Yeni sistemin eski yapıları
Yeni sistemin eski yapıları
"Siyasi partilerin yaşadığı tekdüze ve aynı sorunları, yeni sistemin yaratmış olduğu 'ittifaklar' modeli de aşabilmiş değil."

Türkiye, 16 Nisan 2017’deki referandumla birlikte yeni bir sisteme geçiş yaptı. Bunun bir rejim değişikliği olarak nitelendirilmesi siyaset bilimi literatürüne göre mümkün değil; fakat yeni sistemin getirdikleri ve bunun uygulayıcıları açısından sistem uzun vadede endişe yaratıyor. Aradan geçen iki yıllık süreç, yeni sisteme geçiş sürecinin oldukça sancılı olacağını ve hatta başarısız olabileceğini de gösteriyor. Eski ve yeni sistemin karşılaştırmasını yapmak artık gereksiz fakat anayasa ve yönetim modeli değişikliği gibi hayati bir konuda bile bir oy farkı ilk meşruiyet sayacaksak, ülkedeki muhalefet partileri üzerine şaibe düşmüş bir referandum sürecini tanımadıklarını ilan etmelerine rağmen ilk erken seçimde hemen yer almaya çabalamasıyla ve rıza göstermesiyle bu meşruiyet pekişti. Bu açıdan yeni sistem, geçiş sürecinde herhangi kritik ve önemli bir kırılma yaşanmazsa kalıcı hale gelebilir. Her seçim sürecinde iktidar için umutlanan muhalefet ve iktidarını her türlü yöntemle korumaya çalışan bir iktidar yapısı açısından erişilmeye çalışılan güç ve bunun kontrolü düşünüldüğünde parlamenter sisteme dönüş ihtimali çok az görülebilir. Bütün bunları göz önünde bulundurarak farklı bir düşünce penceresi açmalıyız.

31 Mart 2019’da gerçekleşen seçim süreci ve alınan sonuçlar, mevcut yapılar içinde değişime en kapalı oluşumların siyasi partiler olduğunu gösteriyor. Mevcut Siyasi Partiler Kanunu’nun ve seçim barajının varlığı bir yana, öncelikle statükocu anlayış bütün siyasi partilerde hâkim olmuş durumda ve rantın kontrolü ve paylaşımı, hem parti içi hem de parti dışı süreçlerde baskın hale geliyor. Bu durum, yerel seçimler gibi doğrudan rant kavgalarında biraz daha görünür bir durum. Ancak parti içi demokrasi geleneği son derece zayıf bir anlayış içerisinde, “yeni” bir sisteme geçiş iddiasındaki bir ülkenin bu tarz “eski” yapıları ve “kavgaları” taşıyamayacağı ya da kabullenemeyeceği çok açık. En başta, bürokrasiyi ortadan kaldırma iddiasını taşıyan bir süreç içerisinde en bürokratik kurum olan siyasi partilerin örgütlenme biçimi ve hiyerarşisi hiçbir esneklik taşıyamıyor. Önemli kırılmalara karşı ön alma, strateji geliştirme, hamle yapma ve hızlı hareket etme noktasında hiçbir önemli model önermesi ve tartışma yok. Bakanlıkların yeniden örgütlenme modeli, Cumhurbaşkanlığı modeli içerisinde oluşturulan kurullar ya da güçler ayrılığı açısından meclisin ve milletvekillerinin durumu ve konumu tartışma konusu olurken, en başta düşünülmesi gereken siyasi partilerin uyum süreciyle ilgili bir çalışma da yok. Türkiye’de değişmeyen algıların ve hâkim anlayışın kontrolündeki siyasi parti örgütlenmeleri ve yapılanmaları; üye sayısını sürekli artırma, her ilçede ve en küçük yerleşim yerinde örgütlenme çabasında bulunma, sosyal medyada görünür olmaya çalışırken belli bir standardı tutturma ve “mevcuda uyum” anlayışıyla sınırları zorlamama noktasında kilitleniyor. Hiçbir şekilde ayırt edilmeksizin, iktidar ve muhalefet partilerinde kurulan rant ağları, delege yarışları, teşkilat yapıları ve dikey hiyerarşi modeliyle karşılıklı bir şekilde birbirini üreten “parti içi demokrasi” kalıbının bu sistemde yaşaması ve kalıcı hale gelmesi mümkün değil. Basit bir örnek, bütün bu sürecin özetlenmesine yardımcı olacaktır. Türkiye’de seçim süreçleri konusunda en tecrübeli ve en aktif olan Milli Görüş geleneğinden gelen, “teşkilatçılık” konusunda 90’lı yıllarda çok önemli atılımlar yapmış AKP’nin 31 Mart yerel seçimlerinde yaşadığı süreç, doğal sınırlarına ulaşan bir yapının zorlanması durumunda nasıl dağılacağının çok yerinde bir örneği oldu. Herhangi bir işe alımda bile parti üyeliğini ön şart koşarak parti üye sayısının fazla olmasını büyük bir marifet ya da başarı saymak, mahalle teşkilatlarından il yönetimi düzeyine kadar bu sınırların zorlanmasında önemli bir dinamik oldu. Üye sayısı 10 milyondan fazla olan bir siyasi parti yapısının başarısız olmasından daha doğal bir şey olamaz. Buradaki 10 milyonun ne kadar aktif ya da pasif olduğu mühim değil; sorun sürece tamamen profesyonel yaklaşamamaktan ve Erdoğan’ın her daim “ülküsü” olan “dava bilincini” sürekli aşındırmaktan ve partili “kimliğinin” ortadan kalkmasından kaynaklanıyor. Sürekli klikleşmeler, partinin kendi içinde oluşturduğu sosyo-ekonomik hiyerarşiyle rant paylaşımını çok küçük grupların eline vermesi, “bürokrat” makamlarına dönüşen koltuklara ulaşabilmek için parti yapısına verilen zarar ve bütün bunların devletle oluşturduğu girift ilişkiler meseleleri daha da derinleştiriyor. Rantın niteliği muhalefet partileri açısından daha dezavantajlı olduğu için bu gibi aşırı gelişmeler burada ortaya çıkmıyor fakat hantallık, çok büyük bir avantajmış gibi gözüküp aslında önemli bir dezavantajı da barındıran uzun bir geçmişe sahip olma özelliği ve tabii buralarda yaşanan mevcut rantı paylaşma kavgaları da partileri aşındırıyor.

Bu noktada MHP ve HDP’ye küçük bir parantez açmak gerekecek. MHP, geçmişten bu yana çeşitli modelleri tecrübe etmiş ve sınırlarını, kontrol mekanizmasını bilen bir parti. Mevcut yapıdan farklı bir “parti içi demokrasi” ya da “yeni kurumsallık” beklemek zaten mümkün değil. MHP de bunu iyi kavrıyor ve seçim sonuçlarından da anlaşılabileceği gibi hedef kitlesine göre söylemler ve yapılar geliştiriyor. En nihayetinde Orta Anadolu’da AKP’nin kurduğu “iletişim”, bu süreçte MHP’nin kurduğu “ilişkinin” çok gerisinde kaldı. HDP ise BDP’den geçiş sürecini çok başarılı bir şekilde yürüttü ve iddialarının büyük bir kısmını gerçekleştirdi. Türkiye’de artık farklı partilerden HDP’ye verilen oylar, hem bir tercih olarak hem de bir “dolaylı ittifak ortağı” olarak HDP’nin kabul görebildiğini gösteriyor. Yine de bu noktadan bakıldığında siyasi partiler, mevcut yapılarıyla Türkiye’de orta ve uzun vadede temsil açısından hiçbir şey vadedemeyecek aşamaya gelebilir.

Siyasi partilerin yaşadığı tekdüze ve aynı sorunları, yeni sistemin yaratmış olduğu “ittifaklar” modeli de aşabilmiş değil. Fakat sistem, ilerleyen süreçte bütün partilerin farklı ittifaklar oluşturarak bütüncül bir yapı ortaya koyduğu, İtalya’da geçen yıl gerçekleşen ve uzun bir süredir bu geleneği barındıran farklı bir modelde kalıcı hale gelebilir. Biraz daha gerçekçisi, iki hâkim yapıdan oluşan bir sistemle seçim süreçlerindeki küçük kırılmaların önemi artabilir. Fakat Türkiye’de siyasi zeminin kayganlığının bunu ne ölçüde karşılayabileceği meçhul. Herhangi bir siyasi altyapısı olmayan, yalnızca görünürde sorumluluğu dağıtabilecek “Türkiye İttifakı” gibi bütüncül bir model, bu aşama ve şartlardan sonra yalnızca Erdoğan popülizminin gücünü artırmaktan başka bir sonucu doğurmayacaktır. Meşruiyetini bizzat kendi kişiliğinden alan Erdoğan, normal şartlar altında siyasette rolleri ve görevleri dağıtan başarılı bir oyun kurucu modelinden, normal olmayan zamanlarda birleştirici ve bütünleştirici çağrılarla “milletin babası” rolünü üstlenen ve zaten AKP içinde “yalnız bırakılmasıyla”, çevresindeki “kötü adamlarla” uğraşmaktan ziyade parti ayırt etmeksizin milletin sinesine inebilir. Öte yandan mevcut kurumsallıkta “yeni bir lider” arayışını sürekli bastıran, potansiyel adayları da bir şekilde ortadan kaldıran siyaset anlayışına rağmen Ekrem İmamoğlu’na ve Mansur Yavaş’a duyulan ilgi, muhalefetteki bu açlığı çok net bir şekilde gösteriyor. Bu da gelecek açısından şunu ifade ediyor: İşlevsiz bir parlamento karşısında belediyeler, Türkiye’de siyasetin geleceği ve belirleyeceği için önemini korumayı sürdürecek ve muhtemelen artıracak. Alternatif bir başarı hikâyesinin çıkabileceği başka bir alan yok. Ayrıca belediyeleri yanına farklı düşünce kuruluşlarının ve siyasi zemine göre sivil toplum örgütlenmelerinin de eklenmesi beklenebilir. Ekonomik krize göre “teknokrat” bir grup ortaya çıkabilir ve yine eski siyaset usulünü barındıran yeni bir siyasi parti modeliyle örgütlenebilir. Yeni sistemin siyaseti, parlamento dahilindeki aktörlerin ve yapıların uzun vadede bir başarı hikâyesi oluşturmaya müsait olmadığını gösteriyor. Bu noktada, aktörler açısından Erdoğan dışarıda tutulduğunda, bütün muhalif liderler başta olmak üzere siyasi partilerin görünür aktörlerinin eskimiş ve işlevsiz olduğunu da kabul etmek gerekiyor. En başta bu güvenilmez aktörler, bulundukları sınırlar ve vazgeçemedikleri hantal siyasi partileri içinde Türk siyasetini tıkayan ve uzun vadede vakit kaybına sebep olan en önemli etkenler.

 

İlgili Haberler