Sünni-Muhafazakâr Ulus İnşasında Eğitimin Araçsallaştırılması
Sünni-Muhafazakâr Ulus İnşasında Eğitimin Araçsallaştırılması
Eğitim kurumundaki muhafazakarlaşma odaklı politikalar toplumun eğitim seviyesini büyük ölçüde düşürmüş, cinsiyet ve gelir eşitsizliğini artırmış, toplumun üyeleri arasında büyük uçurumlar yaratmıştır.

HÜSEYİN DÖNMEZ

Eğitimi; toplumsal alanda ortaya çıkan her sorunda vurgulamamızın bir sebebi vardır. Eğitim, kadının toplumsal yaşamda “kadın olmasına rağmen” saygı ve kabul görmesini sağlar. Eğitim alt ve üst gelir grupları arasında dikey hareketliliğe imkan tanıyarak bireye daha refah bir hayat sunar. Dikey hareketlilik ailenin ve coğrafyanın kader olmadığını öğreterek kişilere yeni bir kimlik, yeni bir statü, yeni bir yaşam tarzı ve ekonomik özgürlük kazandırır.

Eğitim her toplumbilimci için bu anlamları taşımaz normal olarak. Althusser, eğitimin iktidarın en önemli ideolojik aygıtı olduğunu savunurken Bourdieu da yine eleştirel bir bakışla eğitimi eşitsizliklerin yeniden üretimi olarak görür. Bu durumda eğitim kurumunu ülkenin en önemli yapıtaşlarından biri olarak niteleyebilirken aynı zamanda güç sahiplerinin kendi çıkarlarını korumak ve pekiştirmek için kullandığı bir araç olarak da niteleyebiliriz.

Türkiye’de 2002 yılı ile başlayan AKP dönemi kendi tabirleriyle Yeni Türkiye’nin başlangıcıdır. Artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktır ve bunun için atılan ilk adımlardan biri okul yöneticilerinin değiştirilmesidir.

AKP iktidarından önce okul yöneticisi atamalarında görevde yükselme eğitimi ve sınav sistemi uygulanmaktaydı. 2004 yılında yapılan değişiklik ile bir kişinin okul yönetici olması için öğretmen olması yeterli görüldü. Bununla beraber “torpil” nitelemesiyle gündemi sürekli meşgul eden sözlü sınav sistemi bu atamalar için de mecburi kılındı. Yönetici atamalarında hükümete yakınlığıyla bilinen Eğitim-Bir Sen üyelerinin kayırıldığı ve liyakat sahibi olmayan kişilerin üst görevlere atandığı defalarca gazetelere haber oldu. Sözlü sınavda yüksek puan alan neredeyse her yönetici adayının Eğitim-Bir Sen üyesi olması ve çoğunluğunun Din Kültürü öğretmeni olması AKP iktidarının geleceği haber veren ilk icraatlarıydı. 2002 yılında sendikalı eğitimciler içerisinde Eğitim-Bir Sen üyelerinin oranı %2.8 iken 2015 yılında bu oran %44’e ulaşmıştır. Eğitim-Bir Sen açıkça hükümetin eğitimi araçsallaştırdığı dönemde kullanılan bir aday havuzu haline gelmiştir. İnsanlar sendikaya zorla üye yapılmamaktadır fakat bireylerin güce yakın olma ve güç elde etme yollarından biri olarak iktidara yakın bir sendikaya yığılması “ben de sizdenim” demenin bir yoludur. Bu yığılmanın bir de karşı tarafı vardır. İstifa ettirilen, sürülen, eşinden koparılan Atatürkçü, milliyetçi veya solcu eğitimcilerin sayısı azımsanmayacak derecede fazladır. Liyakatın kaybolduğu ve “işten anlamayanların” iş sahibi olduğu sistem içerisinde eğitim kurumuna bu denli zarar verilmesinin sebebi de AKP iktidarının ana amacına bizi ulaştırmaktadır. Amaç, modern dünyaya ve özgürlüklere uzak fakat kapitalizmin sadece güç sahiplerini besleyen yöntemlerine de karşı çıkmayacak Sünni-Muhafazakar bir “millet” inşasıdır. Cumhuriyetin kazanımlarını silmek ve çağdaş bir kimlik sahibi olan Türk milletini dönüştürmek için eğitimi kendi aygıtı haline getiren iktidar, ulus-millet gibi kelime farklılıklarında dahi bir tarafı kendi amaçları doğrultusunda kullanmaktan çekinmemiş ve bu örnekte “Ulusa Sesleniş” programının adı da “Millete Hizmet Yolunda” olmuştur.

Muhafazakarlaştırma sürecinde işbirliği yapılan yerlerden biri de cemaatlerdir. Bugün en büyük sorunlardan biri olarak görülen Gülen Cemaati’nin (ya da hep bildiğimiz adıyla Fethullahçı Terör Örgütü) bütün yatırımları eğitim üzerine olmuştur. Fethullahçıların Türkiye’de 1000’in üzerinde eğitim kurumu olduğu bilinmekteydi. Bununla birlikte örgüt yurtdışında da aynı sayılarda okula sahip idi. AKP-FETÖ işbirliği doğal bir nedene dayanmaktaydı ve AKP’nin ilk iktidara geldiği günden hatta daha öncesinden AKP-FETÖ kavgasına kadar bu işbirliği sürdürüldü. Bir tarafta “dindar bir nesil” hayal edenler diğer tarafta “altın nesil” hayal edenler olduğu için Cumhuriyet değerlerine ve modernizme karşı eğitimi ortak kullanmak kaçınılmaz idi. İki tarafın da din temelli etik anlayışı laik ve bilimsel eğitime karşı olmalarına yol açıyordu. Fethullah Gülen laik eğitimin çocukları inançsızlığa sürüklediğini vurgulamış ve cemaate ait eğitim kurumlarında karma eğitimi dahi yasaklamıştır. Sünni-Muhafazakar ulusa giden yolda eğitim kurumunun araçsallaştırılması devlet tarafında AKP sivil tarafta ise FETÖ eliyle gerçekleştirilmiştir. FETÖ, eğitim kurumunu kendi çıkarları için kullanırken bu durum sistem içerisinde yetişen cemaat üyelerinin devletin önemli kademelerine yükselmesiyle devam etmiştir. FETÖ’nün “altın nesil” projesi AKP öncesine de gitmekle beraber en çok güçlendiği dönem AKP dönemi olmuştur ve bu işbirliği, devlet içerisine yerleştirilen cemaat üyelerinin son olarak 15 Temmuz’da başkaldırması ve toplumsal bir direniş ile karşılaşmalarıyla tamamen son bulmuştur. Bununla beraber günümüzde bazı cemaatler ile işbirliğine devam edilmekte eğitimin sivil kanadında yine aynı tür taktikler denenmektedir.

AKP iktidarının eğitim politikalarını anlamak için R. Tayyip Erdoğan’ın “dindar nesil istiyoruz” sözünü görmek yeterlidir. Eğitim ile din bir kez iç içe girdiği an şüphesiz ki tartışma konusu yapılmayan dinin eğitime karşı galip geleceği kesindir. Eğitim politikalarındaki dini “hassasiyetler” ve söylemler Sünni-Muhafazakar ulus inşasında yöneticilere büyük avantaj sağlamaktadır. Bu söylemlere getirilen eleştiriler eleştirenin asla kazanamayacağı tartışmalara yol açmaktadır ve bu hassasiyetlerin özellikle kullanıldığını kanıtlamaktadır. “İnancımın gereğini yapıyorum”, “dinim bunu emrediyor” gibi araçsal söylemlerin karşısına çıkıldığında ise “din ile problemli” algısının oluşturulması kaçınılmazdır. Din üzerinden geliştirilen politikalara örnek verecek olursak bazı liselerde kız öğrencilerin etek giymesinin yasaklanması, erkek ile kız arasındaki “1 metre” altındaki yakınlaşmanın “istismar” sayılması gibi uygulamalar göze çarpmaktadır.

Eğitimindeki muhafazakarlaşmanın ve yozlaşmanın en önemli yanları ise din eğitimi ve yapısal düzenlemelerdir. 82 Darbe Anayasası ile zorunlu hale getirilen din eğitimi AKP iktidarı ile yoğunlaştırılmış ve 4+4+4 sistemiyle bütün yaş gruplarına dayatılmıştır. Zorunlu din dersinin yanına seçmeli olarak yeni ve farklı isimlerde din dersleri eklenmiştir fakat “seçmeli” olarak nitelenen dersler; dini olmayan seçmeli dersleri verecek öğretmenlerin olmaması, farklı sınıf açılmaması gibi sebeplerle zorunlu hale getirilmiştir. AKP iktidarı, eğitim aracılığıyla inşa etmeye çalıştığı yeni ulusu çocukluktan itibaren yetiştirmek için de 4+4+4 sistemiyle imam-hatip ortaokullarını açmış ve yaygınlaştırmıştır. Aynı zamanda bazı ilkokullarda ve okul öncesi kurumlarda da “değerler” adı altında din temelli ahlak eğitimi verilmektedir. Din temelli eğitiminin “dini özgürlük” adı ile her aileye ve çocuğa dayatılması ise bir çok semtte sadece imam-hatip okullarının açılması ya da olanların imam-hatipe dönüştürülmesiyle gerçekleşmiştir. Bununla beraber AKP yöneticileri muhafazakar kimlikteki aileleri etkilemek için imam-hatiplerin başarısını ve kalitesini sürekli vurgulasa da 2015 verilerine göre İmam Hatip Liselerinden mezun olan öğrencilerin sadece %18.5’i bir lisans programına yerleşmiştir. Bu oran diğer lise türleri arasındaki en düşük orandır. Ayrıca bu okullardaki öğrencilerin yarısından fazlası kız öğrencilerden oluşmaktadır ve mezuniyet sonrası imam olarak istihdam edilme şansları olmadığı için iş hayatına giremeden eğitim hayatları son bulmaktadır.

Eğitim kurumundaki muhafazakarlaşma odaklı politikalar toplumun eğitim seviyesini büyük ölçüde düşürmüş, cinsiyet ve gelir eşitsizliğini artırmış, toplumun üyeleri arasında büyük uçurumlar yaratmıştır. Cumhuriyetin ve modernizmin sağladığı dikey hareketlilik imkanı büyük ölçüde ortadan kalkarak liyakatın yerini adam kayırma almıştır. AKP iktidarı Sünni-Muhafazakar ulus inşası yolunda yetersiz kadrolarıyla ve işbirliği yaptığı Fethullaçı Terör Örgütü’nün yardımıyla toplumun en önemli kurumu olan “eğitimi” araçsallaştırmıştır fakat bu araç işlevini kaybetmiştir. Hem eleştirel kuramcıların hem de işlevselci kuramcıların dikkat çektiği haliyle eğitim kurumunun işlevini kaybettiği çıkarımına; Türkiye’nin PISA sonuçlarında son sıralarda olmasına, genç işsizliğin %20 seviyesinde olmasına ve aynı zamanda azalan muhafazakarlık ile artan deistlik/ateistlik seviyelerine bakarak varmaktayız.

*Yahya Altınkurt ve İlker Aysel’in “Yeni Türkiye ve Eğitim” makalesinden yararlanılmıştır.

İlgili Haberler