Urumçi’den Kudüs’e Bir Yol Vardır Görünmez
Urumçi’den Kudüs’e Bir Yol Vardır Görünmez
"...Ancak bizler için ilk kıblemiz olan Kudüs ne kadar önemliyse, Urumçi’nin de o kadar kıymetli olması gerekiyor."

Yazı masamın başına oturduğumda hicri 1442 yılının ramazan ayının Kadir gecesinde Kudüs’te başlayan olayların devamı olan gelişmeleri takip etmekten artık sıkılmış bir haldeydim. Her gece Gazze şeridi bombalanıyor, gündüzleri Kudüs’te eski şehrin Şam Kapısı önünde gençler toplanarak protesto gösterileri düzenliyordu. Ramazan Bayramının başlamasıyla birlikte olaylar hemen hemen bütün Filistin şehirlerine yayılmaya başlamıştı. Tüm bunlar olup biterken bizler Türkiye’de tam kapanma yasakları içinde evlerimizde otururken bir şekilde olaylardan haberdar olmaya çalışıyorduk. Kimi şehirlerde sokağa çıkıldığını, yürüyüşler yapıldığını da gündemi takip eden okurlar müşahade etmiştir. İnsanın zaman zaman içini daraltan olayları takip etmesi bazen hayır getirmez. Bir yazarın da insanların içini daraltan, onları sıkan şeyleri yazmaktan zevk aldığını düşünmek yerinde olmaz ancak gelin görün ki yaşanan olaylar üzerine fikir teatisi yapmazsak, bulunduğumuz yerden bir adım ileri gidemeyeceğimizi de bilmemiz lazım.

Kudüs, üç semavi dinin kutsal şehri, Hz. İbrahim’in mirası, Hz Musa’nın duası, Hz İsa’nın yarası olan kutsal şehir. Dünyada yaşadığını bilen insanların muhakkak görmek isteyeceği, eski dünyanın en kıymetli miraslarından biri olan bu şehir, hem eski sokaklarıyla hem tarihi yapılarıyla hem ifade ettiği anlamlarla sadece Müslümanlar için değil Hristiyanlar ve Yahudiler için de kıymetli, amenna. Ancak bizler için ilk kıblemiz olan Kudüs ne kadar önemliyse, Urumçi’nin de o kadar kıymetli olması gerekiyor. Peki niçin? Çünkü yüce Allah, Kuran-ı Kerim’de kendi nefsine zulmü yasakladığını ve insanların da zulümden uzak durmalarını, ana babalarına karşı dahi olsa adaleti savunmalarını buyurmuştur. O halde bizim nazarımızda Urumçi’de ya da Kudüs’te meydana gelen zulmün, zulüm olmak bakımından bir farkı bulunmamaktadır.

İstiklâl Harbimizden sonra birçoklarımızın inancına göre sıkışmış olduğumuz bu coğrafyada, en azından Misak-ı Milli’yi dahi kâmilen hayata geçirememişken, nispeten uzak coğrafyalarda olup bitenlere uzunca bir süre gözlerimizi kapattığımızı söylemek yanlış olmaz. Bunun sebepleri arasında elbette Dünya Savaşının getirdiği travmalar, başta alfabe değişikliği olmak üzere sonradan siyasi hayatımızda görülen ciddi farklılaşmalar, kalkınma hamlesinin getirdiği içeri odaklanma refleksi gibi birçok etken aslında gözlerimi dışarı çevirmekten bizleri alıkoydu. Bugün ise, yani cumhuriyetimizin yüzüncü yılına yaklaştığımız bu günlerde özellikle 1980 darbesi sonrası neslinin iyice hayatın içine karışmasıyla birlikte bu durumun değişmeye başladığını söylemek mümkün.

Darbe sonrası nesil, eskilerin yokluk dönemlerine göre nispeten daha fazla imkanlara sahip olarak büyüdü. En sonunda internetin gelişmesiyle birlikte dünyayla da daha sıkı bir bağ kurdu. Bu gelişmeler sonunda bizim neslin dünyaya bakarak kendini konumlandırma refleksinin geliştiğini söylemek yanlış olmaz. Elbette geçmişlerimizin, dünyada yaşanan olaylara kulaklarını tamamen tıkadığını iddia etmiyorum ancak bilinçli dar bir kesimin öne çıkan varlığıyla nispeten daha geniş bir duyarlılık alanı oluşan günümüzü de birbirinden ayırt etmek gerektiğine inanıyorum. Ancak hepimizde az çok bulunan sürekli geçmişi överek güne sövme alışkanlığımızı da biraz sorgulamamış gerektiğine inanıyorum. Unutmayalım ki özellikle 1967 yılındaki 6 gün savaşlarından sonra Filistin topraklarının ciddi bir kısmı işgal altına girdi. Aynı şekilde Urumçi de henüz dün Çin zulmü altına girmiş değil. Hal böyleyken geçmişte herkes mükemmeldi de bugün genç neslin aklı havadaymış gibi bir söylem tek başına gerçekçi değil.

Başlıkta, hepimizin bildiği bir sevda türküsüne nazire yaptık. Amacımız sadece dikkat çekmek değil aynı zamanda fikirlerimizle duygusal birer bağ kurabilmek. Çünkü bizler temel pozisyonlarını inançları üzere alan insanlarız. Çünkü bizler inancın bilmekten üstün olduğunu idrak etmiş insanlarız. Evet, herkes günde beş vakit namazın farz olduğunu bilir ancak bunu sadece inanlar yerine getirir. Yani materyalist bir profesör belki Kuran-ı Kerim’i defalarca okumuş, üzerine sayfalar dolusu yazı yazmış olabilir ama kutsal kitabımız içindeki hikmetleri hayatına tatbik etmedikten sonra, o bilgilerle beynini doldurmasının ne onun ahiretine ne de dünyasına bir faydası dokunmayacağını da biliriz. Kısacası inanmanın bilmekten üstün olduğuna inanlar olarak, fikirlerimizle duygularımız arasında bir bağ kuruyoruz. Söylediklerimizden, bilmenin öneminiz yadsıdığımız zannedilmesin. Nitekim yüce Allah, Zumer suresi 9. ayette;  “Hiç Bilenlerle bilmeyenler bir olur mu” diyerek bu konuda sözü uzatmamamızı sağlayacak dokunuşu yapmıştır.

Modern takvimle 2021 yılında Urumçi’de ve Kudüs’te neler olduğunu zihnine kazıyan tüm genç kardeşlerimizin bu fikirlerinin duygusal karşılıklarını da hissetmeleri gerektiğine inanıyorum. Bu yazıyı okuyan sen, eğer Gazze’ye bir gece vakti bombalar yağarken çocukların trambolinde zıplayarak oyun oynadığı o görüntüleri izleyip gözlerin dolmadıysa, damarlarında öfke hissetmediysen, ya da içinden Allah’a dua etmediysen, yakarmadıysan; fikirlerinin duygusal altyapısı henüz kurulmamış demektir. Bu da fikirlerine yeterince inanmadığını hatta belki onları sadece ezberlediğini gösterir. Adalet mücadelesinin uç kaleleri olan Urumçi ve Kudüs için ben dahil birçoklarımız, acaba ne yapabilirim? Diye soruyoruz. Bazen Allah’a bazen kendimize bazen de arkadaşlarımıza yönelttiğimiz bu sorunun ilk cevabı; inanmamız gerektiği. Gerçekten inanırsak bu inanç eminim bizi harekete geçirecektir.

Etiketler
İlgili Haberler