Cehalet yahut Kötülük: Bir Kulüp Kritiği
Cehalet yahut Kötülük: Bir Kulüp Kritiği
Dikkat: Spoiler içerir. Hassas bir konuda yazarken mesaj verme ve tariz kaygınız, yapımın ihtişamına gölge düşürecek ya da düşürmeye yaklaşacak düzeydeyse bu bir kötülük yahut cahillik olur.

Netflix yapımı olan Kulüp, konusu ve iyi bir kadro ile elbette çok ses getirdi. İzlediğim Netflix (Türkiye) yapımları arasında beni en çok heyecanlandıran yapımdı diyebilirim. Ancak ilk sezonda görece yumuşak geçen ve pek tepki almayan ince, yerinde mesajlar ikinci sezonda tamamen terk edilmiş; onun yerine korkunç bir mesaj yağmuru iştiyakıyla yazılmış birtakım tuhaflıklar tercih edilmiş. Türkiye’de bazı romanlara, dizilere ve filmlere belgesel muamelesi yapılır, bu çiğlikte bir korkunçluktan bahsetmiyorum. Neticede bu bir kurgu. Ancak hassas bir konuda bir dizi yazarken mesaj verme ve tariz kaygınız, yapımın ihtişamına gölge düşürecek ya da düşürmeye yaklaşacak düzeydeyse bu bir kötülük yahut cahillik olur. Ha bu arada, bunlar istenerek mi yapıldı, ısmarlama mı, yok yapım fonlanıyor mu gibi tartışmalara girmeyi de doğru bulmuyorum. Zira Kulüp, her şeye rağmen çok iyi bir yapım. Çok iyi olmasının yanında cesur da. Türkiye'de Varlık Vergisi, 6-7 Eylül gibi konulara girmek mesajı ne taraftan verirseniz verin kolay iş değildir. 

İkinci sezonun ilk bölümünde (7. Bölüm) Matilda’nın gençliğine, Varlık Vergisi dönemine gidiyoruz. Hâliyle henüz Raşel yok. Sene 1942… 6-7 Eylül Olayları ise 1955. Raşel o an doğsa, 6-7 Eylül’de karnı burnunda hamileyken 13 yaşındaydı demek oluyor. Mümkün mü? Hâliyle bu dizinin ilk başta 6-7 Eylül’le hiç ilgisi olmadığı, hatta sonrasını (İlk sezonda Matilda’nın radyodan işittiği af duyurusu da, Niko’nun annesinin travmalarının 6-7 Eylül’e ait olduğuna dair işaretler de bunu doğruluyor aslında) ele alan bir dönem dizisi olarak yazıldığı intibası bıraktı bende. Sonraları, bu tür meselelerin detayını bilmeyen, çok bilmişlerimizin koro gibi yazıp çizmesinin gayretiyle ve gazıyla ikinci sezonda bu konuyu işlemek için zorlamışlar gibi. Bu konuda fikrim sabit. Deliller güçlü. Böyle iyi bir yapımı yazma ve ortaya koyma cesaretinde bulunan ekibin bunu kaçırması mümkün mü Allah aşkına diye soruyorum, sonra anlatacaklarım aklıma geliyor ve acaba diyorum, belki de mümkündür.

Yeni yüzyılın yeni kötüsü: Kürşad ve Hikâyesi

Hatırladığım en eski Kürşad, Yılan Hikâyesi (1999) dizisinde Tunca Aydoğan’ın canlandırdığı, ağanın sağ koluydu. Yapım içinde böyle bir Kürşad’ın olmasında bir mesaj kaygısı… Zannetmiyorum. Sorun şurada başlıyor: Kelebeğin Rüyası (2013) filminde de bir Kürşad karakterine rastlıyoruz, bunu da bir dostum iletiyor bana. Bir dönem filmi. Kulüp 2. Sezon’da da en çirkin en aşağılık karakterimiz Kürşad, ilk bölümde hikâyesiyle karşılıyor bizi. Bu da bir dönem dizisi. Ne var bunda? Kürşad, Nihâl Atsız tarafından Chie-shih-shuai adlı tarihî karakterin Türkçeleştirilmiş hâlidir. Atsız’dan önce Kürşad yoktur. Kürşad ifadesinin geçtiği en eski metinde 1925 notu var, kesin bildiğimiz ise 1939. Yani 1940’lardan önce birinin adının Kürşad olması pek mümkün değil. Varlık Vergisi ile ilgili sahnede hikâye anlatan karakterimizin adının Kürşad olması da hâliyle imkânsız. Bu ismin niye seçildiği ortada fakat cahilce bir seçim olmuş. Çok değil, biraz kitap karıştıran biri böyle bir hata yapmaz. Anladık, vermek istediğiniz mesajı da diyelim ki kabul ettik. Ama böyle değil, kaliteli yapın yapacağınız işi. Meclis tutanaklarını aç, Atsız’a git, Mecmua'ya bir bak hele, Orhun'u karıştır, Peyami Safa’ya dokun, ne bileyim 1934 olaylarına uzan… Haberleri yok ki. Yani en leş en aşağılık “derin devletin” adamını Türkçü yapalım adı da… Adı da Kürşad olsun! Ne zekâ be kardeşim ne büyük iş! 

General Franchet d’Espèrey'in Olmayan Beyaz Atı ile Başlayan Hikâye
İlk bölümde Kürşad’ımız Fransız General Franchet d’Espèrey'in mütareke dönemi İstanbul’unda beyaz atına binerek yaptığı şovu ele alan bir masal anlatıyor. Masal diyorum zira görüntüler var. Peki bu masalın kaynağı ne? İsmail Hami Danişmend’in Îzahlı Osmanlı Tarihi Kronolojisi (1947). Yani 1940’tan önce doğmuş olması imkânsız olan 40-50 yaşlarında bir Kürşad, 1947’de uydurulmuş bir hikâyeyi, 1942’de anlatıyor. Hadi diyelim hikâye kulaktan kulağa yayıldı falan da, kardeşim bu adamın babası, dayısı vesaire olayı görmüş olmalı. Yok ki beyaz at ortada. Kulüp’e yapılan büyük bir kötülük bu.

E peki bunu bilmiyorlar mı? Google’a da mı yazmamışlar? Bence bilmiyorlar ve evet, yazmamışlar. Panik hâlde, ulan bu diziyi 6-7 Eylül’e bağlayıp mesaja nasıl boğarız diye gecelerce uyumamışlar gibi görünüyor. Dedim ya, kitap karıştırmayan tiplerin yazacağı düşüklükte ve basitlikle işler bunlar. Zira bu hikâyeden amasız fakatsız şu mesajı alıyoruz: Efendim bir işgalci emperyalist general, İstiklâl Caddesi’nde beyaz atıyla Fatih Sultan Mehmed’e nispet edercesine yürüyor, öfkeli Türkler de bunun intikamını gariban gayrimüslimlerden alıyor. Hem de Kürşad kardeşimizin bizzat dâhil olması ile… Sevgili yazar arkadaşlar, 4 Ekim 1923'te Türkler son işgalcileri İstanbul'dan Türk bayrağına selam verdirip öyle göndertti. Gerisi çapulcuların işi.

HİKÂYENİN DEVAMI VE BİTMEYEN MESAJLAR

B7 - 04.35 - EOKA karşıtı eylemde 6-7 Eylül olaylarının taşeronlarından uyduruk bir arabacı (uyduruk bir arabacıyı da 6-7 Eylül’ün mimarı yapmak da gerçekten enteresan bir fikir) bu eylemlerin niçin yapıldığı sorusuna falanca apartman benim olsun diye, şeklinde yanıt veriyor. Yani Kıbrıs meselesi ile Londra Konferansı (1955) ile olayların hiç ilgisi yok. Peki.

B8 - 9.30 - Kürşad ile Orhan arasındaki diyalogda Kürşad, Rumların bu ülkede mutlu olmadığını söylüyor. Orhan ise farkında değildim deyince Kürşad’ın gizemli mesajı ilginç: Onlar da değiller. Yani Kürşad, baştan beri bu olaylardan haberdar ve hatta kurgulayan kişi. Yani derin devlet, devletin ta kendisi yahut devlet adına işler yapan bir çete lideri. Yani karanlık ve büyük bir adam. Peki, bunda bir sorun yok. Şimdilik!

B9 - 49.20 - Meşhur gazete, Atamızın evine bomba atıldığı yazıyor, Türk bayrağına bir geçiş… Görüntü yönetmenim, eline sağlık. Bu kadar göze sokmanıza lüzum var mı yahu? Daha akıllıca görüntüler layıktı bu muhteşem yapıma. Mesaj vermeyin demiyorum asla, çok çiğ yahu! 

B10 - Olaylar başlıyor. Gazeteyi gören Türk esnaf, Musevi komşusuna öfkeyle bakıyor. Niye abi? Yıllardır komşusu adamın Rum olmadığını bilmiyor mu bu adam? Niye böyle bir sahne var? Sonra bu adamı yine o bakış atan Türk esnaf kurtarıyor. Anlamadım ki ne oldu öyle.

11.46 - Kürşat, Rumca konuşuyor. Türk istihbaratı mı aynı zamanda? Rumca Türkü bile söylüyor. Zaten Orhan’ı araştırırken İzmir meselesine de gönderme yapmıştı. (İşgalcileri memleketimizden kovduğumuz için özür dilemeliyiz galiba? Oraya girmiyorum hiç.) Yani Kürşad’ın yeni bir yeteneği daha açılıyor: Rumcası iyi.

16.12 - Kürşat, olayların ortasında Orhan’ın annesiyle Rumca türkü çığırırken (derin devlete bak!), Orhan’a şöyle diyor: “Senin bu memleketteki tek hakkın bana köle olmak Niko!” Sonra güm! Orhan’ın annesi faşist Kürşad’ı tek vuruşta indiriyor. 6-7 Eylül’ün yapımcısı, Varlık Vergisi döneminin hikâyecisi, Rumca bilen, hem istihbaratçı hem Türkçü yüce şahsiyet Kürşad, bunak ve hasta bir kadın tarafından tam da o sözleri söyler söylemez öldürülüyor. Koruması yok, adamı yok, olayların ortasında bir harabede üstelik…

Peki bu sözü nereden hatırlıyoruz? Mahmut Esat Bozkurt’a aitmiş gibi yayılmış bir başka masaldan. Var mı böyle bir sözü? Delili yok. Var diyen tek kişi Hans-Lukas Kieser [Kieser, Hans-Lukas. "Kemalizmin Etno-Milliyetçi Devrimcisi ve Kuramcısı: Dr. Mahmut Esat Bozkurt (1892-1943)." Dipnot 9 (Nisan-Mayıs-Haziran 2012): 139-150.] Onun da tartışmalı biri olduğunu bilmeyen yok. 

Yazarlar Onedio’dan bilgilerle kötülüğe devam etmişler gibi görünüyor. Daha önce de Bozkurt’a Hitler’in bir sözünü söyleten gazeteciler, yazarlar, sözde aydınlar olmuştu. O söz de hakikaten vardı ama alıntı olarak. Bu seviyeye 2020’lerde düşülür mü? Özdemir İnce’nin ODATV’deki şu yazısına göz atabilirsiniz.

Son bölümde tek beğendiğim sahne, Tasula’nın o harika sahnesiydi. Muazzam iş. 

Olaylar dağıldıktan sonra tabii, Türk ordusunun müdahalesi hiç konu edilmemiş. Dizi boyunca Londra Konferansı’na dair tek bir gönderme yok. Sonunda gerçek görüntülerden daha uzun bir video iyi olmaz mıydı? 

Konferanstaki hararetli tartışmalardan, 6-7 Eylül’ün Türkiye’nin lehine değil aleyhine olduğundan ve bunun tartışmaya kapalı olduğundan hiç bahsedilmemiş. Bütünüyle baktığımda, Sanki 6-7 Eylül, Ali Şeker denen basit bir arabacının taşeronluğuyla, gayrimüslimlerin mallarına çökmek için ellerini ovuşturan, Rumca bilen ve Rumlardan özellikle nefret eden Türkçü bir devlet görevlisi Kürşad’ın Varlık Vergisi meselesini “tamamlamak” üzere düzenlediği olaylardı. Sonunda da ilk sezondaki mağdurlarımız kurtarıcı olarak sahneye çıktılar ve Kulüp'ün içinde bir güzellik yaşandı. Bu anlatı, yaşanan acılara da hakaret, Kulüp’teki oyuncuların muhteşem performasına da…

Cahillik ya da kötülük; belki de ikisi bir arada. Her şeye rağmen cesur ve iyi bir yapım Kulüp. Çoğalması gerek. Daha cesur olmak ve mesaj verirken biraz kitap karıştırıp daha zekice tarizler gerek. Mutlaka izlenmeli.

Etiketler
Sosyal Girişimci
İlgili Haberler