Hekimler ölüyor
Hekimler ölüyor
"...Alınması gereken önlemleri hiç saymıyorum bile, en basit haliyle hastanelere silahla girebilmek ne demek bunu henüz zihnim kavrayamıyor."

Doktor Ekrem Karakaya bir hasta yakını tarafından silahlı bir saldırı sonucu katledilerek dün maalesef görev şehidi oldu. Bu elim hadise ne ilk oldu anlaşılan ne de son olacak, peki neden bu duruma geldik?

Bunun birçok sebebi var ancak elbette en başa iktidarın yirmi yıllık planlı popülist stratejisini yazmamız gerekiyor.

İktidar, popülist politikaları gereği cumhuriyetin taşıyıcısı olarak gördüğü ve mücadele ettiği üç seçkin meslek grubuyla yani mülkiye, harbiye ve tıbbiye ile hesaplaşmak, onları halk eliyle sınırlamak istiyordu. Hatta sınırlamaktan öte asırlardır muktedirin kendini mülkün yegâne sahibi olarak gördüğü geleneksel devlete geri dönmek, özerk ve yetkin katma değer üreten meslekleri ise geleneksel devletin tipik itaatkâr memuru zihniyetine döndürmek, kapıkulu pozisyonuna geri götürmek istiyordu.

Mevcut iktidar, doktorları tıpkı diğer seçkin bürokratlar gibi bu zihniyetin izdüşümü siyasi stratejilere mukabil, cumhuriyetin halkına yabancı monşerleri olarak toplumun gözünde kodlamayı başardı. Oysa ne mülkün sahibi muktedirlerdi ne de halkına yabancı bir doktoralar zümresi vardı.

Doktorlar muktedirlere değil milletin menfaatini tüzel biçimde temsil eden devlet bürosuna yani Sağlık Bakanlığı’na bağlıydı ve işlerini kanuni sınırlarda liyakatle icra etmekten başkaca bir dertleri de yoktu. Onlara ise takip ettikleri zihniyetin bir süreği olarak bu durum kâfi gelmiyordu.

Monşer bu açıdan kullanışlılığı yüksek, önemli bir sembol kavramdı ve milletine yabancı elitleri temsil ediyordu. Milleti durmadan aşağılayan, iş bilmez ve beceriksiz bürokrat tiplemesi, milletin gerçek savunucuları tarafından behemehâl alaşağı edilmeliydi. Öyle de oldu, kurucu iktidara ve pratiklerine karşı uzun bir siyasi rövanşizm duygusu bir süre sonra her yeri esir aldı. Bu seçkin mesleklerin itibarının yitirilmesinin son kurbanı da hekimler oldu.

Yitirilen şey sadece, ben de bir hekim olarak söylüyorum, mesleki itibarımız değildi elbette çok daha başka şeyleri de yitirdik.

Bürokrasideki nitelikli iş gücü kaybı ile kuralların ve kanuniliğin yitimi, milletin devletle nasıl iş çözeceği ve hangi normlar üzerinden ilişki kuracağı sorusunu da gündeme getirdi. Bürokrasi artık devlet ile millet arasındaki nitelikli aracı işlevini kaybetmiş, milletin talepleri ile devletin pratiği arasında büyük bir makas açıklığı oluşmuştu. Bu makas açıklığına keyfi biçimde işleyen ve kayırmacılıktan başka bir norm(suzluk)u olmayan toplumsal davranış kalıpları ve onun temsilcisi siyasiler oturdu.

Bu toplumsal davranış kodlarına aslında kültürel zihniyet de diyebiliriz. Bunu belirleyen esas şey, antropolojik kültürün bir süreği olarak daha çok sembollerle karşımıza gelen ve rasyonellikten uzak bilinç dışı hallerimiz. Bu haller elbette medeni yaşam askıya alındığında, kurallar ve kurumlar imha edildiğinde ansızın patlak verebiliyor.

Buna şaşırmamak lazım zira ne de olsa medeni hayatın rasyonel yolları işlemiyor ve toplum artık ilkel refleksleriyle meseleleri çözebileceğine inanıyor,  muktedirlerse bu yolların tamamını meşrulaştırıyor. Cumhuriyetin ve kurucu iktidarın aşmak istediği şey de belki de tam olarak buydu. Tebaanın vatandaş haline getirilmesi, mülkün ve egemenliğin yegâne sahibinin millet olması ve fakat bu egemenliğin kural ve kurumlarla sınırlanarak denetlenmesi arzu edilmişti.

Olmadı, vatandaş olmak meşru bir kanuni mertebeden daha ötesini ne yazık ki bu toplum için ifade etmedi, edemedi. Kanuni mertebe siyasi pratiklerle daimi olarak iğfal edildi, vatandaşlık kavramı ve işlerliği sınırları belirsiz ahbaplık filtreleriyle keyfiliğe dönük olarak sürekli aşındırıldı.

Geldiğimiz noktada yine kendi ettiğimizi kendimiz buluyor ve nihayet millet olarak şarapnelle baş başa kalıyoruz.

Millet olarak monşerleri kapıkulu psiklojisine büründürmeyi başarmış bir efendilik taslıyoruz bugünlerde; askerleri, yargıçları ve hekimleri kendimize esir etmenin aslında devlet denilen tüzel organla kurallı ve medeni biçimde yürüyen aracı ilişkiyi tahrip ettiğini görmüyoruz. Bu durumun hayatın her alanındaki kifayetsiz muhterislere dönük görkemli bir kölelik doğurduğundan henüz habersiziz.

Devlete onu sınırlandırarak kurallı ve medeni yollardan millet olarak efendi olacağımız yere, devlet ile millet arasına giren keyfi aracılara gönüllü olarak köle olmayı kendimiz seçiyoruz. Bunun bedelini önce atanmışlara sonra seçilmişlere nihayet kendimize ödeteceğimizi de elbette bilmiyoruz.

Devletin ve onu temsil eden bürokratın tüzel biçimde var olmadığı yerde hangi iktidar ilçe başkanına iş yaptırmak için onunla ne gibi bedeller karşılığında uzlaştığımızın farkında değiliz mesela, bunun hayatımızı nasıl erozyona uğrattığını da idrak edemiyoruz.

Nitelikli bir uzman doktora bu kadar ucuz ve kolay erişebilmenin, onunla sistem üzerinden işlerliği yüksek ve kamusal yarar doğuran ünsiyetimizin yarattığı güven ve refahı henüz tam olarak kavrayamadık mesela, hala hunharca doktor öldürüyor ve bunun bir çözüm olduğunu sanıyoruz.

Bir bürokratın devletin kurumsal işlerliği ve milletin kamu yararı adına ne demek olduğunu da henüz idrak edebilmiş değiliz. Ne yazık ki öğreneceğe de benzemiyoruz.

Bütün bunları yazarken içim acıyor… Sürecin buraya evrilmesi, baştan beri anlattığım üzere hiç de şaşırtıcı olmadı en çok da bu göz göre göre gelen tehlikeyi göremeyişimize, görsek de engel olamayışımıza içim acıyor…

Doktor Ersin Aslan ile başlayan ve Doktor Ekrem Karakaya ile sonuncusunu yaşadığımız bu toplumsal infialin nerede duracağını da kestiremiyorum. Alınması gereken önlemleri hiç saymıyorum bile, en basit haliyle hastanelere silahla girebilmek ne demek bunu henüz zihnim kavrayamıyor.

Masumane bir liyakatle işini onca mesleki zorluğa ve tatminsizliğe rağmen yurt içinde icra etmeye çalışan doktorların, özel sektör yerine devlette kamu yararı adına kendini feda kültürünün de bu toplumun kolektif erdemine dâhil olduğunu düşünerek kendimi avutmaya çalışıyorum.

Başka türlü nasıl ayakta durabiliriz bilmiyorum…

Hoşça kalın görev şehidi abilerim, ablalarım ve sırası henüz gelmemiş değerli meslektaşlarım. Bu milletin eninden sonunda kendi beka sorununun yine kendisi olduğunu anlamasına da umuyorum ki az kaldı…

Etiketler
İlgili Haberler