Ayhan Bilgen: "Bizim muhattabımız toplum, biz topluma sözümüzü söyleyeceğiz"
Ayhan Bilgen: "Bizim muhattabımız toplum, biz topluma sözümüzü söyleyeceğiz"
HDP'den ayrılarak Türkiye'nin Sesi Partisi'nin kuruluş dilekçesini veren Ayhan Bilgen, Vaziyet'ten Alperen İnce'ye özel açıklamalarda bulundu.

Ayhan Bey, HDP’ye giriş sürecinizi, HDP içindeki kırılma noktaları ve kopuş sürecinizden bize biraz bahsedebilir misiniz?

Ben neredeyse üniversite yıllarımdan itibaren siyasi çalışmalar içerisinde oldum. Daha önce Islahatçı Demokrasi Partisi sonra Millet Partisi olarak ismini değiştiren partinin gençlik kollarında, çalışmalarında bulundum. Oradan sonraki süreçte daha çok Mazlumder’de insan hakları mücadelesi yürüttüm ve Mazlumder’deyken Türkiye’de sadece sivil bir muhalefetle sorunların çözülemeyeceğini bir siyasi yeni muhalefet tarzına ihtiyaç olduğu kanaatiyle 2005-2007 yılları arasında bir siyasi parti kuruluş çalışmaları içerisinde bulundum. Yeni siyaset diye kamuoyuna deklare ettiğimiz, sonuç bidirgesini paylaştığımız bir program hazırlık çalışmamız olmuştu. Kamuoyunda Müslüman sol diye çalışma medyada karşılık buldu. Biz o dönemde çalışmalarımızı partileşme aşamasına getirmişken ne yazık ki 2007 seçimlerinin öne çekilmesi ve 367 krizi dolayısıyla çalışmalarımız yarıda kaldı ve o dönemde bazı arkadşalarımız AKP’ye katıldı. Daha sonra bazı arkadaşlarımız CHP’ye katıldı. Ben de o dönemde “Bin Umut” adayı olarak Konya’dan bağımsız aday oldum ve Kürt siyasetiyle daha öncesinde gazetelerde yazı yazmak, barış meclisi çalışmalarıyla başlayan iletişimim bir siyasal zemine dönüşmüş oldu. Yani HDP’nin kurulmasından önce de sonuçta o geleneğin siyasi partileri içerisinde Konya’da, Adana’da adaylıklarım oldu. Parti MYK üyeliklerim olmuştu. Ama HDP’nin kurulmasıyla birlikte parti sözcülüğü ve MYK üyeliği görevi üstlendim. Sonra milletvekilliği ve belediye başkanlığı oldu. Yani burada HDP’ye katılma sürecimin uzun hikayesini aktarma sebebim benim siyasetteki beklentimin insan hakları duyarlılığına ve Türkiye’de toplumsal barışın sağlanmasına dair bir katkı sunmayla ilgili olduğunu ifade etmek isterim. Dolayısıyla HDP’ye hangi nedenlerle katıldıysam aslında HDP dışında farklı bir çözüm, farklı bir yol arayışım da HDP içerisinde aynı nedenlere dayanmaktadır. Yani ben HDP içerisinde de genişlemeden sorumlu başkan yardımcısı olarak çalıştım. Parti sözcüsü, grup başkanvekilliği yaptım ama her dönemde Türkiye siyasetinde daha geniş daha kuşatıcı daha kapsayıcı bir siyasete olan ihtiyacı ifade ettim. 7 Haziran’da yakaladığımız fırsat, imkan, aslında boşluğun nerede olduğunu siyasetin neden bir bölgeye ya da etnik kimliğe hapsedilmeyip Türkiye demokratikleşmesini hedeflemesi gerektiğini net biçimde gösteriyor. Ama bunu biz başaramadık. Bu konuda kimseyi suçlamıyorum. Sonuçta bu bir yapısal dönüşüm konusudur. Siyasi partilerin dönüşmesi değişmesi çok kolay değildir. Yalnızca HDP değil diğer partiler de eski alışkanlıklarını eski ezberlerini değiştirmekte zorlanıyorlar. Dolayısıyla da ben Türkiye’de yeni bir siyasete ihtiyaç olduğunu bundan dolayı da ne HDP’ye karşı ne HDP’ye alternatif ne de HDP içerisinden bir fraksiyon gibi algılanmayacaki tümüyle dünyanın, Türkiye’nin ihtiyacı olan yeni bir siyaset yolunu, söylemini, tarzını, üslubunu geliştirmek üzere bir farklı çalışma içerisine girmiş olduk.

Ayhan Bey, siz Kars’ta belediye başkanlığı yaptınız. Ben de Ağrı doğumluyum. Doğuda bir AKP ile HDP arasında bir sıkışmışlık görüyorum. Siz buna katılır mısınız? Bu sıkışmışlık nasıl aşılabilir? Siz orada nasıl örgütleneceksiniz? Tehditler alıyor musunuz? Mesela HDP cephesinden.

Tehdit tabirini kullanmak biraz ağır olur ama ben sosyal medya üzerinden çok sayıda hakaret, küfür, bir kısmı gerçek kişilerden, bir kısmı siyaset içindeki isimlerden, ama bir kısmı da sahte açılmış organize trol hesaplardan, çok ciddi biçimde siyasete yakışmayacak, siyasette farklı düşünene reva görülmemesi gereken bir muameleye maruz kaldığımı söyleyebilirim. Tehditler konusunda bir iddia bir köşe yazarı tarafından gündeme getirildi. Nedim Şener iki kez böyle bir metinden bahsetti. Ama ben onu teyit edecek ya da yalanlayacak noktada değilim. O güvenlik birimleriyle ya da o konunun ilgilileriyle ancak netleştirilebilecek bir şeydir. Türkiye siyasetinde sıkışma, iki kutupluluk her açıdan sorunludur. Hem Türkiye’deki genel siyasetteki iki kutupluluk sorunludur. Hem de Kürtlerin yoğun yaşadığı bölgenin iki kutupluluğa mahkum olması bence son derece seçmen iradesinin yansımasını engelleyen, siyasette kaliteyi  verimliliği kısıtlayan bir durumdur. İnsanlar kerhen oy kullanırlar. Sırf birine karşı oldukları için, diğerinin eksikliklerini yanlışlarını katlanılacak bir durum gibi görürler. Yani bu alternatifsizlikten kaynaklanan bir durumdur. Bu anlamda toplumun eline alternatifler konmalıdır. Gayet tabii toplum kendi öncelikleriyle hangisinde sözünün daha etkili olacağını, hangisi içindeki mücadelenin, ya da hangisine yönelik tercihin kendisi için daha büyük kazançlar sağlayacağını kendisi karar verebilmelidir. Onun için ben her partinin Türkiye’nin her yerinde çalışmasını, her kesimine sözünü söylemesini önemli görüyorum. Sizin ifade ettiğiniz bölgenin de sadece iki parti arasına sıkışmış gibi bir pozisyondan çıkmasının  hem Türkiye demokrasisi hem de Kürtlerin Türkiye siyasetini katılımı açısından büyük bir anlam ifade edeceğini düşünüyorum.

Tanıl Bora şöyle söylüyor; “aslında her parti kendi içinde de bir ittifaktır”. Anladığım kadarıyla siz HDP’demuhafazakarlar olarak bir ittifak yapmışsınız yani beraber bulunmuşsunuz. Bu konuda HDP’nin tabanıyla tavanı arasında bir uyuşmazlık olduğunu düşünüyor musunuz? Benim gördüğüm, Kürtler’in biraz daha muhafazakar olduğu. HDP seçmenin esasen. Ama üst kadrolar o kadar muhafazakar değil gibi. Böyle bir uyumsuzluk olduğunu düşünüyor musunuz?

Şimdi tabi Türkiye’de, siyasi partilerin bir kuruluş misyonları vardır bir de onlara ilgi gösteren seçmenin profilleri. Diğer partiler için de farklı farklı analizler yorumlar yapmak mümkün. HDP’nin sonuçta devamı olduğu bir gelenek var. Bir mirasın aslında genişleme stratejisiyle farklı ittifaklara girmesidir. HDP’yi böyle tarif etmek mümkün. Sonuçta geleneksel bir Kürt siyasetinin daha çok bölgesel olarak etkili, belli illerde güçlü bir demografiye dayanan, belli bir sosyolojiye dayanan bir siyasetin 7 Haziranla birlikte daha farklı kesimlerle de buluşarak Türkiye’nin bütününe dair söz sahibi olmaya çalışması, Türkiye demokratikleşmesi etrafında bir ittifakın sağlanmasıdır. Bu anlamda evet HDP kendi içinde bir ittifaktır. Parti tabanı konusunda da bütün anket firmalarının bütün saha araştırmacılarının tespit ettiği bir realite var. O da Kürtler Türkiye’de daha muhafazakar bir yerde duruyorlar  bunu daha çok Şafi olmalarıyla ilişkilendirmek de pekâlâ mümkün. Ya da daha kırsal kesimde yaşamalarıyla daha kapalı toplum pozisyonunu koruyabilmiş olmalarıyla da izah edebiliriz. Göçe rağmen, yani hem kırdan kente hem de büyükşehirlere göçe rağmen bu özelliklerini koruyan bir ilişki ağını hala yaşatıyorlar. Bu anlamda şeye baktığınızda, bir karşılaştırma için söylüyorum, Türkiye’de geleneksel milli görüş partileriyle eşit düzeyde bir dindarlık var, yani seçmenlerin kendilerini dindar olarak tarif etmeleri üzerinden söylüyorum yoksa kimsenin inancıyla ilgili kişisel bir polemik için söylemiyorum, kendisini örneğin vakit namazları, oruç gibi sembolize edilen şeyler üzerinden dindarlık eğer kriteri koyarsanız neredeyse milli görüşünün şu andaki ana partisi sayılan Saadet Partisine denk bir yerde, yani Türkiye’nin en ileri düzeyde dindarlık temsiliyetine sahip bir parti tabanından bahsediyoruz. Gayet tabii bunun partideki, parti organlarındaki ya da parti kurullarındaki, meclis grubundaki temsil düzeyi bu ölçekte değil. Çünkü parti kendini Kürt sorunu üzerinden kurguladığı için, muhafazarlık ya da sekülerlik üzerinden kurgulamıyor. Tabi ki HDP’ye oy veren ciddi bir Kürt Alevi kitlesi de var. Ya da parti meclis profilinde ya da parti kurullarında  sol sosyalist partilerle yapılan ittifak çok daha belirleyici. Elbette Kürt partileriyle de ittifaklar var ama sol sosyalist partilerle yapılan ittifaklar daha belirleyici olduğu için bunun temsil oranı da daha yüksek. Bu tabi benim üzerinde polemik yapacağım bir konu değil. Bu HDP seçmeninin ya da HDP organlarının, kurullarının değerlendireceği, takdir edeceği bir pozisyondur.

Siz HDP’deyken, PKK’nın bir etkisini, baskısını hissediyor muydunuz? PKK’yı bir terör örgütü olarak görüyor musunuz? Teröre bakış açınız nasıl?

-    Türkiye’de sonuç itibariyle 1970’li yıllarda kurulmuş, 80’li yıllarda eylem yapmaya başlamış ve Türkiye toplumsal hayatını, Türkiye siyasal hayatını bir şekilde etkilemiş bir sorundan doğmuş bir siyasetten bahsediyoruz. HEP, DEP, daha sonrasındaki süreçler, DTP, BDP ve nihayet HDP süreçleri elbette ki önemli bir değişimdir. Bu noktada ben siyasetin silahların gölgesinde yapılmasını hiçbir zaman doğru bulmadım ve HDP içerisinde de biz bu konuyu özellikle hepimizi rahatsız eden sivillerle ilgili, büyük, belki de herkesin gündemine girmiş olan eylemleri kınama konusunda hiç tereddüt etmedik. Bu konuda hiçbir tartışma bir şüphe oluşmadı. Ama sonuçta HDP’nin oy aldığı kitlenin içerisinden çıkmış dolayısıyla HDP’ye oy veren insanların çocukları dağda, cezaevinde, o silahlı çatışmalı sürecin HDP’ye etki yapmaması düşünülemez. Kaldı ki çözüm sürecinde tam da bunun Türkiye için bir avantaja çevrilmesi için, silahsızlanma süreci, çatışmanın bitirilmesi ya da silah bırakılması, silahlı güçlerin yurt dışına çıkması gibi süreçlerde de devlet kendisi güvenlik ve istihbarat birimleriyle HDP’ye bir rol vererek görevlendirmeye çalıştı. Bu aslında HDP’den de önce başlayan bir süreçti. İmralı Adası’na gidişler, Kandil’e gidişler sonuçta devletin de talebiyle devletin de bilgisi dahilinde gerçekleşen şeylerdi. İrlanda sürecini özellikle bu konuda hatırlatmak isterim. Bu ilişkinin, bu bağın kendisi bazen bir fırsata dönüşebilir. Demokratik siyasetin egemen olması ve silahların bırakılmasının kolaylaştırılması açısından bir avatanaja da dönüştürülebilir. Ama iyi yönetilmezse tam tersine demokratik siyaseti gölgede bırakır, demokratik siyaset adeta kendi ayakları üzerinde duran toplumsal bir özneye dönüşme konusunda zorluk yaşayabilir. Biz bu konuda gayet tabii demokratik siyasetin güçlenmesinden yanayız, tercihimiz çok net. Türkiye’nin hem çatışmalı ortamı tümüyle bitirmesi hem de demokratik siyaseti silahların gölgesinden kurtarması gerekiyor. Ben dünyanın özellikle silaha, teröre bakışında bir çift standart olduğu penceresiyle eleştirel bakıyorum. Bu anlamda da aslında yeni bir kavramsallaştırmaya daha tutarlı daha  bütüncül bir yaklaşıma ihtiyaç olduğunu düşünüyorum. Örneğin terör örgüleri listelerine baktığınızda devletlerin bu konuda çok ciddi çifte standartlı ve konjenktüreldavradığını görüyoruz. Farklı ülkeler için farklı standartlar uyguladıklarını biliyoruz. Çin için başka, İsrail için başka, Türkiye için başka perspektifler, İran için başka, Suriye için başka perspektifler olabildiğini görüyoruz. Dolayısıyla burada ya ahlaki ya da evrensel hukuk ekseninde, standartlarında bakmanız lazım. Nedir o? 1980’li yıllarda gelişmiş olan insancıl hukuk ya da savaş hukuku bu konuda bir takım ölçüler ilkeler koyar. Bir örgütün terör örgütü olup olmadığı konusunda bir çerçeve vardır. Siz ya bu çerçeveyi kabul edersiniz, Avrupa’da gelişmiş, Batı’da gelişmiş bu çerçeveyle bakarsınız ya da kendi değerler dünyanızdan kendinize özgü bir bakış açısı geliştirirsiniz. Ben diyorum ki, Batı’nın teröre bakışında eğer bir çifte standart varsa, ki ben var olduğunu düşünenlerdenim. Bu durumda biz kendi kavramsallığımız üzerinden bakalım. O da bence terör kavramıyla değil tedhiş kavramıyla yani şiddetle, korkutarak bir biçimde güç oluşturmak. Silahın gücüyle toplumsal beklentileri, toplumsal algıyı yönlendirmeye çalışmak. Eğer siz terör kavramı gibi, batının daha çifte standartlı perspektifinden değil , tedhiş kavramı üzerinden bakarsanız bana göre daha objektif ölçüler geliştirebilirsiniz. Ama Batılı literatürle bakarsınız da o zaman Batı’daki insancıl hukukun ya da uluslararası savaş hukukunun kuralları, ilkeleri üzerinden bir ölçü geliştirirsiniz. Bu ölçüyü Filistin’de de uygularsınız, örneğin dersiniz ki sivilleri hedef alan her eylem, kim tarafından yapılıyorsa yapılsın terördür dersiniz. İşin içinden böylece çok net tutarlı biçimde çıkabilirsiniz. Ama daha çıkarcı baktığınızda, araçsallaştıran bir yerden baktığınızda işinize geldiğinde terör dersiniz, işinize gelmediğinde oturup pazarlık yaparsınız. Bu ne yazık ki dünyada yaygın bir alışkanlığa dönüşmüş durumda.

Yeni partiden bahsedelim. Türkiye’nin Sesi Partisi siyasal yelpazede nerede bulunacak? Daha merkez bir görüntü mü oluşturulmaya çalışılıyor?

Biz Türkiye siyasetinde siyasete katılamayan, toplumda kendisini dışlanmış hisseden mevcut partiler içerisinde  kendisini ifade edemeyen, mevcut ideolojik angajmanları ya da kompartmanları kendisine uygun görmeyen, insanlığın ortak değerleri, evrensel değerler, ya da Türkiye’de yurttaş olmaktan kaynaklı eşit haklar ekseninde bakan bir kesime sözümüzü ulaştırmanın arayışı içerisindeyiz. Bu kesimlerin siyasete katılmasının Türkiye için çok hayati öneme sahip olduğunu düşünüyoruz. Mevcut partilerde, mevcut siyaset yapma tarzıyla siyasete girmeyen, özellikle girmek istemeyen, siyasetteki kirlenmeyi, çürümeyi kendisi için tehdit olarak gören ya da fırsat bulamayan, Türkiye siyasetinin güçlü, şöhretli, ünlü kişilerin tekelinde olması dolayısıyla, sıradan sade vatandaşın siyasete katılamamasından kaynaklı olarak kendini siyasetin dışında gören kesimlere hitap etmeye çalışıyoruz. Dolayısıyla bu kategoriyi bir inanca, bir mezhebe, bir etnik kökene, bir bölgeye hapsetmek doğru değil. Bu bütün kesimlerin içerisinde var ve özellikle de bu kesimlerin öncelikli gündemi de Türkiye’de yoksulluğun, gelir dağılımındaki çarpıklığın giderilmesi, bunun aşılması. Türkiye demokrasisiyle Türkiye’deki ekonomik durumun ilişkisini doğru kuran bir siyaset zemini oluşturmak istiyoruz. Bunu Türkiye’deki klasik sağ sol kavramlarıyla ya da kimlikler üzerinden tariflerle ele almak çok doğru olmaz. Biz savunduğumuz değerlerin, örneğin emekten yanayız, sosyal adaletten yanayız, yani o zaman Türkiye kategorisinde sol bir parti gibi gözüküyorsunuz ama biz aynı zamanda özgürlükleri önemsiyoruz öyle baktığınızda liberal bir parti gibi gözükebiliriz. İnsanların inançlarına saygılı olmak gerektiğini, kültürel değerlerin bazen sorun çözme işlevi görebildiğini düşünüyoruz ve o zaman da muhafazakar bir parti gibi görülebilirsiniz. Ülkemizi seviyoruz, o zaman milliyetçi bir parti diye tarif edebilirsiniz. Ama biz tam da bu şablonlardan değil hepimizin ortak değerlerinden ortak bir aklın inşasından ortak bir vicdanın inşasından yanayız.

Bir AKP ya da devlet desteği olduğu söyleniyor. Özellikle ayrıldığınız partinin destekçileri tarafından. Bu iddialara ne demek istersiniz?

Türkiye siyasetinde komplo teorileriyle ne yazık ki bir akıl tutulması yaşanıyor. Ve ne yazık ki siyasi partiler içerisinde de bazen bu fanatizm partilerin adeta tabulaştırılması, dogmatikleştirilmesi, toplumlara hizmet, toplumların özgürlük mücadelesine bir katkı aracı olmaktan çıkıp sanki futbol takımı tutar gibi ya da bir din bir mezhep tutar gibi kategorik hale gelmesi ciddi bir sorun. Türkiye’de bu anlamda partiler neredeyse bir araç olmaktan çıkmış bir amaca dönüşmüş durumda. Bu da Türkiye demokrasisi için ciddi bir tehdit oluşturuyor. Bize dönük olarak bu kampanya kim tarafından hangi nedenlerle yürütülürse yürütülsün bizim kabul edebileceğimiz bir durum değil. Bu iftiradan ibarettir. Bizim kimseden destek falan aldığımız yok. Kendi imkanlarımızla, arkadaşlarımızın desteğiyle bir büro tuttuk, seyahatler yapıyoruz illere. Bu illere yaptığımız seyahatleri de kendi cebimizden karşılıyoruz. Büroyu da arkadaşlarımızın ortak katkılarıyla yürütüyoruz. Önümüzdeki günlerde kimi oluşmuş yapılarla çalışmalarla bir araya geleceğiz. Belki güçlerimizi birleştireceğiz ve daha iyi imkanlar kullanmış olacağız. Ama bu bir yerlerden para alındığı gibi komplo teorilerini tamamen anlamsız kılacak bir kendi gerçekliğinde kendi doğallığında bir büyüme trendidir. Toplumda bir siyasetin karşılığı varsa, zaten o siyasi çalışmalara gönül veren insanlar katkı sunacaklardır. Ötesinde, bir iftiradan başka bir anlam ifade etmiyor bu tip dedikodular. Bunlara tenezzül edilmesi de ayrıca bir çaresizliğin ifadesi, göstergesidir. Bizim söylediğimiz söze, programımıza kurucu arkadaşlarımıza kimsenin söyleyeceği bir söz yok. Onun için ancak böyle şeylerin arkasına sığınılıyor. Tam tersi iftiralar da var. Bir kısım insanlar da, bizim HDP’nin devamı olacak bir parti kurduğumuzu HDP ile bir danışıklı dövüş yaptığımızı, HDP’den farklı hiçbir siyasi görüşümüzün düşüncemizin olmadığı, HDP kapandıktan sonra onun yerine geçecek parti olacağımız gibi şeyler söylüyor. Biz ne o çevrenin ne öbür çevrenin söylediği sözün muhattabı değiliz. Bizim muhattabımız toplum. Biz topluma sözümüzü söyleyeceğiz. Gayet tabii HDP içinden de bizim sözümüze ilgi gösterenler olacaktır. Tam tersine belki şimdiye kadar hiç HDP’ye oy vermemiş kesimlerde de bugüne kadar özellikle ilçe teşkilatlarımızı kurma yönünde ciddi bir taleple karşı karşıyayız.

Hangi oluşumlarla bir araya geleceksiniz? Demin ifade ettiniz.

Şu anda tabi özel olarak seçim takvimine dair planlamalar yapıyoruz. Seçim zamanında gerçekleşirse, Haziran 2023 yılında gerçekleşirse biz kendi çalışmalarımızın yetişeceği kanaatindeyiz. Ama Türkiye’de zaman zaman erken seçim tartışmaları yapıldığı için ya da baskın seçim tartışmaları yapıldığı için seçime girmenin koşulları olan 41 il üçte bir ilçede örgütlenme veya altı ay öncesinde kongre yapma koşulları bir erken seçim durumunda bizim için risk oluşturacaktır. Biz bu riski ortadan kaldırmak için bir süredir bazı arkadaşlarımızın da içinde çalıştığı geçen yıl kurulmuş bir partiyle önümüzdeki haftalarda bu parti kurullarımız görüşmelerini yapacak ve bizim kurucular kurulumuz ve o partinin yönetim kurulları toplanacak ve bir araya gelecekler, Türkiye Altın Çağ Partisi ile şu anda bunu değerlendiriyoruz. Önümüzdeki dönemde belki başka partiler de bizimle birlikte olmayı tercih edebilirler. Programlarımız örtüştüğü takdirde, uyumlu çalışma imkanı bulduğumuz takdirde bunun önünde bir engel yok. Sadece yasal süreçler bazen siyasette başka arayışları başka bir araya gelişleri de mecbur kılabilir. Bu anlamda geleceğe dair bir şey söylemem şimdilik erken olur.

Teşkilatlanma çalışmalarınıza başladığınızı söylediniz. Hangi illerde çok katılım var? Katılım talebi var?

Biz daha geçen hafta başvuru yaptık. Ama bize yönelik talep şu ana kadar son derece güçlü. 25 civarında ilde ön çalışmalarımıza başladık. Bunun Mayıs ayı içerisinde de 41 il üçte bir ilçeyi tamamlayacağını düşünüyoruz. Yaklaşık bir ay içerisinde seçime girme yeterliliğini yakalayabileceğimizi düşünüyoruz. Hem Ege’de, İzmir, Aydın, Manisa gibi illerde, hem Çukurova’da, Mersin, Adana, Hatay gibi illerde, Eskişehir, Kütahya, Bilecik gibi illerde çalışma devam ediyor. İstanbul çalışmamız devam ediyor. Kars, Ağrı gibi illerde çalışmalarımız devam ediyor. Dolayısıyla da şu anda Türkiye’nin her yerinde çalışmalarımız 20-25 il civarında hazırlık süreci niteliğinde. Bunların dışında da şu ana kadar sadece temas kurduğumuz, önümüzdeki dönemde netleştireceğimiz iller olacak. Mayıs ayı ilerisinde il ilçe örgütü kurma barajını tamamlayacağımızı düşünüyoruz.

Ayhan Bey, aslında benim için çok önemli bir mevzu değil ancak DSP ile aranızda bir logo anlaşmazlığı olmuş. DSP logosunun kullanıldığını iddia ediyor, logonuzda güvercin olması sebebiyle. Bu konuya dair yorumlarınızı alabilir miyiz? Yargı yoluna gidilmeyecek sanırım. Öyle bir demeç vermiştiniz. Yeni logonuz ne olacak?

Şöyle, yargı yoluna gidilmiş ne yazık ki. Biz bu konuda zaten uzun süredir aslında sivil çalışmalarımızda, çeşitli platformlarımızda güvercin ve zeytin dalını kullanıyorduk. Dolayısıyla sivil çalışmaları yürütürken, yani partinin kurulması öncesi hazırlık çalışmalarımızı yürütürken kullandığımız bir logoyu devam ettirmek istedik. Bizim açımızdan özellikle bilinçli olarak bir partinin ambleminin benzerini yapmak gibi niyetimiz hiçbir zaman olmadı, olmaz. Seçmeni şaşırtmak, seçmeni yanıltarak bize oy vermesini sağlamak gibi bir derdimiz yok, öyle bir derdimiz olsa gider daha büyük bir partinin amblemine benzer bir amblem tercih ederdik. Çok sonradan öğrendik ki DSP meğer sonra kendi kurucu genel başkanları olan Rahşan Ecevit ile de böyle bir sorun yaşamışlar. Rahşan Hanım da DSP’den ayrıldıktan sonra farklı bir parti kurmuştu. O da zeytin dalı ve güvercini tercih etmiş. Yine mahkemelik olmuşlar. Bunları tabi biz çok sonradan öğrendik. Biz nezaketen bir çağrı yaptık. Dedik ki; evet Sayın Ecevit ile özdeşleşmiş bir semboldür güvercin, biz her ne kadar zeytindalını da en az güvercin kadar önemli görüyorsak da yani barış kadar bereketi bolluğu sembolize eden bir amblem yapmak istediysek de bunu gayet nezaket içerisinde giderebiliriz. Parti kurullarımız bunu il toplantılarında ele alır farklı bir amblem tercihi yapabiliriz diye kamuoyuna açıklama yaptık. Ama buna ragmen DSP’nin bunu Anayasa Mahkemesi’ne taşıması, Anayasa Mahkemesi’nin bize bir uyarı göndermesi, bu konuda tabii ki savunmamızı göndereceğiz ama bunun zaten bizim için bir önemi yok, biz önümüzdeki günlerde zaten bunu değerlendirecektik. Ve böyle bir yanlış anlaşılmaya sebep olmayan bir tercihi yapacaktık. Ama bu yargıya intikal ettirilerek belli ki gündemde tutulmak isteniyor. Bizim böyle bir şeye ihtiyacımız yok. Biz partilerin kurullarında bu sorunun çözüleceğini düşünüyoruz. Bugünden yarına bir seçim yok gündemde. Nisan ayı içerisinde, muhtemelen Altın Çağ Partisi’yle birleşme sürecinde amblemimizle, kısaltmasıyla, logosuyla ilgili tartışmaları da netleştirmiş oluruz. Bu konuda seviyesi düşük polemiklere taraf olmak istemiyoruz. Bunu ifade etmekle yetineyim.

İlgili Haberler