Tükenen Umutlar II - İYİ Parti
Tükenen Umutlar II - İYİ Parti
"DEVA ve GP’nin cüretkâr çıkışlarını sineye çekmesi İYİ Parti’ye artı değil eksi yazacaktır. Halk asla ve asla silik karakterlere itibar etmemiştir."

Bir önceki yazımda Millet İttifakı’nın son dönemde benimsediği stratejinin ciddi hatalar barındırdığından, bu hataların da geniş kitlelerde umutsuzluk yarattığından bahsetmiştim.  Millet İttifakı’nın en önemli iki aktörünü tek yazıda anlatmanın mümkün olmayacağını düşünerek de ilk yazımı CHP’ye ayırdığımı, ikinci yazımda da İYİ Parti’ye odaklanacağımı belirtmiştim.  O bakımdan bu yazıda, Akşener ve ekibinin “bana göre” yanlış olan yönlerini anlatmaya çalışacağım.

2017 yılında Meral Akşener’in liderliğinde kurulan İYİ Parti, başta milliyetçiler olmak üzere, kendini siyasetin sağında konumlandıran herkes için bir umut ışığı olmuştu.  Aslına bakarsanız, diğer tüm muhalifler için de bir umut ışığıydı bu. Çünkü 15 Temmuz sonrası, MHP’nin AKP’ye eklemlenmesi, iktidardan memnuniyetsiz kitleler için CHP dışında bir alternatif bırakmamıştı. Elbette HDP ve SP gibi kitle partileri mevcuttu ancak birinin etnik siyaset yürütmesi, diğerininse AKP’yi bağrından çıkaran siyasi yapı özelliğini koruyor olması, ikisini de alternatif olma sıfatından mahrum bırakıyordu. Bu bağlamda AKP’nin, kurulduğu günden bugüne değin uygulamaya çalıştığı çift kutuplu siyasetine vurulmuş önemli bir darbe oldu İYİ Parti’nin kurulması... Seçmeni sürekli olarak “CEHAPE” korkusuyla konsolide eden AKP’nin ezberini de bozan bir hamle oldu aynı zamanda.

15 Temmuz Fettullahçı darbe girişimi öncesinde, MHP’nin sert muhalefet yaptığı dönemde, AKP’den kopan oyların CHP’ye değil MHP’ye gittiği, tüm anketlerde net bir şekilde görülmekteydi. MHP’nin AKP’ye eklemlenmesiyle AKP bu kaybı da kendi hanesinde tutmayı başarmış oldu. İşte İYİ Parti’siz Türkiye’de sağdaki boşluk, AKP’nin her halükârda iktidarını muhafaza edeceği bir senaryoyu önümüze koyuyordu. Bugünün Türkiye’sini İYİ Parti’siz olarak tahayyül edersek, karşımıza çıkan bu olumsuz tablo, partinin ne denli kilit bir dönemde siyasi hayatımıza girdiğini anlamamızı kolaylaştıracaktır.

Bu kısa tekrarı getireceğim ilk eleştirinin altını doldurmak için yaptım. Türk siyasetinde bu kadar hayatî bir köşeyi tuttuğu hâlde kendi potansiyelinden bu kadar habersiz olmaları, gerçekten anlaşılabilir bir durum değil çünkü. Ben bu durumu, henüz kurulur kurulmaz girdiği seçim sonrası beklediği oy oranına ulaşamamış olmasıyla açıklıyorum. O dönem yapılan yorumlar, ilk seçimde oy patlaması yapamayan partinin ilerleyen dönemde de zirve yapamayacağı yönündeydi. Bu minvalde konuşanlar da tezlerini DP, AP, ANAP ve AKP gibi örneklerle destekliyorlardı. Oysa her dönemin kendine has şartları vardır. Darbeler ve muhtıralar ertesindeki seçimlerde halk, devrilen iktidarın mağduriyetine olan tepkisini, devamı olan partiye teveccüh göstererek telafi ediyordu. O günkü konjönktürle bugünü bir tutmak bizce pek makul bir karşılaştırma değildir. İYİ Parti’deki ilk heyecanın yerini sakinliğe bırakmış olması karşılaştırmaları makul görmesinin bir sonucudur.

Ne var ki yerel seçimler İYİ Parti’nin üzerindeki ölü toprağını atmasını sağladı. Millet İttifakı çatısı altında elde edilen kazanımlar, partinin özgüvenini pekiştirdi. Fakat ne tuhaftır ki yanlış bir okumayla partideki durgunluğun, hedef kitleyi değiştirerek, partiye daha muhafazakâr bir görünüm vererek aşılabileceği yanılgısına düşüldü. Kastımız sizin de tahmin ettiğiniz üzere İYİ Parti’nin “Ömer’in Yolu” olarak özetleyebileceğimiz PR faaliyetleri... AKP’nin eskiden sıkça tekrarladığı ve sahtelik kokan “birleştirici, kapsayıcı” kimliğini sahiplenmekten bir adım ötesi olmayan bir yol bu maalesef... Oysa ki İYİ Parti’yi İYİ Parti yapan şey; “şehirli milliyetçiler” olarak tanımlayabileceğimiz kitlenin partide etkin bir biçimde rol almasıydı. Bu kitle, milliyetçiliğin tüm dünyadaki gelişimine paralel bir biçimde şekillenmiş; otuzların, yetmişlerin demode slogan ve hedefleriyle motive edilmesi pek mümkün olmayan “okumuş” bir kitle. İYİ Parti bu kitleden ziyadesiyle faydalanabilecekken, girdiği ilk seçimden beklediği sonucu alamamanın faturasını bu kitleye kesti. Bununla da yetinmeyip yönünü kasaba milliyetçilerine, muhafazakâr hassasiyeti yoğun seçmen kitlesine çevirdi. Belki kendi açılarından bakınca bu hamle mantıklı duruyordur ancak özgün olmayan bir partinin, kitleleri ardından sürüklemesi bizce pek mümkün değildir. Oysa kurulduğu gün sahip olduğu kitleden yüz çevirmek yerine onu çelikleştirme yolunu seçseydi, bu kitlenin yeni fikirlerinden ve enerjisinden yararlanmaya çalışsaydı, halka; özellikle de genç nesle kendini anlatma konusunda, bugünden çok daha başarılı olabilirdi. Kaldı ki muhafazakâr seçmene oynama hamlesi salt kendi kitlesi için değil, seçmenin geneli için de yanlış bir hamleydi.

Tabii işin bir de dillerden düşmeyen “Z kuşağı” boyutu var. Herkes, ilk kez oy kullanacak bu kuşağı konuşuyor ama ne var ki onlara hitap edecek bir dil kullanmayı da kimse akıl etmiyor. İletişim çağındayız, dünyanın bir ucunda yaşanan bir gelişmenin elimizdeki telefona ulaşması artık anlık mesele. Genç nesil, her şeyi izliyor, görüyor, okuyor ve kıyaslıyor. Yabancı dile genel hatlarıyla hâkim büyüyorlar ve önceki nesillere göre farklı kaynaklara ulaşmaları çok daha kolay. Genç nesil, hamasetle, içi boş vaatlerle kandırılabilecek, meydanlarda yüksek tondan tekrarlanan nutuklarla avutulabilecek bir nesil değil. Böyle bir neslin karşısına, çölde ilerleyen deveyle başlayan bir animasyonla çıkamazsınız. Siz bence gençlerin neden AKP’den kaçtığını anlayamıyor, buna salt bozulan ekonominin sebep olduğunu düşünüyorsunuz. Bu gerçekten korkunç derecede yanlış bir okuma. Gençlik, AKP’nin nefret dilinden adeta tiksinir vaziyette. Onun ürettiği, üzerine İslam sosu boca edilmiş bir milliyetçiliğe de mesafeli. O yüzden “Ömer’in yolu”ndan giderek bu gençleri kendi saflarınıza çekmeniz pek mümkün görünmüyor. Öyle bir yolu tercih edecek olsalar, emin olun yönelebilecekleri çok daha garantili alternatiflere sahipler. Unutmayın ki taklitler aslını yaşatır, siyasette yapılan taklitler ise aslına oy kazandırır. Gençlerin aynı sözleri tekrarlayan yeni figüranlara değil; kendilerini aydınlık bir geleceğe inandıracak, doğru argümanlarla karşılarına çıkacak yeni aktörlere ihtiyaçları var.

Bu ve benzeri eleştirilerde “Biz merkez sağ bir partiyiz, her kesime hitap etmeliyiz” argümanına sarıldığını görüyoruz İYİ Parti’nin. Ne var ki bu izah da bizce kabul edilebilir değildir. Evet, AKP-CHP kutuplaşması, merkezde bir parti eksikliğini göz önüne koyuyor. Evet, DYP-ANAP sonrasından bugüne değin orada devasa bir boşluk duruyor. Evet, o boşluğun dolmaması en çok AKP’ye yarıyor. Bunların hepsi bizim de kabulümüz. Ancak bir alanda oluşan boşluğu doldurmanın tek yolu eskiyi tekrar etmek değildir. Her şey değişiyor, dönüşüyor. Merkez sağ dediğimiz olgunun da yenilenmeye ihtiyacı var. İYİ Parti o boşluğu ancak ve ancak akılcı politikalar güderek, siyasetini günümüz gerçekleriyle harmanlayarak doldurabilir. Kendini merkezde konumlandırmakta bir beis yok, ancak o merkezin konumunu belirlemek, sizin siyasi arenadaki yerinizi de tayin edecektir. Elli yıllık söylemlere sarılmak size onlarca belediye ve hatırı sayılır vekillik kazandırabilir belki ama özgün olmamak, sağlam durmamak, halkta umut yaratamamak iktidar yolunu size daima kapalı tutacaktır.

Yalnız “boşluk” dedik diye DYP-ANAP övdüğümüz de düşünülmesin. Merkez sağın on yıllar boyunca güttüğü politikalar, bugün geldiğimiz noktanın yollarını döşemiştir. Seçim rüşvetleri, arpalığa dönen KİT’ler, yolsuzluklar, tarikatların palazlandırılması vb. tüm bu sorunların önemli bir kısmı unutulmasın ki merkez sağ partiler döneminde ayyuka çıkmıştı. AKP’nin sakız gibi ağzından düşürmediği zor dönemlerin ardında hep bu siyaset vardı.

İYİ Parti ve Akşener'in, AKP ve Erdoğan’ı taklit edileceği tek bir konu olabilir; o da kamuoyunun dikkatle takip ettiği konulara ihtiyatlı yaklaşmak. AKP kendinden emin olmadığı konularda “bekle ve gör” politikasına sıklıkla başvurmuştur.  İYİ Parti’nin bazı konularda aceleyle tepki verdiğini, bu acele sebebiyle de yanlışa düştüğüne şahit oluyoruz. Unutulmamalı ki siyasetçinin yanlış hamlesi sonraki hamlelerinde de karşısına çıkacak ve bir eksi olarak hanesine yazılacaktır. Akşener’in, “Montrö” konusunda yaptığı “zevzeklik” çıkışı buna en doğru örnektir. O gün o açıklamayı yersiz bulduğunu daha uygun bir dille de açıklayabilirdi ama salt muhafazakâr kesimin takdirini kazanmak için agresif bir çıkışı tercih etti. Doğruyu söyleyen eski bakan da olabilir eski amiral de… Mesele söyleyenden ziyade söylenen şeyin içeriğidir. Katılmamakta elbette özgür herkes ancak tepkide ölçülü olmak daha makul olandır. Yanlış çıkışlar uzun vadede “tutarlı siyasetçi” imajının zedelenmesi olarak kendisine dönecektir. “Reis iyi de çevresi kötü” gibi olmasın ama eğer danışmanları onu bu şekilde yönlendiriyorsa o kadroya bir çekidüzen vermesi elzemdir.

Sayın Akşener’in farkında olmadığı bir konu da bence kendisinin kadın hakları için taşıdığı önem. Kadın hareketi ülke için hayati ehemmiyete sahipken siyasi yelpazenin büyük bir kesiminin bu hareketin dışında kaldığını görüyoruz. Bunda ise HDP ile organik ilişkilere sahip kadın örgütlerinin kadın hareketini tekellerine almaları doğrudan etken. Terör saldırısında can vermiş kadın teröristlerin posterleri altında yürümek istemeyen binlerce kadın, kadınların hak arayacağı eylemlerde yer almaktan bu sebeple imtina ediyor. Kadın bir genel başkan olarak kadın hareketinin dışına atılmış kadınlara alternatif yaratma konusunda daha fazla insiyatif almasının elzem olduğunu fikrindeyim. Unutulmamalı ki kadınların gerek iş gerek spor gerekse de siyaset alanında yer alması, Türkiye’nin çağdaşlık yürüyüşü açısından olmazsa olmazdır.

Son olarak altılı masa konusuna değinerek yazımı bitireyim. Ben İYİ Parti’nin bu konuda da hatalı bir tavır takındığı görüşündeyim. Hâlihazırda, Millet İttifakı bileşenlerinin söylem ve eylemlerine karşı fazlasıyla alttan alır bir profil çizmekte İYİ Parti. Bunun üstüne bir de DEVA ve GP’nin cüretkâr çıkışlarını sineye çekmesi İYİ Parti’ye artı değil eksi yazacaktır. Halk asla ve asla silik karakterlere itibar etmemiştir. Birçok meselede “ülke çıkarı” için dillerin törpülenmesi anlaşılabilir bir durumdur. Ancak DEVA ve GP gibi bugün ülkenin içinde bulunduğu durumun bizatihi mimarı olan iki partinin üst perdeden konuşmasına göz yumulmamalıdır.

Bugüne değin başarıyla yürütülen ittifakın iki büyük ortağından biri olan İYİ Parti, kendisine saygısızlık yapılmasına hiçbir şekilde müsaade etmemelidir. Bunu kendisi için yapamıyorsa ona umut bağlayan milyonlarca seçmeni için yapmalıdır. Ya hak ettiği saygıyı görmeli ya da saygı görmediği yerde daha fazla durmamalıdır. Küçük düşürülmeyi sindirmek, küçük olmayı kabullenmeyi de peşinde getirir. Küçük bir partiye dönüşmekse zamanla tabela partisi olmayı getirecektir.

Yazının girişinde de belirttiğim gibi İYİ Parti’nin kurulması, Erdoğan’ın ya biz ya onlar dayatmasını kıran bir başkaldırıydı. Şimdi İttifak’ın büyük ortağı tarafından benzer bir dayatmayla tekrar karşı karşıya kaldı. Bu gözdağına karşı İYİ Parti’nin tavrı hem kendisinin hem de ülkenin kaderini belirleyecek. Türk’ün çıkarını gözeterek verdiği her karar bizce de sonuna kadar savunulacaktır.

Etiketler
Tam zamanlı okur, yarı zamanlı yazar
İlgili Haberler