahatsızlıkları güçlü bir şekilde dile getirmek gerekiyor mu? Mutlaka. “Devlet-i ebed müddet”, “Milli bekâ” gibi ucuz ve mistik romantizmle yetinebiliyor muyuz? Mümkün değil. Fakat özellikle yaşam tarzında ve koşullarda beliren bu rahatsızlıkları, daha iyi veya yeni bir Türk milliyetçiliği yorumunda kullanmak, bunları temel almak ne kadar sağlıklı? Bu noktada yurt dışındaki elverişli koşullara ve talep edilen yaşam tarzına yönelik güçlü arzu; sağlıklı, sakin ve makul önerilerin önüne geçerek yeni ve bilinçsiz savrulmalara yol açıyor. En başta, içinde bulunulan koşullardan duyulan rahatsızlığın yarattığı travmatik durum, ötekindekini arzulamayla beraber bir karşılaştırma bağlamını sağlıyor ve Türk milliyetçiliğinin bünyesindeki kompleksleri derinleştiriyor.

Rıfat N. Bali’den alıntıladığım bir yazısında Hürriyet’in “Beyaz Türk” yazarı Ertuğrul Özkök, “...Türk bayrağı, Harun Kolçak, dans eden Atatürk, blucin ve uçak… Yeni milliyetçiliğin geniş coğrafyasından bunların hepsine yer var. Onlar 68 kuşağının yapamadığını yapıyorlar. Ellerinde bayrakları ile radikal bir zihniyet ihtilaline doğru yürüyorlar...” ifadelerini kullanıyor. Ertuğrul Özkök’ün bu yorumu, bugünkü arzu-talep denkleminde gelişen milliyetçilik yorumunun bir öncülü durumunda. Güneri Civaoğlu, Serdar Turgut, Taha Akyol vb. yazarlar hep bu “yeninin” içeriğini doldurmaya çalıştılar. Bali, 80’li ve 90’lı yıllarda toplumsal hayatı belirleyen unsurlarından bir tanesinin “iyi yaşama” sloganı olduğunu belirtirken “iyi yaşamanın” sadece en nitelikli ürünleri kullanma ve tüketme ayrıcalığı olmadığını; aynı zamanda duyguların ve hayata bakışın süzgeçten geçip estetik bir güzelliğe ulaşması da olduğunu ifade ediyor. Ancak bu temel, yalnızca Türk milliyetçilerinin değil, Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olan herkesin arzulaması gereken bir nokta olduğundan, köklü bir ideoloji için sağlam bir nitelik ve araç sunmuyor. Yalnızca “tüketim arzusu”, ideolojinin özünü bozan ve zaten yıkılmakta olan aidiyetleri yüzeysel bir şekle sokup, Türk milliyetçilerinin içindeki sahte umudu küçük ve sürekli halde tutmaktan başka ne yapacak? Diğer bir açıdan yaklaşırsak, Türk milliyetçileri, arzuladıklarını bütün bir toplumda uyandıracak vasıflara, niteliklere, koordinasyona sahip mi ve değilse, olabilir mi? Bu düzende zor. Yıllarca “Kendi alanımızda bir yere gelelim, yol arkadaşlarımızı da sonra bir yerlere taşıyalım” sloganıyla minnet duygusu üretip, feodal “ağacıklar” yetiştiren bir zihniyetin kendisini aşabilmesi mümkün değil. Türk milliyetçilerinin en başta “idrak” ve “değerlendirme” sorunu var, anlamıyorlar. Seküleri, Türk-İslamcısı, Türkçüsü, şucusu bucusu… İlginç bir büyü etrafında anlama, farklı önerileri ve fikirleri tartma, değerlendirme gibi temel insani ölçütler ve nitelikler gelişmemiş; üstelik düşünce düzeyinde farklılıklara yer açmayan bir bölge var. Makul bir insan için en iyisi, bu bölgeye girmemek.

Herhangi bir sorunu çözmek için öncelikle sorunun tanımı yapılmalıdır. Bu tanım, geniş kapsamlı, çok boyutlu, sürekli değişen ve koşullar altında da olabilir. Yıllarca “yeni bir milliyetçiliği”, zaman zaman da “sivil milliyetçiliği” tartışıyoruz. Hangi yeni, hangi sivil, hangi milliyetçilik? Hâlâ ne gibi özgünlüğü olduğunu anlayamadığımız “seküler” olanı mı, 1930’lardaki haliyle bırakılıp, yalnızca tarihi bir araştırmanın konusu haline getirilmesi gereken fakat İslamcılar yüzünden hâlâ çözüm önerisi olarak sunulan Kemalizm mi? 17 yıl sonunda “demokrasi” talebini gayet doğal olarak sunarken, kendi halinde olan sıradana karşı hâlâ kin ve nefret üretip, buna karşı çıkanları “liberal” tanımıyla suçlayan “ben bilirimciler” mi? Sürekli, sadece kendi yaşayamıyormuş gibi farklı örneklerle yeni hayat alanı arzulayan ve karşılaştırma yapan “şikayetçiler” mi? Nasıl bir motivasyonla, hangi iddialarla romantizm peşinde koştuklarını sürekli bize düşündürten "İttihatçı" slogancıları mı? Sadece bir, iki ya da üç değil; yüzlerce milliyetçilik iddialı tanım ve grup tespit edilebilir. En iyisi karışmamak, aceleci-alarmist olmamak, suyun kendi yatağını bulmasını beklemek. Su yatağını bulamıyorsa da yapacak bir şey yok, zorlamamak gerek.

İlgili Haberler