Furkan Pişgin ile "Babam Bir Ormanmmış" Üzerine
Furkan Pişgin ile "Babam Bir Ormanmmış" Üzerine
Vaziyet Kültür Sanat olarak Furkan Pişgin'in ilk kitabı Babam Bir Ormanmış üzerine bir mülakat gerçekleştirdik.

Ve Furkan Pişgin; önce dergilerde gördük imzanızı, şimdi de Babam Bir Ormanmış’la okur karşısındasınız. Artık kitabı olan bir yazarsınız, bu kitabın serüvenini bizimle paylaşır mısınız?

Kitabın serüveni biraz klasik bir başlangıçla oldu aslında. Birçok genç yazar adayının olduğu gibi sesini duyurma ya da yazdıklarına olumlu olumsuz bir ses arayışı… Babam Bir Ormanmış’tan önce iki tane dosyayı yırtıp attım. Çünkü yırtıp atılmaları gerekiyordu. Genç yazarların bence ıskaladığı bir nokta da bu. Yırtıp atamama. Her yazdığın öykü ya da metin, her neyse, yayımlanacak diye bir kural yok. Bu açıdan birçok yazdığım öykü benim için bir deneme yanılma yöntemi ya da öykünün ve öyküye dair bir teknik ya da yapıyla ilgili bir yüzleşme sahası oldu. Yırtıp atmak iyidir bu açıdan. Büyütüyor insanı. Gelelim Kitabın serüvenine. 2018 Yılında Editörüm Ali Oktay Özbayrak bana ulaştı. Dosyam olup olmadığını sordu. Vardı fakat yayımlanmaya uygun olmadığını düşündüm. Ondan süre istedim. Uzun bir süre. Kabul etti ve bence iki taraf da memnun kaldı. 2018 yılından 2021 yılına kadar dergilere yarışmalara öykü gönderdim. Aslında temel isteğim olumlu ya da olumsuz bir eleştiri beklentisiydi. Fakat olduğunu söyleyemem. İyi dergilerde öykülerim yayımlandı. Ödül aldım. 2 sene Yaşar Nabi Nayır Öykü Ödülüne iki farklı dosya ile başvurdum. 2 sene de elemeyi geçtim vs. Fakat dediğim gibi bir eleştiri alamayınca genç yazarın kendi kendisini geliştirmekle ve eleştirmekle yükümlü olduğunu fark ettim. Yırttım yeniden yazdım, birçok yerde kendimin editörü oldum, böylece iki farklı dosyanın çöpe gitmesinin ardından Babam Bir Ormanmış üçüncü dosya olarak ortaya çıktı. İçime sindiği için de rahat bir nefes aldırdı.

Türk edebiyatında yazarların baba ile hesaplaşmasını sıkça görürüz. Baba ve orman imgesi burada dikkatimi çekti. Bu bağlamda neler söylersiniz?

Baba meselesi kimine göre tabu kimine göre bir süreç olarak da okunabilir. Yalnızca Türk edebiyatında baba meselesi çok işlenen, dirsek çürütülen bir mesele değil tabii ki. Kafka’nın Babaya Mektubu ile Oğuz Atay’ın Babama Mektup arasında coğrafya farklı olsa da organik olarak neredeyse bir fark göremezsiniz mesela. Dert her coğrafyada aynı yerden kanıyor, kabuk bağlıyor. Benim de kişisel deneyimlerimden okumalarımdan yola çıkarak bir baba ve en temelde bir erkeklik meselesi üzerine durmak istediğim doğrudur. Burada babayla yüzleşmek ya da onu alt etmek değil, o karanlık ve karanlık ardındaki belirsizlik ortamında baba ve erkeklik meselesiyle yüzleşmek istedim. Dönmek fikri de bunu karşılayan bir konu oldu tabii ki. Karanlık ve belirsizliğin götürdüğü ortam da orman gibi daha tekinsiz ve her an her şeyin olabileceği bir yere sürüklüyor insanı.

Genellikle öykülerde bireyin ait olma ve tutunma ihtiyacını ön plana alıyorsunuz ve hep bir şeylere dönme çabası var. Gitmek; tüm sorunların çözümü müdür? Peki, sonrasında dönmek?

Gitmek ve Dönmek. Yaşamı bu ikilinin arasında salınıp duran bir sarkaç olarak düşünüyorum. Denge işi biraz da yaşamak. O dengeyi kurmak. İnsanın bir yere ait olduğunu hatırlaması ya da kesinleştirmesi için bazen bulunduğu, ait olduğu yerden uzaklaşması gerekiyor. Bir bakıma yüzleşmek de denebilir buna. Ancak uzaklaşıp gittiğimiz zaman döneceğimiz yer ile yüzleşip orayı kendimize ait bir alan olarak kabul edebiliyoruz. Gitmek birçok şeyin çözümü müdür? Bilmiyorum, fakat dönmenin birçok şeyi uzaktan daha iyi görmemizi sağlandığından neredeyse eminim. Çocukça bir heyecanla evine dönüp o eski zamanlardaki hatırladığı kokuyu almasına rağmen, pek de mutlu olmayıp kaleye geri dönen Giovanni Drogo sanırım, en iyi örnek de bu.

Eve Dönmenin Yolları… Alejandro Zambra’nın da böyle bir kitabı var, sizin de kitabınızdaki ilk öykü. Geçmiş ve şimdi arasında bocalayan insan ve sonunda kendine dönüş. Ortak bir bağ var bu metinlerde; sizin öykünüzde ailede bir hastalık var, ansızın gitme hastalığı. Ama herkes dönüyor… Sizi bu metinlere çağıran nedir?

Zambra bir nevi Proust gibi hatırlayarak geri getiriyordu zamanı. Ben bir hastalık ekseninde kapana kısılmış bir zaman düşü kurmayı denedim. Gittiğin bir hastalık, geri döneceğinden emin olduğun bir hastalık. Rutini olan bir hastalık ve bunun çevresinde kapana kısılmış bir hatırlanan zaman.  Kitapta ilk öyküyü bunu seçmemdeki sebep de buydu. Gitmek ve dönmek yazgısı, ardından gelen belirsizlik, o ufacık karaltının insanı nereye götürecek ya da nelerle karşılaşmasını sağlayacak?

Bir diğer metin göndermesi de Yüreğim Dağlardadır öyküsünde. William Saroyan’la âdeta bu coğrafyada yeniden buluşuyor ve adımlıyorsunuz… Karakter “İnsan ne zaman evindedir?” diye soruyor, ben bu soruyu bir kez daha yönelteyim…

‘İnsan Tanıyabildiği ve tanınabildiği zaman evindedir’. Odysseus yıllar sonra evine döndüğünde onu ilk tanıyan karısı değil, köpeği Argos olur. Eğer Odysseus’u köpeği Argos da tanımasaydı? Belki de evinde olduğunu bir türlü anlayamayacaktı. Saroyan’ı bir dönmek temalı kitapta anmasam olmazdı. Saroyan yaşadığı topraklara yıllar sonra gelmiş bir yazar. Geldiğinde onu tanıyan biri olmasa da onun dolaylı olarak tanıdığı bir ot ya da bir çeşme hatta bir gökyüzü bile evini tanımaması için yeterli olabiliyor. İnsan böylece tanıyabildiği ve tanınabildiği zaman evindedir.

Karakterlerinizin sesi hep ön plana çıkıyor. Karakterlerinizin dünyasını nasıl inşa ediyorsunuz?

Böyle bir soru almak beni mutlu etti. İlk dönem yazdığım ve memnun olmadığım öykülerde karakterlerin arkasında tıpkı kukla oynatır gibi kendimi çok görüyordum. Bu beni rahatsız ediyordu. Bir öykünün kendine ait bir sesinin olması gerektiğini düşünenlerdenim. Bu nedenle her karakterin de kendi dünyasının ve o dünyaya hitap edercesine bir sesinin olması gerektiğini düşünüyorum. Öykünün atmosferi, sesi, karakterlerin dünyasını oluşturmamda en büyük etken diyebilirim bu açıdan.

Ya Herru Ya Merru öyküsü adeta bir senaryo tadında. İki yakın arkadaşın aynı kadına aşkı, yürek sancıları, aşk- ihanet ikileminde gidip gelen gerilimli bir öykü. Diğer öykülerinizden hayli uzun olmasına karşı okurun en çok ilgi gösterdiği metin olabilir. İlginç de bir ismi var…

Yazımı da en uzun süren öykü olabilir. 2018 yılında defterime ufak notlar alıp tarih atmışım. Biraz da bilinçli olarak bir süre yazmayıp gündelik hayat içinde yürürken, bir yere giderken öykünün tamamını zihnimden geçirip epey zevk aldığım anlarım oldu. Çevremdeki yakın arkadaşlarımın birkaçına öyküden, nerdeyse her ayrıntısından bahsedip yazmıyordum. Bir süre zihnimden geçirmek ve anlatmak hoşuma gitmişti. Şunu da itiraf etmeliyim, anlatmak ve öyküyü zihnimde canlandırmak yazarken epey faydası olan bir deneyimmiş. Ayrıca o dönemde ara ara İzmir’e gittiğimde de Balıkçılar Barınağına gidip etrafa bakıp öyküyü düşündüğüm zamanlar da olmuştu. Düşünmesi ve yazması zaman aldı ama içime sinen bir öykü oldu. Evet, okurun ayrıca ilgi gösterdiği bir öykü oldu. Gelen mesajlardan anlaşılıyor. ‘Kısa bir film izledim okurken’ minvalinde cümleler kuran çok oldu. İlginç. Diğer yandan kitabın tematik olarak bir bütünlüğünü sağlayan son öykü olmasının da önemi var. Gitmek-dönmek ve o dönüşten sonraki belirsizlik içindeki anomi halini özetleyen bir öykü oldu. Başta bahsettiğimiz baba ve en temeldeki erkeklik meselesinin de bir bakıma kazınmaya çalışıldığı bir öykü. Tıpkı başlığı gibi. Ya Herru Ya Merru. Ne olacaksa… şartlar, içinde bulunduğun durum vs. Ne olacaksa olsun artık!

Son olarak hayatınızda kırılma noktası olan ve yazmanızı kamçılayan metinlerden söz edelim. Sizi neden bu kadar etkilediklerini ve sizin de nasıl bir metin inşa etmek istediğinizi söyler misiniz?

Kırılma ânı diyemem ama Vüs’at O Bener’in okurluk anlamında beni çok geliştirdiğini ve biraz da beni terbiye ettiğini söyleyebilirim. Daha çok hesaplanmış, düşünülmüş, bir mantığı ya da bir felsefesi olan metinler inşa etmek istediğimi fark ettim. Yazdığım öyküler bir kitabı dolduracak sayıya geldiğinde yayımlatmak değil, bir derdi ve mantığı olmalı düşüncesiyle ilerliyorum. Okuduğum ve önem verdiğim yazarlar da beni bu konuda kamçılıyor diyebilirim. Dino Buzzati, G.G.Marquez, Thomas Bernhard, Enis Batur, Cemil Kavukçu, Marcel Proust vs. uzar gider…

 

2021, Vaziyet Kültür Sanat

Etiketler
İlgili Haberler