Milenko Yergoviç Ropörtajı: Saraybosna Marlborosu, yeniden!
Milenko Yergoviç Ropörtajı: Saraybosna Marlborosu, yeniden!
Son zamanların popüler olan öykü kitabı Saraybosna Marlborosu'nun yazarı Milenko Yergoviç'le edebiyat, tarih ve dünyamız üzerine bir ropörtaj gerçekleştirdik.

Ropörtaj: Ahmet Melih Karauğuz
Çeviren: Özge Deniz, Alparslan Demir
Fotoğraf: Milomir Kovaçeviç Straşni, Saraybosna 1992.

Sizinle, on sekiz yıl sonra, Türkçede yeniden buluşmak çok güzel. Öykülerinizi yeniden okuyor olmak ve kendi ana dilinizden doğrudan çevirisiyle sesinizi duymak bizleri çok sevindirdi. Türkçeye yeniden, hoş geldiniz! Savaşın bitmesinin üzerinden yarım asra yakın zaman geçti. Saraybosna Marlborosu’ndaki hikâyelere konu olan olayların unutulması mümkün değil, ama o olayları yaşanmasının sebebi olan birçok insan bugün hayatta değil. Geçen onca yıldan sonra, Saraybosna’da ve sizin dünyanızda neler değişti? Geçen çeyrek asrın sonunda önce savaşın tanığı olarak sonra da bir sanatçı olarak neler söyleyebilirsiniz?

Her şey değişti. Bugün ben, örneğin, 1992 Nisan’ına; Saraybosna Kuşatması’nın başladığı zamana nazaran iki kat daha yaşlıyım. Bu savaşı başlatan o kişiler öldüler, ya da hapisteler; ancak aynı şekilde benim annem ve babam, Saraybosnalı teyzelerim ve amcalarım, Saraybosna’daki mahalleli komşularımın büyük bir çoğunluğu da öldüler. Benim dünyamın ekseriyeti; Müslüman, Katolik ve Ortodoks parsellerinin titizlikle düzenlendiği Saraybosna mezarlıklarındadır. Savaşın üzerinden neredeyse yirmi beş sene geçti, bu süre bir insanoğlunun hayatında uzun bir zaman dilimi teşkil eder. Öte yandan, savaş sanki dün bitmiş, hatta hiç bitmemiş gibidir. Bütün bu yirmi beş senelik süre zarfı geçti, ancak başka bir biçimde. Biz, o zaman zarfına esir düştük ve bu vaziyetten çıkacak durumda da değiliz. Bu yüzden, 90’lardaki savaşlarımızda “mesafe kat etmek”ten bahsetmek benim için oldukça güçtür. Bu aynı zamanda Balkan toplumlarının da problemidir: savaşlarımızdan hiçbiri tamamlanmamıştır, ne Birinci ne de İkinci Dünya Savaşı. Biz ise devamında, en azından düşüncelerimizde ve rüyalarımızda bu savaşlara devam ederiz, 1914 ve 1941’deki galibiyetler için savaşırız. Nişanın ardından, aynı şekilde 1914 ve 1941’deki galibiyetler için savaşan, farklı uluslara ve inançlara mensup komşularımıza bakarız, ancak başka bir taraf ve imparatorluk adına. 


(c) Ana Bogişiç

Dünya’daki savaşların hikâyeleri hep olmuştur. Savaşların ardından hikâyeler başlar. Sizin hikâyeleriniz savaşın sonrasında başlamıyor. Savaşın hemen önünden başlıyor. Savaş sürerken devam ediyor ve sonrasında bitiyor. Bir savaş hamaseti yapmıyorsunuz. Hiçbir öykünüzde abartılı bir anlatım yok. Saraybosna’nın insanlarının hikâyesini olduğu gibi veriyorsunuz. İronisiyle, acısıyla, dostluğuyla, vicdanıyla… Sadece Boşnakların değil, Sırpların ve Hırvatların hikâyesini… Şahit olduğunuz onca yıkıma rağmen, o yıkımın romantizmini yapmadan hikâyenizi anlatmanızı sağlayan şey nedir?

Saraybosna Marlborosu’na girecek hikâyelerden birini Haziran 1992’de, Saraybosna Kuşatması’nın başlamasından iki buçuk ay sonra kaleme almıştım. Dolayısıyla, tarihsel bir mesafe kat etmek veyahut tarihin vuku bulmasını beklemekten ziyade, olacak olanları neredeyse gerçekleşmeden önce yazmaya başladım. Korkudan ve gözlerimin önünde dünyanın, beni ben yapan her şeyin, bütün bir hayat tecrübemin, geleneklerimin ve şimdilerde sıkça kullanılan bir kelime olan  “kimliğimin” yok olmasının verdiği yıkıcı bir çeşit duyguyla yazdım. Bana öyle geliyordu ki, tabii eğer savaştan kurtulursam, olduğum kişiye dair geriye hiçbir şey kalmayacaktı. Ve ben de dâhilinde yok olan tüm dünyamın, tüm kimliğimin, tüm o olduğum kişinin bulunduğu hikâyeleri yazdım. Eğer gerçek hayatta bunların hiçbiri artık olmayacaksa, hatta Saraybosna da olmayacaksa, en azından, kimlik kartım gibi göstereceğim ve “Evet, bakın, bu benim.” diyeceğim bu kitapta olsun. Bu kitap ve diğer her şey işte bunun gibi sebeplerden ortaya çıktı. Savaş pornografisini sevmem, savaşın romantize edilmesini de sevmem, yalandan duyarlılıkları, kolektif duyguları ve kurbanlarla yapılan empatileri de. Saraybosna Marlborosu’nun karakterleri katiyen kurban değildir. Onlar anormal koşullardaki normal insanlardır. 

Hikâyelerinizde dikkat çeken şeylerin başında sıradan olanı anlatımınız geliyor. Savaşın ortasında da devam eden sıradan hayat, gündelik yaşam. Hayaller bitmiyor. Hayata tutunma çabası ve iyiyi ayakta tutma arzusu. Savaş kendi acısını yaratıyor şüphesiz ancak Saraybosna halkı savaşın yarattığı yeni gündelik hayata karşı direniyor. Gündelik hayatının ortadan kalkmasına müsaade etmiyor. Bosna Hersek halkı bu duruşunu neye borçlu? Bir komünisti kilise yıkılınca ağlatan, evinden silah çıkan komşularına bir çuval elma verdirip sonradan bir pekmez aldırtan, sokakta her şeye rağmen yürümeye devam eden insanları yaratan bir Bosna Hersek nasıl var oldu?

Saraybosna hiçbir zaman ne büyük bir şehir ne İstanbul veya Viyana gibi bir metropol ne de Selanik, Odessa ya da Trieste gibi önemli veya insanların yolunun sıkça düştüğü bir şehir oldu. Saraybosna tüm önemli yollar ve olaylardan uzaktaydı. En başta Saraybosna, Osmanlı İmparatorluğu’nun en uzak Batı Vilayeti idi, bunun ardından, çok daha kısa olmak üzere, Habsburg İmparatorluğu’nun en uzak Doğu Vilayeti oldu. Yugoslavya’da Bosna, içeride, “yabancı ülkeler”le sınırı olmayan tek ülkeydi, ne kendi sınırlarına ne de harici sınırlara sahipti. Bununla birlikte, bir zamanların Osmanlı Bosna’sı, onun ardından daha yenice Yugoslavya zamanları, hatta o kısa Habsburg döneminde bile Bosna, birbirinden farklı kolektif kimliklerin ülkesiydi, Saraybosna ise etnik; dinî, kültürel tarih ve duygu aidiyetinin çoğulluğunun şehriydi. İşte bu renklerden ve çeşitlilikten doğdu mekânın, şehrin ve ülkenin ruhu... Çünkü her ne kadar Bosna etnik ve dinî renkleriyle uzak bir vilayet olsa da hiçbir zaman aynı ulus ya da aynı inanç potasında eritilmemiştir, her daim bir üst kimlik barındırmıştır. Ya da başka bir deyişle tüm bu kimlikleri bir araya getirebilecek başka bir kimlik... Böylece Saraybosna’nın tüm o farklı sakinleri “Saraybosnalı” olurdu ve kendilerinde Saraybosna’ya has bir şeyler taşırdı. Ve bu onları, kaybolmuş diğer imparatorlukların ya da Bosna’nın farklı bölgelerinden, aynı inanca ve ulusa mensup oldukları insanlardan ayıracaktır. Benim için bu üst kimlik her zaman önemli olmuştur, çünkü içinde zamanın ve mekânın ruhunu barındırır. Saraybosna Marlborosu büyük ölçüde bu biçimde bir aidiyetten bahseder.    

Savaş sırasında yanan Viyeçnitsa Kütüphanesi’nin küllerinden geriye hiçbir şey kalmadı. O güne dair birkaç video görüntüsü ve o anın şahitlerinin anlattıkları hariç. Savaş sadece insan hayatlarını değil, büyük bir insanlık hafızasını da yok etti. Kitabınızın son öyküsünde yakılan kitapların külleri bulaşıyor okurun zihnine. Eğer bir imkânınız olsaydı, o kütüphaneden neyi kurtarmak isterdiniz? İnsanlık o kütüphanenin yanışıyla birlikte neyi kaybetti?

Samimi konuşacak olursam, insanlığın Saraybosna’nın en büyük kütüphanesinin yangın yerine dönmesi ve ölmesiyle ne kaybettiğini bilmiyorum. Ancak biz; o kütüphaneye gitmiş, okuma salonlarında fakülte sınavlarımıza hazırlanmış, onun bilgi birikimine itimat etmiş, ailemizin hatıralarının Viyeçnitsa’daki o kitaplardan beslendiğine inanmış insanlar olarak her şeyimizi kaybettik, geri dönüşü olmayacak şekilde. Viyeçnitsa yanarken, ki oldukça uzun yandı, şehrin üstüne ince ince kül yağdı. O anları ve şahsi anılarımın tamamen yok olduğu, o kütüphaneyle beraber potansiyel bir “ben”in; bin tane, yüz bin tane “ben”in de öldüğünü düşündüren o yıkıcı hissi çok iyi hatırlıyorum. Bu hissin büyük bir kısmını bugün de düşünür, yazar ve hissederim. Viyeçnitsa, esasen birtakım AB üyesi ülkelerin paraları yardımıyla, orijinal mimarî planına uygun olarak yenilenmiştir, ancak Bosna yönetimin yardımlarıyla (!) iç alan yeniden kütüphane hâline geri döndürülmemiş, şimdi bunun yerine resmî görüşmeler amacıyla kullanılan temsilî bir devlet binası hâlini almıştır. Artık oraya gitmiyorum, günümüz Viyeçnitsa’sı ilgimi çekmiyor.

Bir öykünüzde koyu bir komünist olan İvo T. Kilise bombalandığında hüngür hüngür ağlıyor. Oğluna yazdığı mektupta da bunu yapanların dostları ya da komşuları değil, başka insanlar olduğunu söylüyor. Bugün içinde yaşadığımız zamanda kendi ülkesinin değerleri yok olurken insanların İvo T. Gibi davrandığını göremiyoruz. Özellikle Ortadoğu coğrafyasında. İvo T. Gibi insanları, dünya nasıl kaybetti? Bize yeniden İvo T.’leri tekrar verecek olan şey nedir?  

Maalesef, sorunuza verebileceğim mutlu bir cevabım yok. Haklısınız, günümüzde kolektif trajedilerin altına tesis edilmiş, sonuçları nezdinde bazen 90’ların başındaki Bosna’dan çok daha korkunç olan Yakın ve Orta Doğu’da; maalesef Saraybosna Marlborosu’ndaki İvo T. gibi, büsbütün bir felaketin içinde kendine dair tüm duyguları hissedebilen birileri yok. Ancak böyle insanlar varlıklarını sürdürmeyi Bosna’da da bitirdiler. Onların ve duygu dünyalarının artlarında büyük bir tarihî ve medenî tecrübe dururdu. Onlar; gerçekçi ve tarihî Bosna, Suriye, Irak, Saraybosna, Halep ve Bağdat’tı. Onlar, iç içe geçmişlik, çok anlamlılık ve “öteki”ni, lakin bir yabancının katedralinin kutsallığını kendine aitmişçesine hissettiğin içsel duygularda anlama temeli üzerine kurulmuş bir dünyaydı. Bu hissin kaybı, Yakın ve Orta Doğu için korkunç... Tıpkı Bosna için olduğu gibi, ancak daha kötüsü tüm dünya için, dünyadaki tüm insanlar için... Her birimizin kendince ortaya çıktığı medeniyetin adeta gözlerimizin önünde yok olması gibi...

Türk milli şairi Mehmet Akif, yazdığı İstiklal Marşı için “Allah bu millete yeniden böyle bir marş yazdırmasın!” duasını ediyor. Bugün siz, bir sabah uyandığınızda, içinizde, yeniden size Saraybosna Marlborosu’nu yazdıracak bir durumun oluşacağı korkusunu duyuyor musunuz? Dayton sonrası oluşan Bosna Hersek siyasi yapısı olası bir çatışmayı engellemeye yetiyor mu? Ya da yeniden, aynı olayları yaşamamak için engelleyici unsur bugün ne? 

Maalesef, Mehmet Akif Ersoy’un ne kaygılarını ne de korkularını paylaşıyorum. Bunu dile getirmemin sebebi ise Saraybosna Marlborosu’nda ortaya çıkmış olan dünyanın artık var olmaması durumudur. Bu dünyanın yok oluşu, 1992’de bana âdeta yok oluyormuş gibi gelmesi kadar trajik olmamıştı. Ancak gerçek, bu dünyanın ve “öteki”ni kendi gibi hissedebilen; “öteki”ne bakınca yalnızca düşman, yabancı ya da tuhaf biri görmeyen insanların artık var olmadığıdır. Bu tabii ki de günümüz Bosna’sının benim için daha az anlam ifade ettiği anlamına gelmez. O benim ülkem, onun tüm insanları benim de insanım, tüm kahramanları benim de kahramanım, ancak tüm suçluları da benim suçlularımdır. Dayton Antlaşması, bir barış çerçevesi yarattı, daha doğru dile getirmek gerekirse, bir “savaşmama” çerçevesi...  Ancak ne bundan daha fazlası ne de daha iyisi... Bosna’daki insanlar artık tüm ötekilere özen göstermeliydi. Onlar ise bu vaziyette değillerdi, zira onlar başkasının zihni ve kalbi ile biraz olsun düşünecek vaziyette değillerdi. Eğer Bosna için bir kez dahi iyi bir şey yapmış olsalardı, yalnızca kendilerine iyilikleri dokunacaktı. Boşnaklar dünyayı, Bosnalı Sırplar ve Hırvatların zihni ve kalbiyle düşünmeli ve hissetmeliydi. Bosnalı Sırplar dünyayı, bir ihtimal, Boşnaklar ve dünyayı Bosnalı Sırpların ve Boşnakların zihni ve kalbiyle düşünmesi ve hissetmesi gereken Bosnalı Hırvatların zihni ve kalbi ile düşünmeli ve hissetmeliydi. Bu sıradan insanlar, günlük hayatta varlığını sürdüren, ancak ulusalcı politikalarının günlük hayattan ve bu düşünce yapısından ürkütücü derecede uzak insanlardır.


Balkanlar Türkiye gündeminde hep önemli bir yere sahip olmuştur. Gerek tarihsel gerek politik olarak Balkanların varlığı hep önemlidir Türkiye için. Ancak ne gariptir ki Balkan edebiyatı son yıllara kadar hep cılız kaldı. Sizin kitabınız da 2001 yılında basılmasına rağmen 2019 yılındaki baskıya kadar beklenen ilgiyi görmedi. Ancak bu yıl kitabınız Türkiye’de çok fazla ses getirdi. Bu ilgiyi nasıl değerlendiriyorsunuz? Savaşın üzerinden çeyrek asır geçmesine rağmen Türk okurunda kitabın bu kadar karşılık bulmasına dair neler söyleyebilirsiniz? 

Öncelikle, kitabımın Türkçeye çevrilmiş ve yayınlanmış olması benim için hâlihazırda çok büyük önem arz ediyor. Dünyam, Saraybosna, Bosna, hatta belli bir yerde ben de kendimin ve kimliğimin önemli bir kısmı Osmanlılara, Osmanlı İmparatorluğu’na, Türklerin altında ve Türklerle beraber geçmiş olan hayata çok şey borçluyuzdur. Türkçe kelimeler dilimizle bütünleşmiş ve bu Türkçe kelimelerin çoğunun yerini tutacak Slavca kökenli kelimeler mevcut değildir. Ancak bu belki de en az anlam ifade eden kısmıdır. Bizim tarihsel tecrübemiz, kültürel kimliğimiz, dünyaya bakış açımız ve Avrupa’daki konumumuz Türklerle ilişkilidir. Gerçek ise, yerel bölgelerde bu konu hakkında milliyetçilik ve yerli, sınırlandırılmış bir özgülükle yanlış düşünüldüğüdür. Bu şekilde, Bosna’nın ve Balkanların Hristiyan kesimi de Türklerden ve Osmanlılardan işgalcilerden bahsederlermiş gibi bahsederler. Sanki hakikaten birileri dört buçuk yüzyıl boyunca işgal altında tutulabilecekmiş ve sanki insanların beş yüz yıl yaşayarak yalnızca tek bir jenerasyonun işgal deneyimine sahip olabilme imkânları varmış gibi... Gerçek ise, bizlerin dört buçuk yüzyıl boyunca kendi kimliklerimizle, dillerimizle ve inançlarımızla beraber; büyük, zamanının ilerici ve güçlü imparatorluğunun bir parçası olmuş olmamızdır. Gerçek, bizim Osmanlı İmparatorluğu’nun dünyasının sınırları, bir çeşit marjinalleri olduğumuzdu, ancak bu durum fark etmeksizin İstanbul bizim başkentimiz, dünyamızın merkeziydi. XV. ve XVI. yüzyılın Osmanlı İmparatorluğu, tıpkı XX. yüzyılın ikinci yarısının ABD’si gibidir. Çeşitli ırk ve ulusun kaynağı ve kaynaştığı nokta, dünyanın birçok kültürünün toplandığı bir alandı. Daha sonrasında uzun bir çöküş dönemi geldi. Hristiyanların; Türklerin bizim yüzyıllardır işgalcilerimiz olması hikâyesinin karşısında ise; Balkanların ve Bosnalı Müslümanların Osmanlı döneminden altın dönem, tolerans ve anlayış çağı, tek doğru otorite olarak bahsettiği bir hikâye yer alır. İlki yanlış olduğu gibi, bu ikincisi de yanlıştır. Osmanlı sultanları ve İstanbul paşaları başka bir dönemin insanlarıydı, biz ise başka bir dönemin... Bu dönem, o döneme nazaran daha rahat bir dönem ve ben de belirli ölçülerde modernizmin, modernizmden önceki döneme nazaran daha iyi, ahlâkî ve doğru olduğuna inanan biriyim. Geçip gitmiş olan yüzyıllarla alâkadar bu denli nostaljik olmamalıyız, zira o yüzyıllarda Karanlık Çağ’ı, köleliği ve işgâli görmek istemezdik. Bu bizim geleneğimiz, tarihimiz ve nihayetinde hikâyemizin ve edebiyatımızın kaynağıdır. İşte bundan dolayı da Saraybosna Marlborosu’nun Türkiye’ye ulaşmış olması benim için önemlidir, tıpkı yazdığım her bir satırın Türkçeye çevrilmesinin benim için önem arz ediyor olması gibi.

Belli bir döneme kadar aynı devlet çatısı altında yaşayan halklar olarak, birbirimizin hikâyelerine daha çok ihtiyacımız var diye düşünüyorum. Birbirimizin hikâyelerine daha çok şahit olma imkânımız olsa, daha güzel bir dünyada yaşayacağımızı düşünüyorum. Balkan coğrafyasında Türk edebiyatının, Türkiye’de de balkan edebiyatının eserlerinin daha çok görülmesini dileyerek, Türk edebiyatı ve Türkiye hakkında neler söylemek istersiniz? Türk okuruna Balkan edebiyatından neleri tavsiye edersiniz?

Bu, en azından benim bakış açıma göre, oldukça zor bir soru... Balkan Edebiyatı oldukça çeşitli, zengin ve alışılmışın dışındadır, Balkanların sınırları ise sonuna kadar tanımlanmış değildir, bu yüzden her bir listeleme eksik ve problemli olacaktır. Lakin bir diğer yandan, ben saymayı, liste yapmayı, isimleri not almayı severim. E hadi, biraz oynayalım bari. Balkan harfi A ile başlıyorum. Ve Arnavutluk... İsmail Kadare’nin Türkçeye ne kadar çevrildiğini bilmiyorum, ancak kendisi kesinlikle Balkanların en büyük yazarlarından biridir. Bazı yönleriyle de Balkanlardaki “en Türk” yazarlardan biridir. “En Türk” derken aynı şeyi iki büyük Bosnalıyı anarken de aklımdan geçiririm, aynı şekilde çok büyük “Türk” yazarlardan: İvo Andriç ve İsak Samokovliya (Isak Samokovlija). Onlar, tıpkı Kadare gibi, Balkanlarda Osmanlı’nın anıtını oluşturmuş yazarlardır, Balkanlarda edebî mahiyette Osmanlı İmparatorluğu’nu yaratmış ve yazmışlardır. Biz Bosnalılara gelecek olursak, Türkiye’de Meşa Selimoviç’in klasikleşmiş romanlarının ikisinin de çevrildiğine inanıyorum, ancak yeni nesil yazarların da çevrilmesi çok kıymetli olabilir: Yosip Mlakiç (Josip Mlakić), Damir Ovçina (Damir Ovčina), Almin Kaplan. Bulgarlardan ise yine çağdaş yazarlardan Georgiy Gospodinov (Georgij Gospodinov) oldukça ilgi çekicidir, örneğin, Vera Mutafçiyeva’nın romanlarından biri çevrilebilir, aynı şekilde Balkanların fazlasıyla “Türk” kadın yazarlardan biridir. Sırplardan aklıma ilk gelen isim ise Danilo Kiş (Danilo Kiš). Türkiye’de ne kadar çevrilmiştir? Ve Miloş Tsrnyanski (Miloš Crnjanski). Ve Bora Stankoviç (Bora Stanković), Türk temalarının, Osmanlı sonrası ve Osmanlı zamanlarının bir başka yazarı... Çağdaşlardan ise David Albahari, Dragan Velikiç (Dragan Velikić) ve Svetislav Basara. Kesinlikle çevrilmeye ve okunmaya değer Makedon klasiklerinden Vlada Uroşeviç (Vlada Urošević) ve Luan Starova. Mesela, Slovenya’nın kurgu klasiklerini çevirmek ve okumak önemli olabilir. Loyzet Kovaçiç (Lojzet Kovačič) Yugoslavya komünizminin karmaşasının anlaşılması için önemlidir. Söz Hırvatlara gelecek olursa, Miroslav Krleja (Miroslav Krleža), Türk-Balkan temasından nispeten uzaklaşmıştır ancak yirminci yüzyılın en önemli Hırvat ve Yugoslav yazarından bahsetmekteyiz. O Türkçeye çevrildi mi? Çağdaş Hırvat yazarlardan okunmaya değer Slavenka Drakuliç (Slavenka Drakulić) ve Dubravka Ugreşiç (Dubravka Ugrešić); önemli ve aynı zamanda hikâye ve roman yazarı olarak oldukça ilgi çekici olan Kristian Novak, İvitsa Cikiç (Ivica Đikić) ve Damir Karakaş (Damir Karakaš) vardır. Tesadüfen söylemiş olduğum Karakaş, Merkez Hırvatistan’da bir vilayet olan Lika’nın yerlisidir, ancak soyadı Türkçe kökenlidir. Aynı zamanda, kendisinin gerçekten kara kaşları vardır. 

Bize ve insanlık hafızasına böyle değerli hikâyeler bıraktığınız için size sonsuz şükranlar sunuyoruz.  Edebiyat belki savaşları durdurmaya yetmez ama Rilke’nin dediği gibi barışları sağlayan şey kâğıt ve kalemdir. Son olarak, Saraybosna ve hikâyeleriniz üzerine neler söylemek istersiniz.

Saraybosna benim yetiştiğim şehir. Uyuyup rüyaya daldığımda, rüyalarımın büyük bir çoğunluğu Saraybosna’da geçer. Kurgusal kitaplarım, romanlarım ve öykü kitaplarımda yer olgusu olarak Saraybosna vardır. Benim için Saraybosna gerçek olduğu gibi aynı zamanda hayalî bir şehirdir de. Olağanüstü kurgusal ve hayalî, bir yandan da gerçekliği barındıran bir yerdir. XVIII. yüzyılın ortaları ve sonlarında Saraybosna’da Mula Mustafa Başeskiya (Mula Mustafa Bašeskija) adında bir adam yaşar ve yazarmış. İpek işçisiymiş, tuhafiye malzemesi ve atlar için gereçler yaparmış. Ancak adeta bahşedilmiş bir çocuk, bir genç gibi mektebin ardından medresede eğitim almaya devam etmiş. Ardından görevini yerine getirmek üzere güzel ancak bilhassa göze çarpmayan ve sık uğranan bir Saraybosna Camiinde imam ve şehir kâtibi olarak çalışmaya başlamış. Genel bir cehalet döneminde insanlara evraklar, şikâyet dilekçeleri ve başvuru belgeleri derlemiş. Talebe göre kişisel mektup da yazar, istek üzerine yazdıklarını ve hibe edeceklerini hazırlarmış. Şehirde okuma yazması olan nadir insanlardan biri olarak Çarşiya’daki (Başçarşı) hayata dair müthiş bir anlama kapasitesine sahipmiş. Şehri ve dünyayı görünüşte küçük olan şeylerin unutulmasından kurtaran kronikçiye karşı da bir tutkusu varmış. Başeskiya’nın Kronik’i (Ljetopis) şu ana kadar okuduğum en önemli kitaplardan biri olmakla beraber dünyamı ve ilgi alanlarımı oluşturduğum kaynaktır. Örneğin, Hicrî takvime göre 1164, ya da 1751-52’de Başeskiya şunu yazmıştır: “Saraybosna’ya içeriden (Osmanlı) doğuştan kolları olmayan bir kadın getirildi, bunun yerine ayaklarıyla yürüyor ve iş yapıyordu. Orada göstermeleri için İstanbul’a götürüldü.”. Hicrî takvime göre 1173’te ise, yaşanan diğer olayların arasında, şöyle bir şey yaşanmış: “Mehmet Efendi Foynitsa’ya (Fojnica) müftü atandı. Bununla beraber, o güne kadar görevini sürdürmüş olan eski müftü, makamını teslim etmek yerine isyan başlatıp dahası arkadaşlarını da Mehmet Efendi’ye karşı kışkırttı.”. Bu iki alıntıyı, Kronik kitabını rastgele açarak daha demin seçtim, ancak bunlardan yüzlerce var ve her birinden bir roman yazılabilir. Mehmet Efendi’nin çektiği sıkıntılarla alâkalı olan bu ikinci alıntının yanında dahası, o sene kirazların görülmemiş derecede iyi meyve verdiğini belirtmiştir. E bir yazar, hikâyesi için daha ne ister? İşte, Saraybosna da Mula Mustafa Başeskiya da budur.

Bu fotoğraf, 1992 güzünde Saraybosna kuşatma altındayken çekilmiştir. Fotoğrafı çeken ise Saraybosna'nın 80'lerde ve 90'lardaki en önemli foto-belgeselcisi Milmir Kovaçeviç Straşni'dir. (Milomir Kovačević Strašni)
Bu fotoğraf, 1992 güzünde Saraybosna kuşatma altındayken çekilmiştir. Fotoğrafı çeken ise Saraybosna'nın 80'lerde ve 90'lardaki en önemli foto-belgeselcisi Milmir Kovaçeviç Straşni'dir. (Milomir Kovačević Strašni)

İlgili Haberler