Yerel Seçimlerin Ardından ve NATO’dan Çıkma Zorunluluğu
Yerel Seçimlerin Ardından ve NATO’dan Çıkma Zorunluluğu
"Türkiye’nin girdiği süreçte tüm partileri ile Türkiye’nin yeniden uygar uluslar ailesinin eşit bir üyesi haline gelebilmesi için çalışmalı, bunun içinde kurucu değerlere dönülmelidir. "

 

SEFA UYAR

Twitter: SefaUyarr1

Türkiye’de Yeni Süreç

31 Mart’ta bittiğini sandığımız seçimlerin yankısı hala devam ediyor. Ancak son 16 yıla göre bir farkla, bu yankı tek taraflı değil. Küresel çetelerin neoliberal maşası olarak yıllardır tek başına iktidar olan parti, devletin kurumlarına sızdırdığı kişiler, satın aldıkları araçlar ve yıllardır tek başına iktidar olmanın getirdiği kadrolaşma, liyakatsizlik, ahlaki değerlerin yok edilmesi ve kurucu değerlerin rafa kaldırılmasının* getirdiği avantajlar ile türlü usulsüzlükleri göz göre göre gerçekleştiriyordu. Hatta tüm bunlara sırtını dayayarak daha son halk oylamasında ve cumhurbaşkanlığı seçiminde YSK Başkanı olarak bulunan kişinin görev süresini uzatarak bu kişinin ve kurumun yerel seçimlerde de kolayca ulaşabilir konumda bulunmasını sağladılar.

Ancak ekonomik krizin, siyasi iktidarın artık ülkeyi yönetemezliği ile birleşerek günlük yaşama sirayet etmesi iktidarın beklediği, elde etmek istediği sonuçları tam tersine çevirdi. Yukarıda saydığımız tüm noktalara rağmen, 2018 verilerine göre Türkiye’nin en kalabalık 6 büyükşehir belediyesinin** yalnızca birinde (Bursa) büyükşehir belediyesini kazanabildi siyasi iktidar. Bu da yeni bir sürecin başlangıcını oluşturdu.

Tüm sandık başkanları kendileri tarafından liyakatsizlik, kayırmacılık, adamcılık ilkeleri doğrultusunda oluşturulmaya çalışılan devlet memurları tarafından oluşturulan ve sistemleri çok beğendikleri YSK Başkanı tarafından işletilen seçimlerde usulsüzlük olduğu iddia edildi. Üstelik siyasi iktidar tarafından! Günde 2-3 defa açıklama yaparak aradaki oy farkının azaldığını söylüyorlar, itiraz en doğal hak diyerek her sandık için çeşitli gerekçeler ile itirazda bulunuyorlar.

Sonuç olarak, bu durum bize gösteriyor ki 16 yıllık etkin güç olan siyasi iktidar zaten zayıflamış olan etkisini tamamen kaybetmiştir. Bu durum tekelliğin, tek sesliliğin kırıldığını açık ifadesidir. Bu süreç artık Türkiye’nin demokratikleşmesi yönünde ilerleyecektir, ilerlemek zorundadır.

 

Tam Bağımsızlık Meselesi

NATO’dan çıkmak da, tam bağımsızlığımıza zarar verdiği de Türkiye’de yıllarca konuşulagelmiş bir gerçeklik. Amerika’yı yeniden keşfetmeye gerek yok. O yüzden NATO’dan neden çıkmamız gerektiğini uzun uzun anlatmayacağım, sadece yerel seçimlerin hemen arifesinde ve sonrasında gerçekleşen bazı açıklamalar ile bu isteğin haklılığını yineleyeceğim.

Anadolu, 100 yıldan biraz zaman önce tek sistem olan sömürü sisteminin tamamıyla açık hedefi haline gelmişti. Eskisinin kurtarılamayacağı, artık yenisinin oluşturulması gerekliliği dile getiriliyordu sömürücü güçler tarafından. Saltanatın yardımıyla Sevr Anlaşması devreye sokulmuştu. Anadolu ayaklanmış, Mustafa Kemal öncülüğünde “Ya istiklal ya ölüm” demişti.

İkinci Dünya Savaşı’nın hissedilmesi ve başlamasıyla Türkiye taraf seçmeye zorlanmış ve İkinci Dünya Savaşı’nın bitmesiyle kendisini “Batı Bloğu” içerisinde bulmuştu. İşte bu sırada birkaç göstermelik sebeple “Doğu Bloğu”na karşı kurulmuş NATO’ya girmişti. Tüm tartışmaların eşliğinde, kuruluş amacı ortadan kalkmasından sonra dahi NATO üyeliğimiz devam etti.

Günümüze gelecek olursak, siyasetle en ufak şekilde dahi ilgilenmeyenin bile kulağının aşina olduğu bir konu var: S-400. Türkiye, Rusya’dan S-400 hava savunma sistemini alacak mı almayacak mı? Kuşkusuz, bu soruya ezberden “evet, hayır” denemez, denmemeli. Tüm artıları ve eksileri değerlendirilmeli ve öyle karar verilmeli.

3 Nisan’da bu konuyu yeniden alevlendiren bir açıklama geldi ABD Başkan Yardımcısı Mike Pence’den. S-400'lerin alınması konusunda “Türkiye bir seçim yapmalıdır. Dünya tarihindeki en güçlü askeri ittifakın kritik bir ortağı olarak mı kalmak istiyor yoksa ittifakımızın altını oyan düşüncesiz kararlar alarak bu ortaklığın güvenliğini riske mi atmak istiyor, tercih yapmalıdır.” dedi Pence.

ABD’nin, bu açıklama ile Türkiye’nin iç işlerine karışmaya çalıştığı su götürmez bir gerçektir. Herhangi bir ülke, herhangi bir ülkeye iç veya dış meselelerde ne yapması ya da ne yapmaması gerektiğini dikte edemez, imada bulunamaz, tavsiye sosuyla örtülü tehditte bulunamaz. Tek bir koşulla bulunabilir, o da bunları yapmaya çalıştığı ülkenin kendi sömürgesi olmasıdır. İktisadi, askeri ya da vb. bir araçla o ülkeyi kendi isteği doğrultusunda hareket etmeye zorlaması politik bir durum değildir. Tam bağımsızlığın yok olmaya başlamasıdır.

Türkiye Cumhuriyeti, tam bağımsız yapısıyla uygar uluslar ailesinin eşit bir üyesidir. Bir sömürge devleti değildi, olamaz da.

ABD Başkan Yardımcısı Pence’in açıklamasına benzer bir açıklama Türkiye daha önce de görmüştü.1964 yılında İsmet İnönü tarafından Kıbrıs’a askerî harekât kararı alındığında ABD Başkanı Lyndon B. Johnson, Türkiye’ye yazdığı ünlü “Johnson Mektubu” ile NATO silahlarının başka bir NATO ülkesine karşı kullanılamayacağını söylemişti. Bu müdahale sonrası Türkiye’nin karşı karşıya kalabileceği olası bir Sovyet işgaline karşı NATO’nun, üyesi olan Türkiye’ye karşı kayıtsız kalabileceği tehdidi de ortaya atılmıştı. Bir de Johnson şunu söylüyordu, askeri yardımı belli şartlar içinde yaptım, iznim olmadan başka amaçlar için kullanamazsın. Bu tavra İsmet İnönü’nün cevabı netti: Yeni şartlarla yeni bir dünya kurulur. Türkiye de bu dünyada yerini bulur.

Ne Yapmalı?

Bir ülke dış borçlanmada bulunabilir. Ancak bu borçlanma adil şartlarda olmalıdır. Eğer bu borçlanma yanında nerelere kullanılabileceği, nerelere kullanılamayacağı gibi sınırlamalar getiriyorsa bu durum tam bağımsızlığı zedeleyici bir hale dönüşür. Bu yüzden, borcun kısıtlayıcı özelliğinin kaldırılma imkânı yoksa o borçlanmadan derhal vazgeçilmelidir.

ABD Başkan Yardımcısı Pence’in açıklaması, yıllardır Türk Ordusunu ve Türkiye’nin savunma sistemini şekillendiren NATO’nun, bu durumu kullanarak Türkiye’nin alacağı kararları ABD lehine döndürmek için bir baskı aracı olarak kullandığının açık göstergesidir. B

u açıklama Türkiye’yi iki seçenek arasında tercih yapmaya zorluyor gibi gözükse de aslında sömürmeye çalıştığı ülkenin bağımsızlığını engellemeye yöneliktir. Türkiye Cumhuriyeti kendisini nasıl savunacağına, hangi ülkeyle ticaret yapacağına tek başına karar verebilecek bir ülkedir. Yapmak istediği şeyler için Türk Ulusu’nun tek temsilcisi TBMM dışında kimseden icazet almayacaktır. Bu bağımsızlığını da kimseye devretme gibi ihtimal söz konusu değildir.

NATO’nun, Türkiye’nin tam bağımsızlığını zedeleyen bütün nitelikleri zaten apaçık ortada iken yapılan bu açıklama NATO’dan çıkma gerekliliğinin haklılığını bir kez daha göz önüne sermektedir. Türkiye NATO’dan çıkmalı ve savunma sistemini kimseye gerek duymadan tek başına kurmak için gerekli tüm adımları atmalı, atılmış olan adımları hızlandırmalı ve tam bağımsızlığını korumalıdır.

Türkiye’nin girdiği süreçte tüm partileri ile Türkiye’nin yeniden uygar uluslar ailesinin eşit bir üyesi haline gelebilmesi için çalışmalı, bunun içinde kurucu değerlere dönülmelidir.

Mustafa Kemal diyor ki: “Kendi hükümetimizin yönetimi altında mutsuz ve yoksul yaşamak, yabancı boyunduruğu pahasına elde edeceğimiz huzur ve mutluluktan bin kat yeğdir.”

 

*: Rafa kaldırmak çünkü ilerici değerleri, hele ki Türk Ulusu’nun bağrından çıkmış fikirleri bugün ya da gelecekte yok edebilecek herhangi bir siyasi iktidar mevcut değildir, olmayacaktır.

**: En kalabalık iller sırasıyla İstanbul, Ankara, İzmir, Bursa, Antalya, Adana.

İlgili Haberler