Totaliter Feodalite: Türk Siyasetinde Ağalık Rejimi
Totaliter Feodalite: Türk Siyasetinde Ağalık Rejimi
Türkiye'de siyasi parti yapılarında, geniş bir çerçeveden bakıldığında ağalığın zaten var olduğu görülebiliyor.

Totalitarizm, kelime kökeni olarak Latince “totus” kelimesinden geliyor. “Totus”, anlam olarak “bütün”, “tamamen” kelimelerini karşılıyor ve özellikle siyaset biliminde tartışılan ve etrafında yeni değerler ve tanımlar üreten bir başka kelimenin de temelini oluşturuyor. Aynı zamanda birbirine zıt siyasi değerleri ve ideolojileri de bir araya getirmesi bakımından daha da derinleşen bir kavram. Zira İtalya’da Faşizm, Almanya’da Nazizm ve SSCB’deki Stalinizm düşüncelerinin ve uygulamalarının en geniş kapsamda tanımlandığı ifade totalitarizm. Bu açıdan yönetim sistemleri ve ideolojilerle de iç içe geçmiş bir duruma sahip, ayrıca barındırdığı örnekler bakımından da fazlasıyla ürkütücü ve mesafe oluşturan bir yapısı var.

Linz ve Stepan; çoğulculuk, ideoloji, mobilizasyon ve liderlik ölçütlerinden hareketle dört tip diktatörlük oluşturuyor: Otoriter, totaliter, post-totaliter ve sultancı. Bu noktada totaliter rejimler; siyasal, ekonomik ve toplumsal çoğulculuğun bulunmadığı, yönetici partinin bütün bir yapıyı elinde tuttuğu ve ideolojinin bütün bir hayatta yön gösterici olarak benimsendiği bir yapı olarak tanımlanabilir. Karizmatik bir liderin bulunduğu bu sistemde mobilizasyon da güçlü ve her açıdan yüksektir. Bu noktada, bir Ortaçağ rejimi olarak nitelendirilen feodalizmle totalitarizmin buluştuğu yapıtlardan en önemlisi, aslında bir feminizm başyapıtı olan Katharine Burdekin’in “Swastika Geceleri” kitabı. Henüz 1934 yılında yazılan kitapta Nazilerin savaşı kazandığı bir dünyada tam 700 yıl sonrası hayal ediliyor. Artık bir tanrı sayılan Hitler’in kurduğu totaliter yapı devam ederken, gücü feodal toplum elinde tutuyor ve tıpkı Ortaçağ’daki gibi Alman şövalyelerin ve öğreticilerin sözü hüküm yerine geçiyor. Burdekin’in distopyası bir yana, bütün bu özellikler, esas olarak bir siyasi sistem için tanımlanmış ve bir rejimin niteliğini belirlemek için kullanılıyor. Ama bunu yalnızca bir siyasi sistemde değil, belirli düşünce alanlarında ve en başta siyasi partilerde görebilmek ve tanımlayabilmek mümkün. Michels’in tanımladığı “Oligarşinin Tunç Kanunu”ndan öteye giden bir durum, Türkiye’deki siyasi çevrelerin hemen her alanında ve siyasi partilerin iç mekanizmalarında yaşanıyor. Üstelik bu, mevcut baskının üstüne bir “toprak ağası” gibi yükselen ve çevresindekilerle karşılıklı bir şekilde ağa-maraba ilişkisi kuran kanaat önderleri ve siyasi parti yöneticileri şeklinde tezahür ediyor. Yine de bu durumun siyasi partiler açısından çok yeni olmadığının farkında olmak gerek. Ağalık, Türk siyasetinde hem somut hem de kastettiğimiz biçimde soyut olarak önemli bir yere sahip.

Swastika Geceleri, distopya türünün en başarılı ve teorik açıdan en önemli örneklerinden

Siyasetin Öncü Ağaları

Okullarda öğretilen Kurtuluş Savaşı’nın en çarpıcı şahsiyeti ve simgesi, Birinci Meclis’in Tunceli Milletvekili Diyap Ağa olmalıdır. Çarpıcıdır; zira ağalığı, yerel kılığı ve kıyafeti ile kökeni, inkılap tarihi ve Cumhuriyet değerleri ile zıt bir görünüme sahiptir. Buna rağmen Diyap Ağa’yla ilgili, yukarıda bahsettiğim somut faktörler özellikle vurgulanarak Kurtuluş Savaşı’nı desteklediği ve Atatürk’ün sürekli yakınında olduğu dile getirilir. Bu açıdan Diyap Ağa artık yerel ve köken olarak farklı bir ağa değildir, Kurtuluş Savaşı’nı desteklemiş ve “Doğu’da isyancılar var, ağalar var, ilkel kalmış bir topluluk var fakat Diyap Ağa başka” ifadesiyle somutlanacak bir meşruiyetin aracı olmuştur. Aynı zamanda şunu eklemekte fayda var: Diyap Ağa’nın ağalığı toprağa ve varlığa dayanmaktan ziyade şana ve ünvana dayanmaktadır. Bu açmaz, ağalığın hem somut hem soyut anlamları bakımından önemli bir ayrıma işaret eder. Bir tarafta ekonomik temelli ilişkiler, öteki tarafta güç, kudret gibi soyut kavramlar üzerinden tanımlanan bir anlam var. Yine de Türk siyasetinde toprağa dayalı ağalığın ortaya çıkışı, yine bizzat Cumhuriyet’in ortadan kaldırmak istediği, halkçılığa aykırı bir bütünlükle aynı döneme denk gelmektedir. Bu bütünlüğün en iyi örneği kuşkusuz Adnan Menderes’tir, üstelik kendisi Doğu ve Güneydoğu ile özdeşleşen ilkel ağalığa karşı modern, her ne kadar sonradan da olsa eğitimli ve genç kuşak ağalığın siyasetteki temsilcisidir. Üstelik Ege’de bir ağadır ve siyasetteki yükselişini, parlamasını da bu ağalığa borçludur. Öte yandan binlerce dönüm toprağa sahip, marabaları bulunan genç bir ağa, belki siyaset yerine kültür ve sanatla uğraşsa Ortaçağ’daki “mesen” sınıfını andıran bir akımın öncüsü olacaktı. Ancak Menderes siyasete girdi ve çabaladı, hatta bu çabalar, daha sonraları küfür ve hakaretler yağdıracağı İnönü’ye övgü dolu şiirler yazmaya kadar ilerledi. Diğer faktörler bir yana, yalnızca politik bir figür olarak Menderes’in 1945’teki çıkışı yine ağalığına ve toprağa dayandı. Bu dönemde DP’nin dikkat çeken ağalarından biri de Mustafa Remzi Bucak oldu. Erenköy Amerikan Lisesi’nde okuyan Bucak, Fransa’da hukuk öğrenimi gördü ve eğitimini İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nde tamamladı. 1950-1954 yılları arasında milletvekilliği yapan Mustafa Remzi Bucak’ın haricinde aşiretin diğer ağalarından Halil Bucak, 27 Mayıs’tan sonra bir süre Yassıada’da hapis yattı. Ayrıca Çiftçiyi Topraklandırma Kanunu yalnızca bir toprak ağası önderi olarak Menderes’i değil, İç Anadolu’da bir toprak ağası olarak Emin Sazak’ı da endişelendirdi ve ortaya sürdü. Yine de Sazak’ın uzun yıllar boyunca, o dönem CHP içindeki azılı bir muhalif ve DP’nin öncü isimlerinden sayıldığını ancak perde arkasında yapılan görüşmeleri gizli gizli İnönü’ye aktardığını da unutmamak gerekir. Muhtemelen Sazak’ın herhangi bir durumdaki maddi kazancı ya da kaybı kendisi için hiç önemli değildi ve tıpkı bugün birçok partinin üst kademesinde olduğu gibi siyaseti bir statü sahipliği, alışkanlık olarak ve ağa-maraba ilişkisini hayatının her alanında yansıtmak amacıyla yapıyordu. Hem Sazak hem Menderes, ağalığın getirdiği baskın baskıcılığı ve siyasete çok da uygun bulunmayan ilişki biçimini korumaktan ve bunu açıkça yansıtmaktan hiç vazgeçmediler.

Adnan Menderes'in meşhur Çakırbeyli Çitfliği

“Ağalık” Her Yerde Olabilir

Cumhuriyet’in kuruluşundan itibaren temel sorun noktalarından ve uzun yıllar boyunca tartışma yaratan ana eksenlerden biri toprak, toprağın mülkiyeti ve kullanımı sorunu olmuştur. Zaman zaman “Çiftçiyi Topraklandırma”, bazen “Toprak Reformu” gibi ifadelerle tanımlanan bu süreç, Türkiye’nin bir tarım ülkesi olarak aslında toprağa bağlılığını ve bunun siyasete yönelik normal etkisini de yansıtmaktadır. “Köylü milletin efendisidir” cümlesiyle vücut bulan, köylüyü köyünde tutma ve kırsal-şehir ayrımını keskinleştirerek yatay hareketliliği engelleme çabalarının sonuçlarından biri, kırsalın yerel önderler tarafından “güdülmeye” müsait yapısının netleşmesi ve bürokratik kurumların yetersiz kalarak, yerel önderlerin bir güç olarak siyasette kendilerini temsil ettirme olanağı kazanması oldu. Kısaca toprak ve üzerinde barındırdığı her unsur, toprak sahibi tarafından binalardan yönetilmeye başlandı. Ekonomisi tarıma dayalı ve rejime uyum sağlamaya çalışan, iletişim olanakları gelişen bir toplum açısından kırsal kavramların şehirlerde yayılması ve kullanılması da anlaşılabilir bir durum olarak görülmeli. İşte bu kavramlar, özellikle 1960 sonrasında ideolojik bir boyut kazanan siyasetin vazgeçilmez bir aracı olmaya tam olarak bu dönemde başladı. Üstelik yalnızca siyasette değil, ülke gündeminde ve sosyal hayatta bir biçim kazandı. (1978 yılındaki Kibar Feyzo filminde Kemal Sunal’ın başlık parası için şehre gitmesi ve köye döndüğünde duvalara “Faşo Ağa” yazması en somut örnek olabilir)

27 Mayıs ve sonrasına giden süreçte görüşleri alınan genç subayların uzlaştıkları ve hemen faaliyete geçirmek istedikleri ortak bir mesele vardır: Toprak reformu. Bu, genç ve her şeyi bildiğini, anladığını ve yapabileceğini düşünen bir subay nesli için anlaşılabilir durum; ayrıca bununla ilgili gözü kara ve net ifadelerin kullanılması da. Örneğin bu neslin öncüsü ve müdahaleyi gerçekleştiren subaylar arasındaki rütbe farkını kaldırmak için tek tip üniforma bile önerecek kadar heyecanlı subaylarından olan Muzaffer Özdağ, basını hedef aldığı bir konuşmasında, “Doğu’da nasıl toprak ağaları varsa, Bab-ı Ali’de de ağalar vardır. Demokrasiye geçerken Bab-ı Ali’den de geçeceğiz” diyor ve basın kuruluşlarını doğrudan hedef almaktan çekinmiyordu.(1) Ayrıca daha sonra Özdağ’ın bir süre birlikte hareket edeceği Alparslan Türkeş ise “sosyal adalet” vurgusuyla geniş bir toprak reformundan ve 9 Işık’ta belirttiği korporatist modelden teorik olarak vazgeçmedi. Bu durum, geniş bir çerçeveden bakıldığında 1970’lerin başına kadar bu şekilde devam etti. Ancak pratikte, özellikle Orta ve Doğu Anadolu’daki toprak ağalarının desteğini almak için çeşitli yollara başvurdu, bunlardan en bilineni Emin Sazak’ın oğlu Gün Sazak’ın MHP’de genel başkan yardımcılığı görevine ve hatta çok başarılı bir şekilde sürdürdüğü Gümrük ve Tekel Bakanlığı’na getirilmesidir.

Türk siyasetinde 1970’lerden sonra dikkat çeken ağalardan Ahmet Türk, şehirde kravatlı ve modern görünümlü bir şekilde vekillik görevini sürdürürken, yerel alanlarda olabildiğince feodal unsurları kullanır ve hatta bu unsurlar, aslında Ahmet Türk’ün tamamlayıcısıdır. Kanco Aşireti’nden gelen Türk’ün ağalığı yalnızca toprağa değil, aşirete ve geçmişe de dayanmaktadır. Yerel detaylarda Türk’ün ve aşiretinin taşıdığı unsurlar biraz daha uç boyuta gider ve Devlet Bahçeli’yle birlikte Türk siyasetinin derin yönleri konusunda şüphe uyandıran(2) Deniz Baykal’ın da zaman zaman ziyaret ettiği ve kaldığı bir Ortaçağ şatosunu andıran Kasrı Kanco’ya kadar uzanır. Bir kaleyi andıran yapı, ağalığın bütün unsurlarının somutlaşmış halidir. Ayrıca Ahmet Türk’ün ağabeyi Abdürrahim Türk de Adalet Partisi’nden milletvekili olmuş ve 1973 yılında öldürülmüştür. Ahmet Türk de 1973 yılında Demokratik Parti’den milletvekili olmuştur. Bu noktada ağaların parti tercihine bakıldığında, siyasi rant ve aşireti, toprağı temsil arayışının çok bariz olduğu anlaşılıyor. Esas olarak Doğu’daki siyaset ve yaşam tarzı da biraz bu yönde ilerliyor. Nitekim Ahmet Türk daha sonra Demokratik Parti’den istifa etti ve Cumhuriyet Halk Partisi’ne katıldı. Muhtemelen binlerce köye doğrudan sahip olan ve yine binlerce ırgatı ve marabası bulunan Türk’ün ve Doğu’da Ahmet Türk gibi siyaset yapan ağaların siyaset arayışı, hem politik ve resmi bir güç arayışında hem de meşru ve yasal bir zeminde güç tesisi için ortaya çıkıyor. Güçlü ağaların ve soyadlarının bulunduğu ve hüküm sürdüğü bir alanda sıradan bir çiftçinin siyasette temsil edilmesine en başta izin verilmesi, izin verilse bile partilerin böyle birini tercih etmesi, tercih etse bile başarı kazanması mümkün gözükmüyor.

Ahmet Türk'ün meşhur şatosu Kasrı Kanco. Birçok liberale ev sahipliği de yapmıştır.

Yakın Dönem Ağalar

Siyasette ağalığın somut bir şekilde yer almadığı herhangi bir dönem muhtemelen yoktur. Bu, 1980 sonrası hem siyasi hem sosyal hem de kültürel açılardan yeni bir döneme giren Türkiye açısından da değişmiyor. Özellikle 1990 sonrası önemli dönüşümler geçiren ekonomik ve sosyal faktörler yeni toplumsal grupları Meclis’e itti. Meclis’teki çoğulculuğun sağlanması dışarıdan bakıldığında demokratik açıdan olumlu bir imaj çizse de sürecin bütünü, başta aktörlerin vasıflarını yalnızca siyasi hırs ve entrikalara harcaması, terör olayları, medyanın işini gayet bilinçli başarılı bir şekilde gerçekleştirerek yolsuzlukları ortaya dökmesi ve sivil-askeri bürokrasinin, seküler sermayeyle girdiği iş birliği neticesinde toplumsal yaşama doğrudan müdahalesi gibi faktörler sebebiyle oldukça başarısız bir görünüm çizer. Bu başarısızlığın kritik noktalarında yine ağaların ön plana çıkması dikkat çekicidir. Kürt milliyetçiliğinin önde gelen isimlerinden Sırrı Sakık da Badikan Aşireti mensubu olarak yakın dönem ağalarından biri sayılıyor. Babasının üç evliliğinden 18 kardeşi bulunan Sakık, diğer aşiret ağalarının çocukları gibi okuma fırsatı bulamasa da buna ve içinde bulunduğu partinin ideolojik iddialarına rağmen bir toprak ağası varisi olarak siyasette kendine yer edindi.

Meclis’in öteki yüzünde, yani siyasette de toprak ağalarının varlığı ve önemi her zaman ön planda oldu. Bunlardan ilk değinilmesi gereken, ilginç gelebilir ama Süleyman Servet Sazak. Süleyman Servet Sazak, tıpkı babası Gün Sazak gibi MHP’den milletvekili adayı oldu ve 1999 yılında Eskişehir milletvekili olarak Meclis’e girdi. Emin Sazak, Gün Sazak ve Süleyman Servet Sazak, Orta Anadolu’daki geniş toprakları ve bir anlamda ağalığın ve soyadının kazanımlarıyla ülke siyasetinde çeşitli dönemlerde yer aldılar. Muhtemelen Sazak’ın vekilliği, babasının aldığı görevler gibi toprak ağalarını ardında toplama amacı gütmekten uzaktır fakat yine de yerel siyasetin damarını yakalayabilecek uygun ve öne çıkan isimlerden olması bakımından, ağalığın getirmiş olduğu “şanı” ve “ünvanı” kullanmıştır. Bu noktada asıl değinilmesi gereken isim ise Sedat Bucak’tır. Tıpkı ataları gibi merkez sağ siyasetin içinde yer bulan Bucak, üç dönem milletvekilliği yapması haricinde içinden sağ çıktığı araçla ve trafik kazasıyla meşhurdur. Çok bilinmeyenli bir denklemde neredeyse tek bilinen olan Bucak’ın, teröre karşı devletin yanında yer aldığı ve bir korucu ordusuna sahip olduğu herkes tarafından bilinmektedir. Bu açıdan, Susurluk’ta kaza yapan meşhur araçtan sağ çıkması ve devletle girdiği girift ilişkilerin varlığı anlaşılabilir. Bucak soyadı bununla da yetinmemiş ayrıca, Sedat Bucak’ın kardeşi Ahmet Ersin Bucak da 2011 yılında Şanlıurfa’dan bağımsız milletvekili adayı olmuş ve seçilememiş. Ama asıl dikkat çeken husus diğer kardeş. Ali Murat Bucak, 2014 yılında DP’den Siverek’te belediye başkan adayı oldu ve seçimi 18 puan farkla kaybetti. Ali Murat Bucak’ın CHP’den 2015 yılında, Şanlıurfa’da birinci sıra aday olduğu seçimlerde CHP, Siverek’te yalnızca yüzde 8 oy alabildi ve Şanlıurfa genelinde MHP’nin gerisinde kaldı.

Süleyman Servet Sazak, 2016'da MHP Genel Başkanlığı için aday da olmuştu.

Siyasette ağalığın yeniden gündeme gelmesi yine bir Bucak tarafından oldu. Sedat Bucak’ın kuzeni olan Fatih Mehmet Bucak, MHP’den Siverek Belediye Başkanlığı için adaylığını açıkladı. Bucak, yerel bir televizyonda katıldığı canlı yayında, "İkincisi şimdi biz bu seçime girdik ya canım kardeşim bir adam cimriyse uzak dur ama hem cimri hem yalancıysa onu toprağa karıştır. Allah yalancılarla, sözünde durmayanlarla, cimrilerden uzak tutsun. Lafım meclisten dışarı, kendilerine susayınca bir bardak su alıp içemeyenler bu memleket adam olmazlar. El kesesinden bonkörlük yapan da bir şey sahibi olmaz. Daha benim tanıdığım o belediye başkanları senin bölgedeki, vekillerin hepsi hala devletin parasıyla uçağıyla gidip geliyor. Ben Mehmet Ağa'nın parasını harcıyorum ben şimdi 180 trilyon paramı getirip orada toprağa gömeceğim. Bütün Siverek bilsin, servetimi satarak geliyorum.” ifadeleriyle iddialı bir çıkış yaptı. Ancak durumun ciddiyetini daha da artıran ve endişe veren ifadeler bundan sonra geldi: “Ben oraya seçime gelmiyorum ölmeye geliyorum, iki bir daha bucağın içinde bir tane başka lehvalı araba görürsem, kendileri bilir, şimdiden elleriyle mezar kazmaya başlasınlar. Gelir gelmez de ilk Karacadağ’a gidiyorum, bakalım el mi yaman, bey mi yaman, hodri meydan. Bir yalancı olacaksın, mıymıntı sünepe olacaksın, iki artistlik yapacaksın, biz bunu yemeyiz. Biz çatlamış topraklara çatlamış ayaklarıyla basan bir insanız, biz seçime de gelmiyoruz, bunu bil, ben ölmeye geliyorum, babayiğit olan çıksın karşıma.”

MHP camiası Bucak’ın adaylığı açıklandığında ve bu konuşmalar da ortaya çıkınca çok heyecanlandı. Ancak Cumhur İttifakı kapsamında Siverek’in AKP’ye bırakılması heyecanı söndürdü ve Bucak, kendisi açısından çok şaşırtıcı olmayan bir şekilde CHP’den aday oldu. Oysa aynı Fatih Bucak, 7 Haziran seçimlerinde CHP’den aday olan kuzenini hedef alıp bağımsız aday olurken, “1960 yıllarında Bucak ailesini sürgün eden CHP’ye Bucaklardan asla destek gelmeyecektir. Bizim ailede herkesin siyasi görüşünün ne olduğu ortaya çıktı. Biz muhafazakar, sağduyulu ve daha insanlarla iç içe olan bir tutum sergiledik. CHP’de olmamız mümkün değildi. Nasıl devlet içerisinde paralel yapı varsa, ailelerin içerisinde de var. Bizim ailenin paralel yapısı Ali Murat Bucak’tır.” ifadelerini kullanabilmişti. Fatih Bucak’ın paralel bir yapı olup olmadığı tartışmaları elbette kendi aşiretinin bileceği bir iştir. Bucak’ın ağalığını ifşa eden ve “Ben buradayım” diyen ağalık meydan okuması ise kendisi için gayet anlaşılabilir. Fakat Bucak’ın CHP’den adaylığının kabul edilmesi, ağalığını siyasette tescillemek ve meşru hale getirmek için parti ayırt etmeksizin çaba harcayan Fatih Bucak açısından değil CHP açısından endişe vericidir. Zira her bakımdan korkaklıkla suçlanan ki kısmen doğru yönleri de var, ürkek siyaset yapmakla suçlanan CHP’nin bu adayının normal karşılanması beklenebilir ve desteklenebilir. Ancak askeriyeden selam gönderilen, devlet memurunu dövmekle tehdit eden ve seçimleri “Ölmeye geliyorum” diyecek kadar ciddiye alan, bulunduğu ortama göre gayet anlaşılabilir bir İstanbul Türkçesiyle konuşurken aynı zamanda sahip olduğu kültürün şivesini sınırlarını zorlayarak kullanabilen bir toprak ağasının, kafası karışık ve kendini arayan CHP’de bile eğreti durduğunu söylemek gerekiyor.

Parti Ağaları, Kanaat Ağaları

Ağalık, Türk siyasetinde somut bir anlam ve temsil arayışı taşıdığı kadar soyut anlamlar da kazanmış durumda ve bu durum çoğunlukla fark edilmeden gelişiyor. Her şeyden önce ağalık, diğer iktidar ve yönetme ilişkilerinden farklı bir iletişim biçimine sahip. Örneğin kurumsal bir şirketin üst düzey yöneticisi ile sıradan çalışan arasındaki iletişim biçimi gayet şehirli ve medeni bir hava taşıyor. Mafya organizasyonlarının ve kabadayıların en azından televizyondaki sunumunda bile insani ve babacan bir tavır yer alıyor. Fakat ağalık böyle değil, Doğu ve Güneydoğu ile özdeşleşse bile ağalığın ve barındığı ortamın sert ve haşin yüzü hemen ön plana çıkıyor. Ağaların zorbalığı, daima yanlarında barındırdıkları kahyalığın kötülüğüyle beraber hem içe hem dışa büyük bir meydan okuma sergiliyor. Bu algıda Cumhuriyet’in ve halkçılığın ne kadar etkisi vardır, tartışılabilir. Fakat ağalık modelindeki hükmetme gücü kendine özgü bir iletişim biçimi geliştirmiş ve bir “sahip olma" olarak yansıyor. Ağa yalnızca toprağın ve ürünün, malın mülkün değil; insanların da sahibi olduğundan olsa gerek, bu iletişim biçiminin ve ağaların özelinde psikolojilerin sağlıklı olduğunu söyleyebilmek mümkün değil.

Ağalığın sağlıklı olmayan iletişim biçimi, kurumsal düzeyde siyasette ve siyasi düşünce ortamlarında da fazlasıyla rastlanan bir durum. Öncelikle şunu netleştirmek gerekiyor; asıl karşımıza çıkan, ağalığın kendisinden ziyade kurduğu ve sahip olduğu iletişim biçimi. Bu, tıpkı Burdekin’in distopyasındaki gibi totaliter bir zihniyetin yer aldığı genelden, feodal ağaların bulunduğu özele doğru bir ortamı resmediyor. Türkiye’de işte bu ilişki biçimine ve ağaların hem soyut hem de somut anlamlarına her yerde rastlamak fazlasıyla mümkün. Fatih Bucak’ın “heybetli” meydan okuyuşunun insanların hoşuna gitmesi de bundan kaynaklı olabilir. Özellikle yıllardır son derece pasif ve uysal bir muhalefetle temsil edilme durumu karşısında meydan okuyan, cesur bir “bizden”, gayet cazibeli gelebilir. Totaliter zihniyetin egemen olduğu bir siyasi ve toplumsal yapının feodal ağalarının da bulunması ve parlaması normal değil mi?

Feodal ağalara en çok siyasi partilerde rastlanıyor ve bunlar çoğunlukla teşkilat yapılarını kontrol ediyor. Kurumsal bir düzeyde kurulması gereken ilişki biçimi, siyasi partilerde “feodal ağalık” formatında oluşuyor. CHP ve İYİ Parti bu durumun en somut kanıtları. AKP’deki durum, iktidarın nimetlerini dağıtan bir kişi ve etrafında bu nimetleri elde etmeye çalışan, eski statülerini bırakıp her zaman daha fazlasını isteyen rantiyerlerden oluşuyor. Rant paylaşımı, ülkede resmi ve gayriresmi en muktedir olan kişi açısından önemli ki Erdoğan’ın yönetme gücü bu noktada özgünlük taşıyor ve geniş, büyük, hantal yapısıyla Sovyet tipi bürokratik bir kurumu andırıyor. MHP’deki yapı ağaların oluşumu ve gelişimi için müsait değil zira bunların güçlenme potansiyeli, muktedirin şahsi geleceği ve oturduğu koltuk için sakıncalı. Bu açıdan Osmanlı’yla oldukça benzeyen bir yapıya sahip ve alternatif güç potansiyellerini doğrudan bastırıyor. CHP ve İYİ Parti en somut kanıtlar, zira buralarda doğrudan iktidarı ve nimetlerini arzulayan iş birliği ve ortak çalışmayla oluşturulan bir iletişim biçimi yok. Elde ettiğinin bir üstünü isteyip çabalarken, belli başlı ağalara kahya olan farklı odaklar var. Ağalar da bir şekilde ya geçmişten gelen “niteliksiz” niteliklerini kullanıyor ya da kendilerini çok iyi ve başarılı bir biçimde sunuyor. Bazıları da “demokrat” genel başkanın demir yumruğunu öpmek için çabalıyor ve “küçük ağa” haline geliyor. Netice, siyasi partilerin çürümüş kurumsallık düzeyinde her dönem yaşanan aksaklık ve göz göre göre gelen iflaslar oluyor. Türkiye’de herkes, en başta siyasi partiler ve yöneticileri, büyük bir totaliter zihniyetin ve temelin altında kendi küçük ağalıklarını oluşturuyor.

(1) Ağalık burada, artık somut bir şekilde ifade ettiği anlamdan öte bir genişliğe kavuşmuş ve “sözünü dinleten”, “muktedir” anlamlarına gelebilecek yeni bir ilişki biçimini tanımlamak için kullanılmış. Gerçekten de “hükmetme” anlamını taşıyan ifadelerden ziyade ağalık, öncelikle belirli bir ilişki biçimini tanımlıyor.

(2) Bu noktada Devlet Bahçeli’nin Ahmet Türk’ün serbest kalması için çaba göstermesinin yorumu komplo teorilerine kalıyor.

İlgili Haberler