Siyasi ajandalar gölgesinde sığınmacı sorunu
Siyasi ajandalar gölgesinde sığınmacı sorunu
"Kamuoyu yoklamalarında, düzensiz göç konusunu ülkenin en önemli sorunu olarak görenlerin oranının, ekonomik krizi en önemli sorun olarak görenlerden fazla olduğu ortaya çıkıyor."

Suriye iç savaşıyla başlayan, Afganistan ve Pakistan’daki karışıkların da eklenmesiyle artık içinden çıkılamaz bir hâl alan sığınmacı meselesi, en önemli sorunumuz hâline geldi. İşin acı tarafı, bu sorun yalnız bugünün değil önümüzdeki on yılın da en büyük sorunu olarak karşımızda duracak olması. Bu meselenin çözümü konusunda muhalefet “Uygun koşullar sağlanıp gönderilecekler” aşamasına nihayet gelmiş olsa da kendilerinden beklenen, ayağı yere sağlam basan çözümleri henüz duyamadık. Seçime en geç bir yıl kadar bir süre kalmışken, artık her konuda olduğu gibi sığınmacı meselesinde de net cümlelere ihtiyaç var. Hamasetten ve popülizmden uzak, makul ve rasyonel önerileri dillendirmenin zamanıdır.

Sığınmacı meselesindeki en küçük karşı çıkışın bile “Irkçılık” olarak yaftalandığı bir dönemden geçiyoruz. Fakat biz ne bu yaftalamadan korkuyor ne de onların Türkiye’yi sürüklemek istedikleri yeri kabulleniyoruz. Çünkü biz bu yaftalamanın bayraktarlığını yapan üç kesimi de çok çok iyi tanıyoruz. Üç kesim de insanî sebepleri öne sürüyor. Oysa üçü de kendi siyasî ajandalarına göre hareket etmekten başka bir şey yapmıyor. Daha önce sergiledikleri yaklaşımlarla çelişmekten de asla gocunmuyorlar. Siyasî ajandaları için her yol mübah!

Peki bu üç kesim kimler ve amaçları ne?

Birinci kesim: Siyasal İslamcılar. Bunların amacı; yirmi yıldır her türlü yola başvurmalarına karşın, ele geçiremedikleri kültürel iktidarı, yeni ve hayal ettikleri Türkiye’ye daha uygun profile sahip vatandaşlar getirerek kazanmak. Güney illerimizde, Suriyeli sığınmacıların nüfus olarak TC vatandaşlarını geçtikleri ilçelerde bu bahsettiğimiz durum yaşanmaya başladı bile.  Çocuk yaştaki kızların evlendirilmeleri, çok eşlilik, sokaklarda burka ile dolaşan kadınlar, bakış ile, söz ile, eylem ile değiştirilen yaşam şekli. O ilçeler sanki artık bu ülkeden kopmuş gibi.  Aslında bu bir kopmadan ziyade zamanla tüm ülkede kök salacak bir ağacın fidan dikim törenini andırıyor.

İkinci kesim: Kürtçü siyaset. Yıllar yılı etnik siyaset yürütmek ve ayrılıkları beslemek dışında bir şey üretmeyen, ülkede gericiliğe ve feodaliteye karşı en ufak mücadeleden dahi imtina eden, imtina etmekle kalmayıp onlarla zaman zaman ittifak kuran Kürtçü siyasetin amacıysa öncelikli olarak ulus devletin çökmesi. Onlar da tıpkı siyasal İslamcılar gibi yıllarca mücadele etmelerine karşın kazanamadıkları bir mücadeleyi sığınmacılar eliyle kazanmanın derdindeler. Oysa ki aynı siyasetin, çok değil bundan 6 yıl önce Ahlat’ta takındığı tavır dün gibi aklımızda. HDP Bitlis Milletvekili Irgat, Ahıska’dan sürülen ve uzun yıllar sürgün hayatı yaşayan “72” ailenin Ahlat’a yerleştirmeleri için “Demografik yapının değiştirilme çabası” değerlendirmesini yapmıştı. Ülkeye düzensiz göç ile 10 milyonun üzerinde sığınmacının alınması hakkında yapılan aynı yorum için bugün insanlar “ırkçı” damgası yiyor. Hem de o damgayı vuranların başında da HDP siyaseti geliyor.

Gelelim üçüncü kesime. Sol-Liberal, bir başka tabirle “foncu”siyaset. Bu kesimin de tüm insanî çığlıkları ne hikmetse sadece T.C.ile sınırlı. Misal demir sopalarla dövülüp çırılçıplak Meriç’e atılan, şişme botlarına batırılan zıpkınlar sonrası Ege ve Akdeniz sularında boğulan, İtalya’da, İspanya’da, Polonya’da sınırdan sokulmayan mülteciler asla ama asla gündemleri değil.  Varsa yoksa Türkiye’deki sığınmacılar! Bunların da derdi sığınmacılardan ziyade siyasî ajandaları. Bu ajandada yazan şeyse ne olursa olsun Avrupa’yı sığınmacı akınından korumak.

Bu üç kesimin de ne sebeple sığınmacı meselesinde pozisyon aldıkları aşikâr. Üstelik bu üç kesime AB’den de ciddi bir destek söz konusu. AB, bugüne kadar Türkiye tarafından sürdürülegelen jandarmalık görevinin devam etmesini istiyor ve bu konuda kendisiyle aynı çizgide olan tüm kesimleri de destekliyor. Bu üç kesim ve dış destekçileri kartlarını bu kadar açık oynarken, tek derdi Türkiye’nin bekâsı, Türk halkının âli çıkarları olan bizler; ne diye korkacak ne diye çekingen tavırlar sergileyeceğiz? Göz göre göre kendi sınırlarında sığınmacıları ölüme terk edenler “ırkçı” olmuyorken, yükünü taşıma imkânımız olmayan milyonları ülkemizde tutmak istemediğimiz için biz neden “ırkçı” olacağız? Bu baskılardan yılmayın, siyasetçi olarak korkmanız gereken tek bir konu var: Türk gencinin geleceği!

Millet İttifakı’nın açıklamalarını dikkatle takip ediyorum. Evet, yukarıda bahsettiğim kesimlerden farklı konumlanıyorlar ancak bu yeterli değil. Çözüm konusunda ayağı yere basan önerileri masaya koymalılar. Yalnızca “Güvenli şekilde dönüşlerini sağlayacağız” gibi altı doldurulmamış cümlelerin, halk nezdinde bir karşılığı olmayacağı açık ve nettir. Önümüzdeki bir yıl boyunca halka, mâkul ve uygulanabilirliği konusunda tereddüt bulunmayan çözümler açık seçik anlatılmalıdır.

Kamuoyu yoklamalarında, düzensiz göç konusunu ülkenin en önemli sorunu olarak görenlerin oranının, ekonomik krizi en önemli sorun olarak görenlerden fazla olduğu ortaya çıkıyor. Bu, Millet İttifakı başta olmak üzere tüm siyasetçilerin dikkate alması gereken bir resimdir ve bu resim, içinde çok ciddi mesajlar barındırmaktadır. Ya bu mesajları ciddiye alıp çözüm üreteceksiniz ya da ülkenin yavaş yavaş yıkılışını izleyecek, bu yıkıma dolaylı da olsa katkı vermiş olmanın sorumluluğunu yaşamınız boyu sırtınızda taşıyacaksınız.

Son günlerde sığınmacı kaynaklı taciz, tecavüz vakalarının arttığına dehşetle şahit oluyoruz. Maalesef bu hadiselere “Sığınmacılar yokken taciz olmuyor muydu?” sığlığıyla yaklaşan bir kesim var.  Bu aptalca yaklaşımı bir kenara bırakarak, konuya kadınların güvenliği açısından da bakmak zorundayız. Düzensiz ve sürekli sığınmacı akınına göz yummak, zaten özgürlükleri ciddi tehditler altında olan Türk kadınını, yeni ve daha yoğun tehditlere de açık hâle getirmek demektir. Bu konuda tek sözü olmayanların bundan sonra işlenecek her cinayette, gerçekleşecek her taciz ve tecavüz olayında da sorumluluğu vardır. “Üç kuruşluk konfor kaybı” olarak küçümsenen, kadınların hatta çocukların güvenliğidir, beden ve ruh sağlığıdır.  Bu konu üzerinde gevşekçe yazılıp çizilecek, önemsiz bir mesele değildir. Siyasî ajandaları için Türkiye’yi bir cehenneme dönüştürmekten gocunmayanlar, o cehenneme odun taşımak için canhıraş gayret gösterenler... Bu cehennemi yaratıp ardınıza bakmadan gidecekseniz ne âlâ, yoksa cehennem alev aldıktan sonra, soluk alabileceğiniz, serin tek bir köşesi dahi kalmayacaktır bilesiniz...

Etiketler
Tam zamanlı okur, yarı zamanlı yazar
İlgili Haberler