İslam Dünyası’nın meselelerini kimler konuşamaz? Türk Ocakları tartışması III: Orhan Kavuncu
İslam Dünyası’nın meselelerini kimler konuşamaz? Türk Ocakları tartışması III: Orhan Kavuncu
Eski Türk Ocakları Eğitim ve Kültür Vakfı Yöneticisi Orhan Kavuncu, Vaziyet’ten Alperen Kılıç’ın sorularını yanıtladı.

Geçmiş yıllarda Türk Ocakları bünyesinde çeşitli görevler yürüttünüz. Bir Türk Ocaklı olarak, MHP lideri Devlet Bahçeli ve Türk Ocakları Genel Merkezi yönetimini, Cezmi Bayram ve İstanbul yönetimi karşısında birleştiren söylem ve argümanları nasıl karşılıyorsunuz? Siyasallaşmanın başladığı ve bittiği noktalar son derece muğlak değil mi?

Metin Savaş bizim romancı arkadaşlarımızdandır. Kendisi Türk Ocaklarının armağan verdiği bir sanatçımızdır. “Kıvılcım Türk Ocaklarının Romanı” isimli romanının 237. sayfasından şimdi yapacağım alıntıda, 11 Haziran 1913 günü Sadrazam Mahmut Şevket Paşa’nın bir suikastla öldürülmesine tesadüfen tanıklık eden iki Türk Ocaklı genç, Filibeli Rafet ile Manastırlı Kenan olay yerinden uzaklaşırken romanın yazarı şu yorumu yapıyor: “Siyasetin yıldırıcı dünyası bambaşkaydı. O başka dünyayı her bedenin, her kafanın, her midenin kaldıramayacağını kör cahiller dahi bilirdi. Siyaset dünyasının acıklı gerçeklerini toy çocuklara anlatsanız minik parmaklarındaki körpe tırnaklarını dişleriyle yontarak anlayacaklar, yüzlerini buruşturacaklar, çemkirerek mosmor kesileceklerdi.”

Türk Ocakları, kurulduğu günden beri günübirlik siyasetin dışında kalmaya özen göstermiştir. Bu ilke, Türk Ocaklı bireylere siyaset yapma yasağı getiren bir anlayışla değil, kurum olarak bir partinin arka bahçesi olmamaya özen gösterme şeklinde uygulanmıştır. Meselâ Demokrat Partili Prof. Dr. Osman Turan Türk Ocağı Umumi Reisi iken, CHP’li Ratip Tahir Burak Hars Heyeti Reisidir. Türk Ocağı binasına kol kola girerken “siyaset libasını çıkarıp Türk Ocağına giriyoruz” derlermiş.

Siyaset aslında günümüz uygulamasında devleti yönetmek için kurulan partilerin seçimde seçmenin oyunu almak üzere yaptıkları mücadeledir. Bu mücadelenin, nezaket kuralları içerisinde ve ülkeye, ülke insanına hizmet amacıyla yapılması halinde Metin Savaşın yukarıdaki ifadelerinde kötülediği bir iş olmaması gerekir. Ne var ki, bizde, mutlakıyetten meşrutiyete geçtiğimiz günlerden öncesinde de sonrasında da ve ne yazık ki günümüzde de,  siyasi mücadele, sadece devlet yönetimini ele geçirmek için değil, maalesef, rakibi yok etmek, her fikir hareketini inhisarına almak, her şeyi ve herkesi kontrol etmek için yapılagelmiştir.

Sizin “başladığı ve bittiği yer son derece muğlak” diye ifade ettiğiniz siyasallaşma, bizim ülkemizde partilerin, hiziplerin yaptığı böylesi bir mücadelede bir partinin güdümüne girmektir. Partinin üyesi olarak, partide görev alarak particilik yapmak değil, kurum olarak, birey olarak partinin inhisarına girmektir. Metin Savaş’ın 1913 Türkiye’si için “siyasetin yıldırıcı dünyası” dediği, rakip tarafta yer alan insanların suikastla ortadan kaldırıldığı bir dünyadır. Günümüzde de inhisarınız altına alamadığınız insanları suikastla ortadan kaldırmaya değil ama karalama kampanyasıyla etkisiz hale getirmeye çalıştığınız bir dünyadır siyaset.

Siyaseti günübirlik uygulamasından kurtarıp olması gereken uygulamaya dönüştürmek zorundayız. O da siyaseti, devleti yönetmek, ülkeye ve ülke insanına hizmet etmek için verilen ve nezaket kurallarına uyulan bir mücadeleye dönüştürmek demektir. Mücadeleyi kazanmanın ilelebet sürdürülecek bir iktidar kazanımı olmadığı, bugün kaybedenin yarın kazanma şansının var olduğu bir demokrasi ortamına gerek vardır.

Eğer siz genel merkezin başında olsanız, tepkiniz nasıl olurdu? Yapıyı ve işleyişi biliyorsunuz. Genel merkezin bu organizasyondan ve davetlilerden önceden haberi yok muydu? Yani şubeler ile genel merkez arasındaki ilişki dinamikleri nasıl?

Genel Merkez ile şubeler arasındaki ilişki, şubelerin bağımsız hareket edebildiği bir ilişkidir. Yapmayı planladığı faaliyetleri şubeler genel merkeze sadece bildirir, bu bildirim izin almak anlamında değildir. Özelde İstanbul şubesinin yapacağı faaliyeti şart değildir ama nezaketen genel merkeze bildirmiş olması beklenir. Kimlerin katılacağını bildirmesi ise mümkün değildir; çünkü kimlerin katılacağını önceden bilemezsiniz, bilseniz de genel merkeze bildirmenize gerek yoktur.

Türk Ocaklarının tüzüğü de 2013’ten sonra bir değişiklik yapılmadıysa, şubelerin bağımsız olması mantığına dayanır. Her şube, kendi genel kuruluyla şube yönetim kurulunu ve denetim kurulunu seçer. Genel Merkez çalışmayan, üzerine düşen vazifeleri yapmayan şubeleri ikaz eder, istifa etmeye davet eder. Çaresiz kalırsa şubeyi feshedebilir. Ama şube üyelerinin seçtiği, kendisinin atamadığı bir yönetimi genel merkezin görevden alması mevzuata uygun değildir. Benim genel merkez yönetim kurulunda genel sekreter olarak bulunduğum 1992-93 ve 2007-2013 yıllarında görevlerini yapmayan şubelerimizin yönetim kurullarını istifaya ikna ettik. Çaresiz kalıp da feshettiğimiz şube herhalde yoktur, hiçbir şube yönetimini görevden almadık.

Muhalefet partileriyle temas etmek Türk Ocakları’nın geleneğine ters addedilip siyasallaşmak olarak nitelendirilirken, partili Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın yönetimindeki Türkiye’de, devlet ricaliyle bir arada olmak siyasetle iç içe veya iltisaklı olmak anlamına gelmez mi? Bu da siyasallaşmak değil midir?

Sivil Toplum kuruluşlarının siyasi partilerle irtibat halinde olması tabiidir. Ülkenin birlik ve beraberliğinin önemli olduğu konularda partilerin sivil toplum platformlarında bir araya gelmesi son derece gerekli de olabilir. Meselâ 1989’da Bulgaristan’dan üç yüz bin soydaşımız Türkiye’ye iltica ettiği zaman ben Türk Ocağı Ankara Şubesi başkanıydım. Şimdi Türk Ocakları Genel Başkan Yardımcısı olan Prof. Dr. Mehmet Şahingöz de şube genel sekreteriydi. Konuyu ele alan bir bilgi şöleni düzenleyip, bütün siyasi parti temsilcilerinin protokol konuşması yapmak üzere davet edilmesini kararlaştırdık. Rahmetli Ecevit’e de Şahingöz’le ben gittik. Ecevit “Türk Ocağı camiası bana nasıl tepki gösterir bilemiyorum” diye endişesini ifade edince “alkışlanacağınızdan emin olabilirsiniz” dedim. Kendisi gelemedi ama Sayın İstemihan Talay’ı gönderdi. Çok da güzel bir toplantı olmuştu.

Burada önemli olan, partilerle görüş alışverişinde bulunduğu sivil toplum kuruluşların birbirine bakış tarzıdır. STK’lar, partilerin fikir sofrasına servis yapan garsonlar değil, o sofrada neyin olması gerektiğini tavsiye eden uzmanlar olarak telâkki edilmelidir. STK’ların iktidar partisine, muhalefet partisine yakın durması, uzak durması, siyasetle ilişkisinin derecesi, kuruluş amaçlarına ve buna uygun olarak düzenlenmiş tüzüğün ilgili maddelerine derç edilir.

Devlet Bahçeli’nin meclis grup toplantısında Türk Ocaklarını hedef alan sözleriyle ilgili, önceki dönem başkanlık görevini yürüten Nuri Gürgür, sosyal medya hesabından yaptığı açıklamada dikkatlerden kaçan bir noktaya parmak bastı. Gürgür, 1993 ve 2006 yılları arasında aralıksız düzenlenen Türk Dünyası Gençlik Kongresi’nin yalnızca Devlet Bahçeli liderliğindeki MHP’nin koalisyon ortağı olduğu 57. Hükümet döneminde yapılamadığını hatırlattı. Türk Ocakları, söz konusu kongre için 57. Hükümet’ten neden destek görmedi?

Sayın Bahçeli, “Canan Kaftancıoğlu’nun Türk Ocağı toplantısında ne işi var” düşüncesini dile getirdi. İstanbul şubesi aynı konuda ilk toplantıyı 2018’de yapmıştı. Bu ikinci toplantıyı İBB ile birlikte düzenledi. Bu toplantıya İBB Başkanının CHP’li olması dolayısıyla, CHP Genel Başkanının katılması, ona İstanbul İl Başkanı Kaftancıoğlu’nun refakat etmesi, İBB açısından tabiidir. Öte yandan Türk Ocağı İstanbul Şubesini ilzam eden konular değildir. İstanbul şubesine, ev sahibi olarak nezaket gösterip hoş geldiler demek düşer.

Sayın Bahçeli’nin Başbakan yardımcısı olduğu 57. Hükümet zamanında Türk Dünyası ile ilişkileri olan başka sivil toplum kuruluşlarına destek verilmesi tercih edilmişti diye hatırlıyorum. “Niye onların yanında Türk Dünyası Gençlik Kurultaylarına da destek verilmedi” sorusunu Sayın Bahçeli’ye sormak gerekir. Ben Bahçeli'nin gerekçesini bilmiyorum. Ama bu yüzden sitem etmeye o zamanki Türk Ocakları yönetiminin hakkı vardır.

Geçtiğimiz yılın Ocak ayında, Avukat Onur Şahin Veryansıntv’de bir yazı dizisi yayımladı. İYİ Parti İstanbul İl Başkanı Buğra Kavuncu’yu hedef alan söz konusu yazı dizisinde, sizin hakkınızda da bir takım iddialarda bulundu. Fethullah Gülen’e 1995 yılında Türk Ocakları Vakfınca sizin öneriniz ile Nihal Atsız Türk Dünyası Hizmet Ödülü verildiğini iddia etti. Bu iddiasının dayanağını açıklamadı. İddiacı, iddiasını ispatla mükellefse de siz buna dair ne söylemek istersiniz?

1993 15 Aralık’ından, 1995 25 Mart’ına kadar Kazakistan’ın Türkistan şehrinde Hoca Ahmet Yesevi Üniversitesinde idim. Böyle bir öneride bulunmadım. Ama bana o zaman sorulsaydı herhalde “evet veriniz hakkıdır” demezdim. Çünkü o zaman Fetullah Gülen’in FETÖ veçhesini görmemiz mümkün değildi ama bir cemaat olarak mensuplarının hür iradelerinin olmadığını, insanların görüşünü alarak değil, yukarıdan talimatla hareket eden bir örgüt olduğunu görmüştüm. O zamanki ödülü 15 Temmuz’dan sonra eleştirmek tipik bir anakronizmdir.

İlgili Haberler