Trump Etkisi: İran Nükleer Anlaşması ve Uluslararası Güvenlik
Trump Etkisi: İran Nükleer Anlaşması ve Uluslararası Güvenlik
Amerika Birleşik Devletleri’nin İran Nükleer Anlaşması’ndan çekilmesi uluslararası güvenlik açısından ne ifade ediyor? Nükleer silahsızlanma dönemi sona mı eriyor? Uluslararası güvenlik, aktör olarak bireye terk mi ediliyor?

Uluslararası sistemin başat gücü olarak ABD’nin benimsediği stratejinin ve uyguladığı politikaların küresel düzeydeki etkisi oldukça yüksektir. Bu etkiyi oluşturan strateji ve politikaların şekillenmesinde en önemli aktörlerden biri ABD yönetim mekanizmasının başında bulunan başkandır. 8 Kasım 2016 tarihinde ABD’nin 45. Başkanı olarak seçilen Donald J. Trump’ın benimsediği olağandışı ve saldırgan yönetim yaklaşımı şüphesiz uluslararası düzeyde ABD’nin etkisini daha da şiddetlendirdi.

Barack Obama döneminin en önemli miraslarından biri olarak kabul edilen, P5+1 (ABD, Rusya, Çin, İngiltere Fransa ve Almanya) ile İran arasında uzun süren müzakereler sonucunda 14 Temmuz 2015 tarihinde imzalanan anlaşmayla oluşturulan “Ortak Kapsamlı Eylem Planı (JCPOA)” veya bilinen adıyla İran Nükleer Anlaşması uluslararası güvenliğin sağlanması noktasında önemli bir adım olarak kabul edilmişti. Bu nedenle, Başkan Trump’ın adaylık sürecinden itibaren hedef aldığı ve ‘felaket’ olarak nitelendirdiği İran Nükleer Anlaşması’ndan 8 Mayıs 2018’te ABD’nin çekileceğini açıklamasıyla uluslararası güvenlik bağlamında Trump etkisi farklı bir boyuta ulaştı.

İran’ın Nükleer Programı
İran’ın nükleer programının başlangıcı 1950’li yıllara dayanmaktadır. İronik bir biçimde, İran’ın nükleer programı ilk olarak ABD yardımıyla başlamıştır. Dönemin ABD başkanı Dwight D. Eisenhower’ın 8 Aralık 1953 tarihinde Birleşmiş Milletler Genel Konsey’inde yapmış olduğu konuşmanın ardından ABD’nin müttefik okullarına, hastanelerine ve araştırma kurumlarına ekipman ve bilgi sağlayacağı “Barış için Atom” (Atoms for Peace) programı yürürlüğe konuldu. İran da İsrail ve Pakistan ile birlikte bu programdan faydalanan ilk devletler arasında yer aldı. İran, 1968 yılında Nükleer Silahların Yayılmasının Önlenmesi Antlaşması’nı (NPT) imzaladı ve 1970 yılında onayladı. Bu aşamadan sonra İran’ın nükleer faaliyetleri Uluslararası Atom Enerjisi Kurumu’nun (IAEA) kontrolüne tabi oldu. 1979 yılında gerçekleşen İran Devrimi sonrasında yeni kurulan hükümet Şah dönemine ait programı durdurdu ve İran’ın nükleer faaliyetleri için yeni bir dönem başladı. Bu aşamadan sonra 80’li ve 90’lı yıllarda farklı ülkelerle yapılan iş birlikleri ile İran nükleer çalışmalarına devam etti. 2000’li yıllarda İran’ın nükleer faaliyetleri farklı bir boyuta ulaştı ve uluslararası gündemin en önemli konularından biri haline geldi. 2003 yılında IAEA, İran’ın uranyum zenginleştirme ve yeniden işleme faaliyetlerini bildirmediğini duyurdu. 2005 yılında İran’ın cumhurbaşkanı olarak seçilen Mahmud Ahmedinecad’ın aynı yıl İran’ın Arak bölgesinde ağır su reaktörünün temelini atmasıyla uluslararası arenada İran’ın nükleer programının barışçıl olmadığına dair birçok ses yükselmeye başladı. İran her ne kadar programının tamamen barışçıl olduğunu ve yalnızca nükleer enerji elde etmek için olduğunu belirtse de başta İsrail ve ABD olmak üzere İran’ın nükleer silah elde etmek amacında olduğunu iddia ettiler. Bu çerçevede 2006 yılında Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin yaptırımları başladı ve bu yaptırımları ABD ve diğer Batılı ülkelerin ekonomik yaptırımları takip etti.

İran Nükleer Anlaşması
2006 yılında uygulanmaya başlanan yaptırımlar sonrasında İran ile Batılı devletler arasında bu tarihten itibaren müzakereler başladı. 2008 yılında müzakerelerin tıkanmasını, 2010 yılında IAEA’nın İran’ın nükleer başlık elde etmeye çalıştığına dair delillerin olduğunu belirtmesiyle BM’nin yeni yaptırımları başladı. 2012 yılında P5+1 ile müzakereler başlatıldı, fakat Bağdat’ta süren görüşmeler sonuçsuz kaldı. 2013 yılında ABD ile İran arasında devrimden sonra ilk defa doğrudan temas kurulmasının oluşturduğu pozitif hava ile P5+1 ile görüşmeler yeniden başladı ve geçici anlaşma imzalandı. 2014 yılında uzatılan geçici anlaşma sonrasında 14 Temmuz 2015’te İran ve P5+1 nihai olarak anlaştı ve Ortak Kapsamlı Eylem Planı adı verilen anlaşma taraflar arasında imzalandı. Anlaşmaya göre uygulanan mali, ticari, enerji ve diğer alanlardaki yaptırımların kaldırılmasına ve İran’ın yurtdışında bulunan 100 milyar dolarlık varlıklarına erişim imkanının sağlanmasına karşılık olarak; İran, nükleer programını IAEA’nin kontrolüne açmayı ve elinde bulunan zenginleştirilmiş uranyum miktarı ile zenginleştirme kapasitesine sınırlandırma getirmeyi kabul etmiştir. Buna göre, İran mevcut uranyum stokunu %98 düşürmeyi ve uranyum stokunun zenginleştirilme oranını %3,67 olarak tutmayı kabul etti. Aynı zamanda, İran’ın elinde bulunan 20 bin santrifüje de sınırlandırma getirildi. Anlaşmaya göre, İran’ın santrifüj sayısı 10 yıl boyunca 5 bin 60 olacak şekilde sınırlandırıldı. Ayrıca, İran Arak şehrinde bulunan ağır su nükleer tesisini de nükleer silah yapımında kullanılacak seviyede plütonyum üretilemeyecek şekilde yeniden oluşturmayı ve 2031 yılına kadar da yeni ağır su reaktörü inşa etmeyeceğine dair taahhüt de bulundu.

Uluslararası İlişkilerde Birey: Trump’ın İran Nükleer Anlaşması Kararı
Uluslararası ilişkiler disiplininde çok farklı yaklaşımlar ve teoriler bulunmasına rağmen, devletin uluslararası politikanın temel aktörü olduğu varsayımı genel olarak kabul görmüştür. Bu bağlamda, bireyin uluslararası ilişkilere etkisi disiplin tarihi boyunca tartışılmış olsa da genel olarak göz ardı edilmiştir. Aslında tarih boyunca Mustafa Kemal Atatürk, Adolf Hitler gibi örneklerden de anlaşılacağı üzere bireyler ulusların kaderini tayin etme noktasında ciddi roller üstlenmiştir.

ABD’nin kurumsallaşmış devlet yapısı gereği, değişen partilerin veya liderlerin ülkenin küresel politikalarındaki etkilerinin genellikle sınırlı olduğu kabul edilir. Fakat, karakteri ve tarzı ile kendinden önceki başkanlardan oldukça ayrılan Donald J. Trump’ın ABD başkanlık koltuğuna oturduğundan beri bu noktada etkisi tartışılmaya başlanmıştır. Bu bağlamda, İran Nükleer Anlaşması Trump etkisinin açık bir şekilde görüldüğü bir vaka olarak tarihe geçmiştir. Yapılan anlaşmayı belirli bir kesim, İran’ın nükleer arzusundan ciddi bir vazgeçiş olarak yorumlarken, Trump’ın da dahil olduğu bir grup, İran’ın anlaşmayı imzalamasının uluslararası toplumu aldatmaya yönelik olduğunu ve nihai olarak İran’ın yaptırımları gevşetip, nükleer silahlanma çalışmalarına devam edeceğini düşünüyor. Bu nedenle, Trump adaylık sürecinden itibaren hedef aldığı ve eğer başkan seçilirsem mevcut haliyle kalmayacağını belirten anlaşmadan 8 Mayıs 2018 tarihinde ABD’nin çekileceğini açıklayarak bu konudaki etkisini göstermiş oldu.

Peki, Trump anlaşmaya neden karşıydı? İran’ın nükleer programına getirilen kısıtlamalar ile nükleer silah yapmasının olanaksız kılınmasına ve IAEA’nın İran’ın programının barışçıl olduğunu belirtmesine rağmen, Trump ve onun gibi düşünen muhafazakâr ABD’liler İran’a bu konuda güvenmiyor. Trump, somut gerekçe olarak da anlaşmanın mevcut haliyle İran’ın balistik füze programını kapsamamasını ve 10 yıl geçtikten sonra İran’ın nükleer silah yapma arzusunu devam edebileceğini gösteriyor. Bunun yanı sıra, Trump’ın bu anlaşmayı hedef alarak Obama’nın mirasını da hedef aldığını belirtmek gerek. İmaj olarak daha yumuşak bir görünüme sahip olan (eylem bazında kesinlikle tartışmaya açık olan) Obama’dan farklı olarak, Trump daha sert ve saldırgan bir tutuma sahip. Bunu politikalarına da yansıtmak istiyor. Son olarak, Trump’ın kararında İsrail’in de açık bir şekilde etkili olduğunu belirtmek gerek. Bölgede İran’dan en fazla çekinen ve yaptırımların kaldırılması ile sonuçlanan anlaşmadan en fazla rahatsızlık duyan ülke İsrail. Dolayısıyla, Trump’ın bireysel düzeyde İsrail ile olan bağının çekilme kararında etkili olduğunu belirtebiliriz.

Trump’ın Kararının Uluslararası Güvenliğe Etkisi
ABD’nin aksine, diğer P5+1 ülkeleri anlaşmanın devam ettirilmesinden yana tavır aldılar. Fakat, uluslararası sistemin dominant gücü olarak ABD’nin çok taraflı bir anlaşmadan çekilmesi başlı başına fark yaratan ve uluslararası güvenlik de dahil birçok küresel meseleyi derinden etkileyen bir adımdır. İran Nükleer Anlaşması bağlamında da ABD’nin anlaşmadan çekilmesi ve İran’a karşı yaptırımlar uygulaması yalnızca Orta Doğu’nun güvenliğini etkilemek ile sınırlı kalmıyor, şimdi ve gelecekteki muhtemel sonuçları ile uluslararası güvenliği de etkileyecek bir adım olarak görülmelidir.

Trump yönetiminin İran’a karşı benimsediği sert tavrın taraflar arasındaki gerilimi ve dolayısıyla tansiyonu arttıracağını, bunun da İran’ın agresif bir politika izlemesine neden olacağını söyleyebiliriz. Özellikle, halihazırda uluslararası güçlerin doğrudan ve dolaylı olarak mücadele ettiği bir çatışma alanı olarak Suriye’de İran’ın daha saldırgan bir tutum benimsemesi beklenebilir. Aynı zamanda, ABD’nin bölgedeki yakın müttefiklerinden ve İran’ın nükleer programından en çok çekinen ülkelerin başında gelen İsrail ve Suudi Arabistan ile de İran arasındaki gerilimin daha da artacağını ifade edebiliriz. Artan bu tansiyon sonucunda gerek bölgesel gerek de küresel bazda İran’a ile bir savaş ihtimalinin şimdi ve gelecekte daha yüksek olduğunu belirtebiliriz.

Taraflar arasında mutabakata varılan ve IAEA tarafından da İran’ın şartlara uyduğu tespit edilen anlaşmadan, ABD’nin tek taraflı olarak çekilmesinin İran’ı avantajlı bir konuma getirdiğini belirtmek gerek. Şayet, anlaşma tamamen işlerliğini yitirirse İran’ın nükleer programını barışçıl amaçlar dışında kullanmasının önünü açılmış olacak. Bu durumda da nükleer silaha sahip olmayan diğer bölge ülkelerinin de (Suudi Arabistan, Türkiye gibi) nükleer silah arayışı içine gireceğini, bunun da domino etkisi yaratarak uluslararası düzeyde nükleer silahlanma yarışına neden olacağını ifade edebiliriz. Dolayısıyla, ABD’nin İran Nükleer Anlaşması’ndan çekilmesi ile nükleer silahsızlanma dönemini sona erebilir.

Trump’ın İran kararı ile AB ve ABD arasındaki politika farklılığının giderek arttığını ve ilişkilerin daha da gerildiğini, ABD’nin İsrail ile stratejik ortaklığını daha da geliştirdiğini, İran’ın ABD ile olan yakınlaşmasının hüsran ile sonuçlanmasıyla benzer şekilde İran’ın Doğu bloğundaki müttefikleri olan Rusya ve Çin’e daha da yakınlaştığını belirtmek gerek. Sonuç olarak, ABD’nin İran Nükleer Anlaşması’ndan çekilmesi uluslararası güvenliği ciddi bir şekilde tehdit etmekle beraber ittifaklar içerisinde de birtakım değişimlere neden olmuştur, bu durum da orta ve uzun vadede uluslararası dengeyi ve istikrarı doğrudan etkileyecektir.

Uluslararası Güvenlik Bireye Terk mi Ediliyor?
Görüldüğü üzere, Trump’ın İran’ı doğrudan hedef alarak yapılan anlaşmadan çekilme kararı uluslararası güvenliği doğrudan etkilemiştir. ABD’nin anlaşmadan çekilip, yaptırımlara başlaması ekonomik olarak belli ölçüde İran’ı olumsuz etkileyecek olsa da politik olarak hem İran hem de yakın müttefikleri Rusya ve Çin bu durumdan kazanç sağlayacak ülkeler olarak görünmektedir. Dolayısıyla, dünya nükleer güvenlik bağlamında daha riskli bir döneme girmiştir.

Durumun bu noktaya gelmesinde birçok bilinen (veya bilinmeyen) faktörler etkili olmuş olsa da birey olarak Trump’ın etkisi tartışmasızdır. Bu noktada, uluslararası ilişkilerde aktör olarak bireyin, özellikle nükleer gibi yıkıcılığı yok edici boyutlarda olan meselelerdeki yetkisinin tartışılması gerekmektedir. Gerek kullanım yetkisinde gerekse de İran Nükleer Anlaşması meselesinde olduğu gibi nükleer silahsızlanmayı ilgilendiren meselelerde bireyin rolü dünya gündeminde tartışılmalı ve bu noktada uluslararası bağlamda önlemler alınmalı. Öncelikle, ülkeler kendi içlerinde bu konuyu ele alıp, nükleer meselesini partiler ve liderler üstü bir mesele haline getirmelidir. Ek olarak, Birleşmiş Milletler nükleer güvenlik meselesinde ülkelere daha fazla baskı yapmalı, bu çerçevede IAEA’nın yetkileri gözden geçirilmeli ve etkinliği arttırılmalıdır. Nükleer güvenlik yalnızca bireyleri, ülkeleri ve hatta insan ırkını ilgilendiren bir mesele değil, tüm organizmalarıyla bütün dünyayı ilgilendiren bir meseledir. Sonuç olarak, uluslararası güvenlik bireye terk edilmeyecek kadar önemli bir husustur, hele ki konu nükleer olunca.

 

Fikri hür, vicdanı hür.
İlgili Haberler