Yeni bir dönemin başlangıcında Türkiye: Ukrayna krizi
Yeni bir dönemin başlangıcında Türkiye: Ukrayna krizi
Burak Yıldırım, Ukrayna'daki son durumu ve Türkiye'nin konumunu değerlendirdi.

Ukrayna Krizi, küresel bir güvenlik krizinin çıkış noktası olarak gündemimizi meşgul etmeye devam ediyor. Konuyu inceleyen ve ilgi duyan birçok kişi belli bir gerçekliği sürekli atlıyor. Konuyla ilgili devam eden ABD-Rusya müzakerelerinde aranan anlaşma zemini, Ukrayna’dan çok NATO’nun geleceği ve Avrupa’nın güvenliği ile ilgili karşılıklı taahhütler üzerinde duruyor. Bu noktada önemli bir gerçekliği baştan not etmekte fayda var. Ukrayna Krizi sulh ile çözülse bile tüm sorunların ortadan kalktığı bir dönemin değil; peşi sıra daha büyük krizlerin başlayacağı ve önemli sınır değişikliklerinin olduğu bir dönemin başlangıcı olacak. Yakın vadede ekolojik facialar, kıtlık, susuzluk, nüfus artışının kontrolden çıkması, enerji krizleri, yıllardır dondurulmuş olan ancak daha fazla yönetilemeyen siyasi anlaşmazlıklar çağı dünyayı bekliyor. Bu bağlamda Türkiye’nin de bu dönemden bağımsız değerlendirilmesi mümkün olmayacaktır. Geldiğimiz noktada ise Ukrayna Krizi ile ilgili Türkiye’nin aldığı pozisyonla ilgili birkaç noktaya değinmek gerekiyor.

Türkiye, arabuluculuğun merkeze alındığı bir stratejiyi izliyor. Türkiye’nin, karşı karşıya kaldığı krizlerle ilgili hiçbir gereği ve gerçekliği olmayan bir siyaset izlemesi ise ‘’üzücü’’ bir geleneği haline geldi. Bu anlamda Türkiye’nin Rusya ve Ukrayna arasında arabuluculuk yapma arayışı devam ediyor. AKP iktidarı bu arabuluculuk makamı üzerinden kendine itibar kazandırmayı ve ekonomik-politik sıkışıklığı aşmayı hedefliyor. Ancak bunun hiçbir karşılığı yok.

Sorun Ukrayna ile ilgili değil Batı-Rusya ilişkilerinin mevcut durumu ve geleceği ile ilgilidir. Bu bağlamda sadece Ukrayna ile Rusya’yı bir masaya oturtmak nihai bir çözüm sunmuyor. Zaten Rusya’nın da böyle bir niyeti yok. Türkiye’nin bu girişimi, kendisiyle ilgili genel anlamda sorun tahlil etme ve çözüm geliştirme yeteneğini kaybettiğine işaret ediyor. Putin’in malum makalesini okuyan herhangi bir bürokrat, Türkiye’nin diplomatik-askeri-ekonomik kapasitesi göz önünde bulundurduğu takdirde karar vericilere iletmesi gereken görüşün arabuluculuk olamayacağını ifade etmek gerekiyor.

Türkiye halihazırda Ukrayna’ya askeri teçhizatlar satmaktadır; stratejik teçhizatların üretimiyle ilgili de ortak projeler sürmektedir. Sadece S/İHA değil önemli donanma platformları ve gelişmiş mühimmatlar Ukrayna’ya temin edilmektedir. Diğer yandan Rusya ile de ikinci parti S-400 alımı görüşmeleri devam etmektedir. S-400 ısrarı başlı başına başka bir kriz sebebi olmakla birlikte bir tarafa silah satıp diğer taraftan silah alırken arabuluculuk rolünü üstlenemezsiniz. Türkiye’nin güvenlik bürokrasisinin elitleri geçtiğimiz günlerde S-400’ler ile ilgili teknoloji transferi ısrarı devam ediyor. Rusya, 2013’teki ihaleyle ilgili olarak da bir teknoloji transferini seçenek olarak değerlendirmemişti ve bu konuda Ruslar için değişen bir şey olmadığını da bir kez daha belirtelim.

Rusya sadece Türkiye’yi değil, AB üyesi ülkeleri de arabulucu olarak görmemektedir. Avrupa’nın geleceği ile ilgili müzakereleri sadece ABD ile devam ettirmekte kararlıdır. Rusya için bu konu Ukrayna’nınötesindedir; bir arabulucu ülkenin girişimleri Rusya’nın taleplerini gerçekleştiremeyecektir. 1993-1997 arasında Batı ile Rusya arasındaki müzakereleri referans alan Putin kendisini eski Sovyet ülkelerinin garantörü olarak görmektedir. Doğu Avrupa ülkelerinin NATO ve AB üyelikleri ile Rusya’nın hukuki haklarının çiğnendiğini öne süren Rusya eylemleriyle ilgili meşruluğunu bu zeminde oluşturmaya çalışmaktadır.

Türkiye, uzun vadeli vizyonu ve tarihsel müttefikleri ile Rusya-Batı ilişkilerinde doğal bir taraftır. Her ne kadar NATO ile ilişkileri zayıflamış olsa da ittifakın önemli bir üyesidir ve bu gerçeği Türkiye “unutmuş” olsa da Rusya için tablo nettir. Türkiye, mevcut kapasitesi itibariyle de ait olduğu ittifakla ilişkilerini güçlendirmek zorunda kaldığı bir süreçle karşı karşıyadır. Doğrular ve gerçekler arasındaki fark kafa karıştırmamalıdır.

Arabuluculuk, mutlak tarafsızlığa referans veren bir roldür. Arabulucu olma iddiasında bulunan bir Türkiye, Batı ile ilişkilerine mesafe koyduğunu da dolaylı yoldan ifade etmektedir; mevcut müttefikleriyle ilişkilerini geriletmeye yönelik somut bir mesaj vermektedir.

Türkiye’nin tarihsel müttefikleriyle var olan ilişkisi hukuki bir bağlayıcılık taşımaktadır. Ukrayna krizi devam ederken ihraç ettiği silahlarla ilgili olarak Rusya rahatsızlığını defaatle belirtmiştir. Yani bu süreçte Rusya-Türkiye ilişkileri zayıflamıştır.

Türkiye’nin arabuluculuk yapma çıkışı ise Batı için Türkiye’nin öngöremediği algılar yaratmıştır. NATO’da Almanya’nın ardından başka bir “çatlak” görüntüsü verilmiştir. Üstelik Almanya bu çatlağı kendi çıkarları için yaratırken Türkiye için durum tam tersidir. Türkiye sebep olduğu bu algılar itibariyle Ukrayna Krizi sonrasında birçok sorunla karşı karşıya kalabilir. Geçen gün ABD tarafından etkisiz hale getirilen IŞİD lideri El Kureyşi operasyonu ile ilgili Biden’ın PYD’ye açıktan teşekkür etmesi de bu durum ile ilişkilendirilmelidir.

Özetle; Türkiye, devam eden Ukrayna krizi sürecinde hem Rusya hem de Batı ile ilişkilerine aynı anda zarar vermiştir. Alternatif olarak izlenmesi gereken politika ise arabuluculuk rolüne nazaran çok daha basittir; Möntrö’den güç ve manevra alanı rahatlıkla devşirilebilecektir.

Ukrayna Krizi topyekûn bir savaşa dönüşmeyecektir. Ukrayna sınırına yaptığı yığınak işgal için kesinlikle yetersizdir. Rusya’nın Ukrayna’yı işgal edebilmesi için ordusunun %70’ini seferber etmesi gerekmektedir. Rusya ve ABD birbirlerini tartmaya ve karşılıklı blöfler yapmaya devam etmektedir. Bahar aylarına doğru iki taraf da birbiri için bir çıkış kartı sunacaktır. Bununla birlikte Rusya çok sınırlı bir askerî harekât dışında girişimde bulunmayacaktır.

Montrö Anlaşması Türkiye’ye ciddi bir manevra alanı vermektedir. Türkiye, krizin tüm taraflarına bu anlaşma itibariyle kendisini bağlayıcı hükümleri hatırlatmalıdır. Krizin hiçbir tarafının doğrudan hedefinde olmamalıdır. Bu krizle ilgili Türkiye’nin masada belirleyici olma ihtimali yoktur.

AKP ise Suriye’de taviz koparmak ya da S-400’lerin teknoloji transferi gibi gerçekdışı hedefler için çabalamaktadır. AKP’nin bu hedefleri de bu hedefleri gerçekleştirmek için izlediği yol da Türkiye’ye başka açılardan zarar olarak dönecektir. AKP’nin tüm yönetme fonksiyonlarını kaybetmiş olması, çözüm olarak gördüğü şeylerin aslında Türkiye’ye nasıl zarar verdiğini anlayamamasına sebep olmaktadır.

Türkiye değerli bir ülkedir. Hatalı politikalar nedeniyle değersizleşmiş ve yalnızlaşmıştır. Ancak hala seçeneksiz değildir. Ukrayna Krizi ile başlayacak doğru planlanmış bir süreç ile makul bir sürede kendini tekrar konumlandırması mümkündür. Her şeyden bağımsız olarak, Karadeniz’deki dengenin Rusya lehine bozulması en çok Türkiye’nin aleyhinedir. Kendini gerçekleştiren bu ihtimal üzerinden güvenlik politikalarımızın yeniden gözden geçirilmesi hiç olmadığı kadar hayati bir öneme sahiptir.

Etiketler
Güvenlik Politikaları
İlgili Haberler