Nejat Yavaşoğulları ile Sanat Üzerine
Nejat Yavaşoğulları ile Sanat Üzerine
Saygın Ünel, usta sanatçı Nejat Yavaşoğulları ile bir röportaj gerçekleştirdi.

SAYGIN ÜNEL

Yakınçağ tarihinin izdüşümüyle bizlere sunulan notalar ve kitlesel bir uyanış için gerekli olan şarkılar… 80’li yılların ikinci yarısından beri gerçek sanat üretiminde bulunan bir müzik grubu olan Bulutsuzluk Özlemi için, sadece müzik yapan bir topluluk demek haksızlık olacaktır. Onlarınki tam olarak bir mücadeledir. Bir topluma, olaylar henüz yaşanırken, yanlış giden bir şeyleri anlatabilmek en zorlu mücadelelerden biridir. Zaten bunun için yaptıkları şeye gerçek sanat üretimi diyebiliyoruz. Özellikle sanat gibi kutsal bir olgunun, günümüzde sözde sanatçılar ve bizi yönetenler tarafından ne yazık ki toplumu oyalama, her şeyi güllük gülistanlık gösterme aracı olarak kullanıldığı şu dönemde gerçekleri anlatan şarkılara, resimlere, tiyatro oyunlarına ve filmlere çok ihtiyacımız var. Bizi karanlığa sürüklemeye çalışanlara “Güneşimden Kaç!” demek için Bulutsuzluk Özlemi gibi gruplara da çok ihtiyacımız var. Aydınlık yüzler çoğaldıkça kim bilir belki daha özgür ve eşit bir dünyada dinleriz Nejat ağabeyi.

Türkiye’nin aydın sanatçılarından biri olan Nejat Yavaşoğulları ile Bulutsuzluk Özlemi’nden, müzikten, sanat tarihi ve mimariden söz ettik…

“Akdeniz’in kıyısında gelişmiş bir kentimiz olan Mersin’de de Türkiye’nin iç bölgesindeki bir kentle kıyaslanmayacak şekilde bir sanat faaliyeti çabası var.”

S.Ü – Hem müzisyen hem de mimar olarak müzik ile mimari arasında bağlantı kurabilen bir sanatçısınız. İkisini bir arada yapmayı nasıl başarabildiniz?

N.Y – Üniversitede okuduğu bölüm farklı olup da başka bir alanda tanınan insanlar var. Sanırım ben de bu tanıma uyuyorum. Hem mimarlık hem de müzik faaliyetimi etkili bir şekilde devam ettirdiğim için toplumda bu ilgi çekici bir durum oluşturuyor herhalde. Mimarlık eğitimi aldım fakat Türkiye’de geniş bir kitle beni müzisyen olarak daha çok tanıyor. Müzisyen olarak beni tanımış olanlar mimar olduğumu da genellikle sonradan öğreniyor ama bazı insanlara göre de beğenilen ve seçtikleri bir mimarım ve bana evlerini yaptırıyorlar. Niye mimarlığı bırakıp tamamen müziğe geçemedim ya da niye müziği bırakıp sadece mimarlıkla ilgilenemedim… Bununla ilgili çok çelişkiler yaşadım. Okulda iyi bir öğrenciydim ve mimarlığa olan yeteneğim söyleniyordu ama benim bir de müzik tutkum var. Kendimi on dört yaşımdan beri rockstar olarak görüyordum. Mimarlık ofisinde çalıştığım sıralarda da masada notalarım dururdu, hocalarım “sen bunları bırak da mimarlıkla uğraş” derlerdi. Evde de buna benzer bir baskı vardı. Bu çelişkilerle dolu dönemde bunların kararını askerde veririm dedim, askere gitmem icap etti. Askerlik hizmetimde de zaten Ankara’da, Etimesgut’ta mimarlıkla uğraşıyordum, orada güneşin altında çalışırken bile aklıma hep notalar geliyordu. Müziği nasıl bırakırım dedim ve bırakamadım. 80’lerin sonuna doğru Bilim Sanat Araştırma Kurumu’nda (BİLSAK) kendi şarkıları olanlar konserler vermeye başlamıştı. Gazeteci bir arkadaşım da bana haber verip burada sahneye çıkmamı önerdi. Ben de tek başıma bir konser vermektense piyanist arkadaşım Sina Koloğlu’na benimle birlikte sahneye çıkması için öneride bulundum. Sina ile BİLSAK’ta vereceğimiz konser için çalışmalara başladığımızda davulda Murat Özbey, basgitarda Coşkun Şirinkal da bize katıldı. Bir anda dört kişilik bir grup haline geldik. BİLSAK’ta verdiğimiz ve grup için tarihi diyebileceğim Konserde bizi izleyen Taksim Sanat Evi’nin sahibi Ahmet Sezerel Perşembe günleri Taksim Sanat Evi’nde çalın dedi ve biz Taksim Sanat Evi’nde Perşembe günleri çıkmaya başladık. O zamanlar “PTT’nin Önünde Taksimde, Hezarfen Ahmet Çelebi, Evinde Gitarın Var Mı? Kütürdet Beni Rutubet” gibi şarkıları çalıyorduk. Orada çaldığımız şarkılar insanlara farklı gelmeye başladı ve öğrencilerden oluşan bir izleyici kitlesi giderek artmaya başlamıştı. Taksim Sanat Evi’nin sahibesi oraya daha elit insanların gelmesi yerine kalabalık öğrenci gruplarının dolmasından rahatsız olmuştu ama bu benim gizli gizli çok hoşuma gidiyordu. Ardından birlikte çaldığımız basçı arkadaşımız, prova yaparken gizlice yapmış olduğu kayıtları Bodrum’daki Mavi Bar’ın sahibine dinletmiş ve Mavi Bar’ın sahibi bunun üzerine beni aramıştı. Orada sahne almamızı istiyordu. O dönemde amacımız meşhur olmak değildi bu nedenle gidip orada sahne almak konusunda çekimser kaldım. Mavi Bar’ın sahibi Haluk, “bu şarkılara başkalarının da ihtiyacı var” deyince toplumsal bir neden buldum! ve Mavi Bar’da çalmak için Bodrum’a gittim. Bodrum’da insanlar bu müziğe pek de alışık değildi bu nedenle pek fazla ilgi çekmediğini düşünmüştük. O dönemlerde “Hezarfen Ahmed Çelebi, Kütürdet Beni Rutubet” gibi şarkıları duyanlar çok şaşırmıştı ve dikkatlerini çekmişti. Günden güne kitleler oluşmaya devam etti. Bodrum’dan dönerken bu iş oluyor galiba diye düşündüm. Mimarlıktan da kopamayarak bu günlere geldik. Aynı zamanda çevrem dolaysıyla tiyatrocularla da ilişkim vardı. Ferhan Şensoy, Güzel Sanatlar Akademisi mimarlıktaydı. Arkadaşım Yavuzer Çetinkaya, Dostlar Tiyatrosu’nda oyunlarda yer alıyordu. Tiyatrolara da müzik yaptım. Çocuk oyunları da var bunların içinde. O dönem “Şahları da Vururlar” oynanmaya başlamıştı, Fuat Güner ve Özkan Uğur müzikleri sahnede icra ediyordu. Onların Ankara’ya gitmeleri icap etti. Kimi buluruz? Dediler, akıllarına ben gelmişim ve İstanbul Yapı Endüstri Merkezi’nde “Şahları da Vururlar”ın ilk oynandığı sene ikinci devrede Ben Derya isimli bir arkadaşımla birlikte, Ferhan Şensoy’la ortaoyunculara da girmiş olduk. Onlarla ilişkilerimiz devam etti. Ferhan Şensoy ile birlikte “Şahları da Vururlar” adlı tiyatro oyununda oynadım. Dostlar Tiyatrosu’nda da John Steinbeck’in “Bitmeyen Kavga” ve Bertolt Brech’in “Galileo Galili” adlı tiyatro oyunlarının müziklerini yaptım. Tiyatrocularla olan çalışmalarım sahne terbiyesi yönünden beni geliştirdi. Çünkü tiyatrocularda sahnenin kutsallığı konusunda bilinçli bir kabul vardır. Genco Erkal ve Ferhan Şensoy gibi iki ustayla çalışmaktan dolayı da prozodi şarkı sözleri, epik söyleme tarzı olmak üzere birçok konuda da tecrübem olmuş oldu. Ben Bulutsuzluk Özlemi’ne yoğunlaşınca bu tür tiyatro faaliyetlerim azaldı.

S.Ü - Yaptığınız müzik mimari bir yapı olsaydı hangi unsurları taşıyan bir yapı olurdu?

N.Y – Ben bu soruya cevap vermeden önce benzer konulara açıklama getirmeye çalışayım. Mersin gibi bir yerde sanatla ilgilenmek isteyen birisi ne gibi olanaklarla buluşabilir veya Ankara ya da İstanbul… Mesela Ankara bizim gözümüzde çok güzel bir yerdir aslında. Kendi içerisinde daha çok iletişim içinde bulunan, aynı işi yapan ve birbiri ile tanışması iyi olacak insanların kolayca tanıştığı bir yerdi. Orada kimler var, ne çalışması yapıyor bilirsin, gidersin, oradan başka biriyle tanışırsın ve bir tiyatro kurarsın mesela. Akdeniz’in kıyısında gelişmiş bir kentimiz olan Mersin’de de Türkiye’nin iç bölgesindeki bir kentle kıyaslanmayacak şekilde bir sanat faaliyeti çabası var. Zaten buranın bir senfoni orkestrası da var. Şimdi gelelim soruya; Her tür sanat eserinin ortak noktaları var aslında bir strüktürü var. Hepsini de ayakta tutan şey o strüktür, olaylar gelişiyor ve bir sonuca ulaşıyor. Bunlar birçok dalda ortak. Müzikte de öyle başıbozuk bir müzik bugüne kadar yapılmadı. Örneğin atonal, hiçbir kurala bağlı olmadan yapılan müzikte bile bir strüktür, konstrüksiyon var. Mimarlıkta bu çok daha somuttur. Eski dönem örneklerde bu daha çok belirgin olarak ortaya çıkıyor. Şöyle ki, mesela barok eserlerde o dönemin barok müziği ile büyük benzerlikler var. Ayrıntılı melodiler var mesela barokta, süslemeler var küçük küçük notalarla. Barok mimariye baktığımız zaman aynı ayrıntı, o zenginlik ve karışım barok mimarlıkta da var. Duvara bir kabartma yapılmışsa o kabartma neredeyse heykel gibi olmuş, fazla kabarmış oluyor. Yani bu dönem dönem toplumların ürettiği şeyler bir dönem birbirine benziyor. Mesela 1920’lerde 30’larda Çarliston müziği var, Jazz çıkmış yani hepsi birbiriyle ilgili. Çarliston Dönemi’ndeki kıyafet o müziğe benziyor ya da Dadaizm’le müzikte de atonal bir arayış oluyor. Rock müziğin 1960’lardan sonra dünyada egemen bir müzik haline geldiğinde mimarlıkta da bazı arayışlar var. Belki de biz bunları o dönemleri hatırlattığı için birbirine yakıştırıyoruz. Barok Dönem’in müziği ile mimarlığı benziyor diyoruz. Modern Dönem’de yapılan rock müzikle neyi benzetebiliriz? Müzik artık elektrikli müzik aletlerinin devreye girmesiyle yeni bir aşamaya geçiyor. Dört kişilik bir grup kırk kişilik bir orkestranın çıkarttığı sesi çıkartıyor. Tiz frekanslardan en bas frekanslara kadar. Mimarlığa baktığımızda da betonarme kullanılmaya başlanmış mesela. Betonarme insanlara mimarlıkta daha önce yapılamamış şeylerin yapılmasına olanak tanıyor. Sonrasında o döneme baktığımızda müziği böyleydi, mimarisi böyleydi, benziyorlar birbirlerine diye bir his yaratıyor olabilir. Biz de şimdi bir dönemde yaşıyoruz. “Ol mahlûkat derya içinde dolaşırlar, deryayı bilmezler” hani balıklar, biz de 2020’lerde yaşıyoruz şimdi ve bir şeyin içindeyiz, bir şeyi oluşturuyoruz. Belki bir dönem sonra bunlar değerlendirilecek. Sosyal medyanın hayatımıza bu kadar girmesinden tutalım, eskisi kadar gazete satılmamasından bahsedelim, bir değişim var yani bakalım ne olacak? Bu dönemin müziği, bu dönemin mimarlığı… Bunlara bakacağız.

 

S.Ü –Sanatın, özellikle de müziğin dijitalleşmesinin ne gibi artı ve eksileri olabilir?

N.Y – Dönem değişiyor ve teknoloji gelişiyor. Ben Bulutsuzluk Özlemi’nin ilk günlerinden bu günlerini düşlemiş olsaydım, 1986-87 bizim grubun kuruluş yılları, 2020’ler deyince her şey çok çok farklı olacak dersin. Bir de bizim evvelimiz var Rolling Stones’lar falan var. Geçenlerde davulcusu Charlie Watts öldü, ağabeyim ölmüş kadar üzüldüm. O da bizden biriydi, çok üzücü oldu benim için ve gözyaşlarımı tutamadım… Biz de müzisyen olarak kendi çağımıza ve ülkemizin şartlarına göre müzikler üretmeye çalıştık. Her dönem birbirinin üzerine bir şeyler koyarak devam ediyor ve gelişiyor. Bana o dönemde sormuş olsalardı 2020’lerde nasıl bir müzik olacak? Kim bilir ne aletler olacak, uçan arabalarla gidecek millet falan gibi müzikte de öyle acayiplikler olacak zannederdim. Fakat bugün müziğin gelmiş olduğu noktada beni hayrete düşürecek bir şey yok. Biz bunları yapamayız, yeni gelen gençler neler yaptı diyecek bir şey yok. Eskiden Jimi Hendrix’lerin attığı soloları insanlar huşu içinde dinlerdi veya Pink Floyd’un Comfortably Numb şarkısının gitar solosunu David Gilmour gelip çalacak diye beklerdik. Artık böyle bir şey yok müzikte, müzik daha mı basitleşti diye endişeler taşıyorum. Hep böyle bir etki-tepki dönemleri peş peşe geliyor. Mesela rock müziğin en yüksek olduğu 1965-75 sonrası dönemde bir akım oluyor Punk! Yani, kardeşim biz hepimiz Jimmy Page gibi yaratıcı ve evrensel olmak zorunda mıyız? Bizim gibilerin de müzik yapmaya hakkı yok mu? Deyip daha basit olan bir müzik çıktı ortaya, punktan sonra da metal müzik çıktı, metal müzikal olarak daha gelişmiş bir şey ve çalınması daha zor. O da tuttu bir ekol olarak sürüyor. Bizler satış yapar, popüler olur düşüncesi olmadan müzik yaptık. O yüzden de bizde “Beynim Zonkluyor” diye şarkı var solosu üç dakika sürüyor.” Zamska” var onun da solosu üç dakika sürüyor. Teknoloji gelişti, her şey değişti yeni ve uzun isimli gruplarımız var artık. Bunlardan bazılarını ben beğeniyorum ama müziğin yine de daha maceracı ve daha cesur olmasını isterdim. Her zaman için o dönemin gençliği ebeveynlerinin, kendinden öncekilerden dinlediği şeylerden farklı olanı dinlemek istemesi normal bence.

S.Ü – Müziğin dijitalleşmesinin müzisyenleri yalnızlaştırması ve ekip ruhunu kaybetmesi hakkında ne düşünüyorsunuz?

N.Y – Stüdyoda bir arada çalışırken biri gitarla çalıp söylerken diğeri onun ritmini oluşturmaya çalışıyor, ardından basgitar bambaşka bir şey katıyor günlerce çalışılıyor, şarkı başka bir noktadan başlayıp bambaşka yerlere gidebiliyor. Yani o ritmi hiç düşünmüyorken o çalışmaların sonucunda öyle bir ritimle o şarkıyı piyasaya sürüyorlar. Bu bir grup üretimi oluyor. 68 ruhu dedikleri biraz da o. Ben hala yatağın üstünde gitarla bağdaş kurup kâğıtların kenarına sözleri yazarak, onu karalayarak, manuel olarak devam ediyorum. İstesem bugünkü gibi de yaparım fakat hoşuma gitmiyor. Gitara dokunduğun an çıkan sesten gelecek olan ilhamı yaşamak istiyorum. Tabi ki şarkıyı hayal ediyorsun orda, düşünüyorsun burada davul girer burada basta şöyle olur diye kafanda bir resim oluşuyor. Sonra bunu arkadaşlarınla paylaşıp çalışarak üretiyorsun. Şimdi insanlar daha kişisel çalışıyor. Evde tek başına gitar çalıyor, onun altına davulu da bası da kendisi çalıp kaydediyor. Bu şekilde o eski dönemlerdeki gibi zevkli ve kalıcı çalışma oluyor mu bilmiyoruz. Böyle bir üretim tek kişinin elinden çıkmış oluyor. Bugünkü teknoloji olsaydı belki de John Lenon ile Paul McCartney tanışmamış olacaktı. John Lenon belki eve gidecekti, toplumdan kopacaktı, şuna bilgisayardan bir davul yazayım diyecekti ve The Beatles olmayacaktı.

S.Ü – Türkiye’de sanatın gelişimi adına devletin ne tür politikalar uygulaması gerektiğini düşünüyorsunuz.

N.Y – Atatürk’ün kurduğu Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk dönemi sanat konusunda oldukça güçlü bir devlet desteği vermekteydi. Bugün bizlerin yetişmesinde bütün bunların rolü var. Bir ülkede konservatuarın kurulması, konservatuara gitmeyenleri bile etkileyen bir şey oluyor. Bugün klasik müzikte çok fazla sanatçımız dünyanın birçok yerinde konserler veriyorlar fakat ne yazık ki 1950’lerden sonra Cumhuriyet’in getirdiği aydınlanma, hem bilime hem sanata verilen önem azalmaya başladı. Şu an Türkiye Cumhuriyeti’nin sanat politikası diye bir şey yok. Şu an bizi yönetenler sanata neredeyse karşılar. Taliban ile aynı kafadayız diyen insanlardan böyle bir şey beklenemez zaten. Taliban 2500 yıllık Buda heykellerini top ata ata bir yıl boyunca uğraşarak dümdüz etti. Bugün sanata doğru dürüst destek verildiğini düşünmüyorum. Eğer yapılan herhangi ufak bir şey varsa da bu oy kaybetme korkusundan belki, eski Cumhuriyet ilkelerinin tam olarak henüz kaldırılamamış olmasından kaynaklanan sözde yardımlar olabilir. Sanatta devlet politikası olarak rezalet durumdayız ama toplumda sanata destek konusunda var olan ve kökleşmiş bazı yapılanmalar var o yüzden sanat Türkiye’de hala ayakta durup gelişim gösterebiliyor, desteği veya politikası olmamasına rağmen…

S.Ü – Her bölgenin iklimi, coğrafi özelliklerinin o bölgenin müzik ve mimarisini doğrudan etkilemesi nedeniyle bu değerlerin korunması adına belediyelerin ne tür önlemler alması gerektiğini düşünüyorsunuz?

Bu mimarlıkta çok önemlidir. Bir yerleşimin, bir köyün, kasabanın, bir şehrin mimari kimliğinin korunmuş olması büyük bir şans ama ne yazık ki Türkiye’de çok az yerde bunu görüyoruz. Birkaç örnek var. Safranbolu, Bodrum, Ayvalık, Antalya Kaleiçi gibi bazı bölgelerde bu koruma yapılabilmiş. Sit koruma kanunu da zaten 70’li yıllarda ancak çıkarılabilmişti. Tek başına bir yeri değil bir mahalleyi korumak önemli. Belediyeler birçok kayıp yaşandıktan sonra bunun farkına vardı. Şu anda bulunduğumuz yer olan Mersin’de de çok eski taş yapılar var. Mesela iki katlı bir taş yapı varsa onun yerine sekiz katlı apartman yapmak için şehrin merkezindeki eski eser yapılarda kayıplar oluyor. Bir sokağa girdiğimiz zaman tümüyle kaldırımlarıyla, taş yapılarıyla çok farklı değerlendirilebilir. Daha turistik bir alana dönüştürülebilir. Balkanlar’a bakarsak eski sosyalizmle yönetilen ülkelerde imar rantı diye bir problem olmadığı için onlarda çok daha güzel korunduğunu görüyoruz. Yeni yeni gökdelenler yaparak bozuyorlar. Eski Belgrad, Bulgaristan’ın bazı bölgeleri korunmuş. İtalya mesela… Koruma olayı ilk İtalya’da çıkıyor. Çünkü Roma İmparatorluğunun mirası var, onu buluyorlar. Roma’da adam tarla sürerken karasaban bir şeye takılıyor, açıyorlar bakıyorlar ki Roma forumunun basamağı. Kitaplarda okudukları Büyük Roma İmparatorluğu’nun merdivenlerini bulunca ne yapacağız bunu diyorlar ve restorasyon, korumacılık öyle başlıyor. Birçok ilke de İtalya’dan kaynaklanan ilkeler, Venedik Tüzüğü var mesela… Venedik de olduğu gibi duruyor. Anadolu’nun kadim kentleri, köyleri, kasabaları 1945-50’li yıllara, sanayileşme dönemine kadar iyi kötü kendi kimliğini korumuştu. 1970’ler bozulmanın artmaya başladığı yıllardı. Bu yıllardan sonra örneğin, artık Mersin’de yapılan bir apartmanla Sinop’ta yapılan bir apartman arasında fark kalmadı. Hâlbuki bunlar, eskiden o yörenin kolay ulaşabildiği malzeme, doğa şartları, yokuşu, bayırı, nehrinin yerleşime yaptığı etkiyle birbirinden farklı olurdu. Gözlerimizi kapatsalar ve açsalar burası Mersin burası Urfa, İstanbul, diye farklı tanımlamalar yapabilmemiz zor. Değişik illerde aynı apartman türlerini görebiliriz. Tarihsel binaların büyük bir çoğunluğu gitmiş vaziyette, bazı yerlerde mahalle ölçeğinde kalan yerler var. Belediyeler eski dönem yapılarına değer vererek hareket etmeli. Eski yapılar geleneksel mimarlık anlayış ve tekniğine uygun yapılmış olduğu için aynı zamanda o yörenin iklime, yaşam tarzına daha uygun yapılar ortaya çıkmıştı. Eğer bir kentte bu tür yapılar hala mevcutsa göz bebeği gibi korunmalı, yeni yapılacak olanlar da en güzel şekliyle iyi mimarlar tarafından tasarlanıp düzgün bir inşaat olarak yapılırsa 2021’in mimarlık tarzını da geleceğe aktarmak açısından çok yararlı olur. Yeter ki iyi ve doğru bir mimarlık anlayışıyla yapalım. İlla yüz yıl önceki yapıları koruyalım diye değil, onların çoğu zaten kaybolmuş vaziyette. Bugünkü yaptıklarımızı iyi yapalım hiç değilse. Başka işlerde de bu böyle. Bugün yapılan her şeyi çok iyi yapmak zorundayız. Her türlü eser için de yarınlara kalması ve kalıcı olması açısından gerekli bir şey.

 

İlgili Haberler