Türk Ocakları'nın trajedisi
Türk Ocakları'nın trajedisi
"Türk Ocakları belki çok uzun zamandır böyle idare ediliyor ancak özellikle son on yıldır her geçen gün daha da kurumsal işlevselliğini ve pratik kamusal yarar üretme yetisini kaybediyor."

Türk Ocakları birkaç gündür yaşanan tatsız hadiselerden dolayı zorlu bir süreçten geçiyor. Meselenin süregelen aktüel bir tartışma olmasının ötesinde yönetimsel ve kurumsal anlamda çok daha derin kökleri var. Yaşanan kriz son birkaç günde ayyuka çıksa da aslında kurumun kronik bir işlevsellik sorunu olduğunu da gözler önüne seriyor.

Türk Ocakları İstanbul şubesi ve başkanı Cezmi Bayram, İslam’ın kronik ve güncel sorunlarını masaya yatırmak adına bir sempozyum düzenledi. Bu sempozyum oldukça geniş kapsamlı bir fikri ve pratik tartışmayı hedeflediğinden, gerek ulusal gerekse de uluslararası anlamda nitelikli aktörlerin katılımını gerektiriyordu.

Belli ki bütçe yoktu ya da yetersizdi ve gerek maddi imkânsızlıktan gerekse de çalışmanın prestiji adına İstanbul Büyükşehir Belediyesi bu sempozyuma sponsor oldu. Sempozyuma Kemal Kılıçdaroğlu ve Ekrem İmamoğlu sembolik konuşmalarıyla katkı sunarken, Canan Kaftancıoğlu da dinleyici olarak katıldı.

Ne var ki problem de tam burada başladı, Türk Ocakları Genel Merkezi aynı günün gece yarısında bir açıklama yayımlayarak İstanbul şubesi yönetimini ve Cezmi Bayram’ı usule aykırı biçimde görevden aldığını ilan etti. İlan edilen metin iki argümana dayanıyordu, oldukça kısa ve netti.

İstanbul şubesi, kurumun siyaset üstü pozisyonuna halel getiriyor ve aynı zamanda devlete seri katil diyenler bu sempozyumda boy gösteriyordu. Birinci argümanla kastedilen CHP Genel Merkezi ve İBB, ikinci argümanın hedefi ise Canan Kaftancıoğlu idi.

Türk Ocakları gerek genel merkez düzeyinde gerekse şubeler düzeyinde yıllardır çeşitli siyasi partilerle iş birliği çerçevesinde, hatta siyasi aktörleri katılımcı ve konuşmacı olarak etkinliklere davet ederek ortak uzlaşı prensipleri etrafında belirli aktiviteler gerçekleştirdi. Bu görevden alışın, niçin bu etkinliğe ve bu katılımcılara isabet ettiğini bu çerçevede açıklamak oldukça zor görünüyor.

Gerekçeli fesihte, böyle bir tutarlılık kaygısı olmadığı gibi, kamuoyuna da mantıklı bir nedensellik dizgesi belirtilme ihtiyacı hissedilmiyor. Bu durum şeffaf, aleni ve tutarlı bir mantık çerçevesinde hareket edilmediğini, gerekçeli feshin gizli ve fakat tutarsız alternatif hedefleri olduğunu kamuoyuna düşündürüyor. Canan Kaftancıoğlu ise Berkin Elvan’ın haksız ve hukuksuz ölümüne karşı devleti eleştirmek üzere attığı tivite atıfla suçlanıyor. Öncelikle Kaftancıoğlu Türk Ocakları İstanbul şubesinin inisiyatifiyle değil, kendi isteğiyle sempozyuma heyetle birlikte katılıyor. Kendi rızasıyla milliyetçiliğin geleneksel arketiplerinden ve sembollerinden olan bozkurt ambleminin gölgesine oturuyor. İyi niyetli bir teşebbüs olarak okunabilecek, milliyetçi kurumsallıkla uzlaşma ve bu uzlaşmadan doğacak olası kamusal huzur ve yarara kapı aralıyor. Türk töresinin ve görgüsünün gereği olan, hoşgörülü ve misafirperver tavır ile şube yönetiminden de kendisine mukabele ediliyor.

Tahmin edileceği üzere milliyetçi camiada böylesi kriz anlarında o meşhur, büyülü ve görkemli beka kılıcı hemen çekilir, imdada yetişir ve devletin bekası kurgusu kullanışlı bir araç olarak hızla yayılır.  Devletin beka savunusu ile ilgili Türk Ocakları Genel Merkezi’nin bize anlattığı bu hikâye aslında oldukça tanıdık görünüyor.

Önce kendinizi siyaset üstü bir konuma yerleştiriyorsunuz, bu durum sizin fanilikle aranıza bir miktar mesafe koyuyor. Sonra dünyadaki tüm menfi çıkarları elinizin tersiyle iterek devletin kutsallığı adına beka savunusuna yaslanmak suretiyle uhrevi bir pozisyona yerleşiyorsunuz. Böylelikle faniler için olan tüm menfi endişelerden kendinizi arındırıyorsunuz. Bu durum artık konforlu ve güvenli bir alana geçtiğinizi işaret ediyor ve bu konforlu alandan kendi şahsi ikbalinizi arkasına gizlediğiniz Türk milleti ve devleti adına hiçbir dünyevi ve kamusal işlevi olmayan daimi bir kahramanlık üretebiliyorsunuz.

Ne var ki, Türk Ocakları Genel Merkezi’nin yönetim kurulu aktörlerinin çoğunun, mesleki ve akademik yeterlilikleri bir tarafa, çalıştıkları kurumlarda genel müdür, dekan, rektör ve başhekimlik gibi yönetici mevkilere atanmaları da, Cumhur İttifakı’nın ana stratejisi olan devletin bekası söylemiyle darbe teşebbüsü sonrası siyasetin kurulduğu son beş seneye tesadüf ediyor.

Türk Ocakları yönetici elitlerinin mevcut muktedirlere zımnen yaslanarak kurdukları şahsi menfi ajandalarını, hayata aşkın ve fakat işlevsiz bir Türklük ve devlet savunusu olarak kamuoyuna satmak yerine; hayata içkin ve tüm faniler gibi tabii pratik endişeleri olan ve fakat bir o kadar işlevsel biçimde kamusal yarar üretmeye çalışan şubelerin siyasi aktörlerle aleni ve medeni işbirliklerini örnek alamıyorsa da bunu anlayışla karşılaması daha sahici bir tutum olabilirdi.

Yönetimin mevcut referanslarının pratikte karşımıza çıkardığı sorun yalnızca aktüel hayattan kopuk ve işlevsiz olması değil; mevcut yönetimin kurumun geçmişten gelen tarihi misyonu ve yenileşme öncüsü ruhuyla çatışması da elbette bugünü bağlıyor.

Türk Ocakları, tarihi bağlam itibariyle geleneksel monarşi ve istibdattan anayasal meşrutiyet ve modern cumhuriyet devrine geçişin fikri ve siyasi olarak kurucu aktörü ve en büyük temsilcisiydi. Bu dönemde Türk Ocakları, önce Jön Türklük hareketine ardından İttihat Terakki ve Hürriyet İtilaf fırkalarına gerek fikri gerekse pratik anlamda büyük bir zemin hazırlamış, üyeleri bu partilerde çeşitli faaliyetler ve görevler almıştı.

Cumhuriyet’in ilanından sonra da iki büyük fırka olan Halk Fırkası ve Terakkiperver Fırka’ya yine bu kurumun tarihi bağlamı ve icra ettiği pratik tavır öncülük etmiş, onca aydın ve mütefekkiriyle gerek düşünsel gerekse siyasal hayata yön vermişti.

Türk Ocakları’nın yakın siyasi geçmişe referansla dün olduğu gibi elbette bugün de siyasetin salt bir tarafı olması beklenemez ancak modern cumhuriyetin kurumsal tesisi ve anayasal demokrasiyi geliştirmek adına siyasete yön verecek hürriyet zeminini temin etmesi ve bu konjonktüre destek vermesi gerekir.

Hürriyet zemini olmadan ve hukuki gerekçelere yaslanmadan idare edilen bir kurumun ahvali; yöneticilerin dar ekipçi ve pratik komitacı alışkanlıklarıyla birleşince sadece devletin ve devletlinin pozisyonuna kulak kesilmiş bir kapıkulu davranış geleneğinin keyfi ve arkaik bir formunu da karşımıza getiriyor.

Türk Ocakları belki çok uzun zamandır böyle idare ediliyor ancak özellikle son on yıldır her geçen gün daha da kurumsal işlevselliğini ve pratik kamusal yarar üretme yetisini kaybediyor. Çünkü mevcur yönetim kurumsal akıl ve tecrübe yerine keyfi dar komitacılığı, kamusal menfaat yerine şahsi menfaati tercih ediyor ve bunu devletin varoluşsal ahlaki zeminine saklanarak kamufle ediyor.

Hayatın olgularına bigâne ve ona bu topraklarda yön veren yegâne etkin araç olan siyasete karşı bu riyakâr tutum, hem kurumun tarihi misyonuna halel getirdiği gibi hem de aktüele dair politik etkinliğini yitirmesiyle sonuçlanıyor. Sonuçta ortaya yaptığı her icraatta işlevsizliği büyüyen ve hayatın ihtiyaçlarına duyarsızlığı katılaşan görkemli bir trajedi çıkıyor. Bu trajedi ne yazık ki, emektar kurbanlarına da ağır bir dramdan başka bir şey yaşatmıyor.

Etiketler
İlgili Haberler