Türkiye-İsrail ilişkilerinde yeni yakınlaşma: Fırsatlar ve açmazlar
Türkiye-İsrail ilişkilerinde yeni yakınlaşma: Fırsatlar ve açmazlar
Bu yazı yayınlandığında Cumhurbaşkanı Isaac Herzog Ankara’ya ayak basacak ve bir süredir soğuk giden lider diplomasisine ivme vermek için Beştepe’de Erdoğan ile görüşmüş olacak.

GÖKHAN ÇINKARA

Türkiye ve İsrail arasındaki ilişkilerin temel niteliklerini kırılganlık ve istikrarsızlık olarak özetlenebilir. 1990’larda kısa bir süre görülen stratejik derinleşmeyi ve kurumsal işbirliklerini hariç tutarsak bölgesel gelişmelere ve Filistin’e oldukça bağımlı olan bir ilişkiden bahsediyoruz. Peki bu yaklaşım değişebilir mi?

İlişkiler kurulduğundan bu yana Türk karar alıcılarda İsrail’e dönük yaklaşımda benzer endişeler ve hassaslıklar esas olduğuna göre dünden bugüne bu durumun ortadan kalkacağını söylemek zor. Türkiye’de elitlerde ve toplumda İsrail’e yönelen yaklaşımda bir değişiklik olmasa da bölgesel düzeyde bir takım önemli değişimler yükseliyor. Görülen bu değişimler elitleri ister istemez karar almaya zorluyor ve bu kararlar toplumlarıyla kurguladıkları bir zamanların dış politika retoriğinden bir hayli farklılaşıyor. Türkiye’de süreç içerisinde görülen değişimlere kademeli bir ayak uydurmanın mümkün olmayışı da söylemlerdeki maksimalist ön alışlardan kaynaklanıyor. Bu liderlerin dış politikada geri adım atıyormuş duygusunu seçmenlere vermek isteyişiyle bağlantılı. Bu sebeple bir kez ama oldukça keskin dönüşlerle yeni dengelere ayak uydurulmaya çalışılıyor. İşte, Türkiye ve İsrail ilişkilerinin son dönemdeki serancamı da budur.

2011 Arap Baharı sonrası oluşan ve ivmelenen halk hareketliliği mevcut siyasi rejimlerin ve hatta bölgesel düzenin devam edemeyeceğine dair kanaati bir çok liderde pekiştirdi. Türkiye’deki yönetici elitlerde bunlardan birisiydi. Esas olanın toplumsal dinamikler olduğuna dair inanç ön plana çıktı. Fakat burada bu toplumsal yapının yeknesak olmadığı ve taleplerinin ise tutarlı görünmediği gerçeği gözden kaçırıldı. Sanki örgütlü siyasal güç olan İhvan’ın mevcut hoşnutsuzluğu hegemonik bir güç gibi algılandı ve tüm yatırım oraya yapıldı. En nihayetinde bu süreç bölgede statükocu bir anlayışa sahip olan İsrail ve revizyonist olan Türkiye arasında çıkar farklılıklarına yol açtı.

Arap Baharı’nın beklenildiği gibi bölgesel siyaseti değiştirmemesi hatta ironik biçimde yeni milliyetçiliğe kapı aralaması kaydedilmeli. Şöyle ki, monarşilerin katılaşmış elitlerinin yerine genç ve reformcu kadrolar almaya başladı. Bunlar dış politikada herhangi bir agresyondan ziyade içeride sosyal reformlara yöneldiler. Bu sosyal reform çabası içeride buna direnç gösterebilecek yerleşik elitlerin keskin tasfiyesiyle sonuçlandı. Türkiye’deki yöneticiler bir süre bu sürece tepki gösterdiler. Çünkü Körfez elitlerinin İslamcılığı bir jeopolitik değer olarak alması gibi dertleri yoktu esasında onlara tam anlamıyla milliyetçi diyebiliriz. Kısacası hem İsrail’de öte yandan Körfez’de milliyetçilik yükseliyor. Türkiye’de de benzer yükselişle karşı karşıyayız. Erdoğan’ın bölgeye olan ısınma turlarını bu açıdan okumak doğru olabilir. Kazanan ülkeye bağlı milliyetçilik kaybeden ise coğrafyayı aşırı ve psikolojik okuyan İhvanizm oldu diyebiliriz.

İsrail ile geliştirilmeye çalışan ilişkilerin seyrini ise zaman içinde daha iyi anlayacağız. Şimdilik bir mekanizmadan bahsediliyor. Herhangi bir kriz anında bu mekanizma devreye girecek iki ülkenin ilişkilerinin krize girmesinin önüne geçecekmiş. İki tarafta şu an zemin yoklama aşamasında.

 

İlgili Haberler