Sovyetik Partilerin Sonu Gelebilir Mi?
Sovyetik Partilerin Sonu Gelebilir Mi?
Türkiye'de siyasi sistemin ve partilerin geleceğine dair belirsiz tablonun varacağı nokta, çeşitli ihtimalleri barındırıyor.

Siyasal partiler, modern siyasal yaşamın en önemli gerekliliklerinden biridir. Bu sebeple, böyle önemli bir konumdaki kavramın tanımının ve niteliklerinin de iyi tanımlanması faydalı olacaktır. Kavramın tanımıyla ilgili farklı yorumlara değinmek, konunun teorik düzlemde anlaşılması için önemli bir gerekliliktir.

Tanımlar, Yapılar, İşlevler

Sartori, siyasal partiyi, “Seçimlerde sunulan resmi bir nitelendirici isimle tanımlanabilen ve seçimler yoluyla siyasi makamlara adaylarını yerleştirebilen bir grup” olarak tanımlarken, LaPalombara ise “Temel amacı siyasi iktidara tek başına ya da bir koalisyon hükümetinin üyesi olarak gelerek devlet mekanizmasını denetim altına alacak kişileri görevlendiren resmi bir örgüt”olarak tanımar. Erdoğan Teziç, siyasal partileri “Ortak görüşleri paylaşan insanların siyasal iktidarı ele geçirmek amacıyla kurdukları örgüt” olarak yorumlar. Ahmet Taner Kışlalı siyasal partiler için, “Bir program çerçevesinde siyasal kararları etkilemek ve bu amaçla siyasal iktidarı ele geçirmek üzere örgütlenmiş kuruluşlar” tanımını kullanır. Tarık Zafer Tunaya’nın yaptığı,“Belirli bir politik program üzerinde birleşmiş kişilerin, bu programı normal seçim yoluyla gerçekleştirme amacı güderek kurmuş oldukları bir topluluk” tanımı, Münci Kapani’nin “Bir program etrafında toplanmış, siyasal iktidarı elde etmek ya da paylaşmak amacını güden, sürekli bir örgüte sahip kuruluşlar” tanımıyla benzerlik gösterir. Fakat kapsam ve yorum açısından daha geniş bir tanım Ergun Özbudun tarafından yapılmıştır ve bu tanımın kullanılması daha uygundur. Ergun Özbudun, siyasal partileri “Halkın desteğini sağlamak suretiyle devlet mekanizmasının kontrolünü ele geçirmeye ve sürdürmeye çalışan, sürekli ve istikrarlı bir örgüte sahip politik topluluklar”olarak tanımlar.

Tanımlarda en dikkat çeken olgu, siyasal partilerin “iktidara gelme” amacında olmasıyla ortaya çıkar. Zira “iktidara gelme” ya da “iktidarı paylaşma” amaçları, siyasal partileri diğer baskı gruplarından ve sosyal gruplardan da ayırt eder. Baskı gruplarının siyasal iktidarı etkileme yolu ise “iktidara gelmek” değil, devlet mekanizması içinde karar organlarına sızarak siyasal iktidarın faaliyetlerini belirli ölçüde denetim altına almak veya bu faaliyetleri engellemeye çalışmaktır.

Siyasal partilerin iç örgütlenmesi, siyasi düzenin yapısı ve mevcut demokratik anlayışla yakından ilgilidir. Ostrogorski, İngiliz ve Amerikan partileri üzerinde yaptığı incelemelerde, parti örgütlerini demokrasi anlayışına aykırı bulmuş ve sürekli bir parti örgütünden ziyade güncel sorunlar üzerinde örgütlenebilecek geçici kuruluşların kurulmasını önerir. Ostrogorski bu görüşünü, parti örgütlerinin giderek bürokratikleşme sürecine girmesiyle temellendirir ve örgütün parti hayatının temel gücü haline geldiğini ifade eder. Bu durum, örgütün, bireylerin gücünü bastırmasıyla sonucunu doğurur. Robert Michels ise “Oligarşinin Tunç Kanunu” olarak da bilinen ve bir örgütün demokratik temsil iddiasının gerçekte karşılığının olmadığı, bu örgütlerin kaçınılmaz olarak bir elit grubunun oligarşik kontrolü altına gireceği yönündeki tezini savunur.

“Oligarşinin Tunç Kanunu” hem genel siyaset düzleminde hem de parti içi mekanizmalarda dikkat çekilmesi gereken en önemli tezdir.

 

Amerikalı siyaset bilimci K. Janda, siyasal partilerin örgütleri ile demokrasi arasındaki ilişkiyi, beş örgütsel özelliği esas alarak inceler. Bu özellikler; parti özerkliği, örgütlenme derecesi, iktidarın merkezileşme derecesi, örgütün tutarlılık derecesi ve örgütün katılma anlayışıdır. Parti özerkliği, örgütün diğer örgütlerden ne kadar bağımsız olduğunu ve toplumda edindiği bağımsız konumu ifade eder. Özerkliği belirleme ölçütü, parti üyelerinin hangi kaynaklardan devşirildiğidir ve partiler, bireysel üyelikten oluşan dolaysız partiler ve kolektif üyelikten oluşan dolaylı partiler olmak üzere ikiye ayrılır. Dolaylı partiler, dolaysız partilerden daha özerk kabul edilir. Finansman kaynağı ölçüt kabul edildiğinde ise kendi iç finansmanını sağlayan partiler, dış kaynaklardan finansman sağlayan partilere göre daha özerk kabul edilir. İkinci ölçüt olan örgütlenme derecesi, parti içerisindeki ilişkilerin biçimsel usul kuralları veya yazısız kural ve gelenekler yoluyla açık ve belirli davranış kalıpları yaratıp yaratamadığını ifade etmek için kullanılır. Parti ilişkilerinin düzenlenmiş olması ve yapısallaşması, partinin örgütlenme derecesini yükseltir. İktidarın merkezileşme derecesi ise parti içi iktidarın ne ölçüde dağılmış veya bir merkezde toplanmış olduğunu ifade ederken, demokrasiye uygun bir parti organizasyonu iktidarın merkezileşme derecesinin optimal olduğu bir modele dayanır. Örgütün tutarlılık derecesi, örgüt üyeleri arasında tutum ve davranış birliğini açıklarken, üç ölçüte dayanır. Bu ölçütler; yasama tutarlılığı, parti disiplini ve hizipleşme olarak ifade edilir. Örgütün katılma anlayışı, üyelerin parti faaliyetlerine katılımını ve bu katılımın niteliğini ifade eder. Katılım ne kadar sınırlıysa parti içi iktidar o derece merkezileşmiş kabul edilir.

Türkiye’de Siyasal Partilerin Durumu

Türkiye’de siyasetin yapısı, 16 Nisan 2017’deki referandumun ve nihayetinde 24 Haziran 2018’deki seçimlerin ardından kökten ve geri dönülemez biçimde değişti. Bütün bir seçim propagandasını “parlamenter sisteme dönüş” üzerine kurgulayan muhalif partileri, kendilerine dönük yanlış politikalarıyla ve siyasi söylemleriyle Türkiye’deki dönüşüme ayak uyduramadı; hantal ve klasik yapıları da bu uyumsuzluğu destekledi. Bu süreç, sadece muhalefet partileri için geçerli bir olgu değil; iktidar partisi ve ortağı açısından da benzer yapı sorunları ve hantallık önemli bir sorun teşkil ediyor. Bu aşamada hantallık, mevcut siyasi partilerin yaşadığı en büyük sorun görünümünde. Zira sistemin yeniliklerine karşın mevcut siyasi düzende herhangi bir vasfı bulunmayan parlamentoda, dört muhalif parti bir araya gelmesine rağmen soru önergesi geçirme başarısını gösteremedi. Bu sorunun çok boyutlu temelleri var, en başında mevcut Siyasi Partiler Kanunu gösterilebilir. Fakat hem iktidar hem de muhalefet bloğu açısından var olan sorunların tespiti açısından yalnızca Siyasi Partiler Kanunu yetersiz kalacaktır.

Hem AKP’nin hem de Saadet Partisi’nin son sloganları, Sovyetik ülkelerdeki ilerlemeye ve yeniliğe yapılan, klasik kelimelerin kullanıldığı vurgulara benziyor.

 

İktidar partisinde sorun, iktidarın sağladığı kaynakları ve rantı dağıtmada ve parti içi hiyerarşide yaşanan hizipçilik ve gruplaşmalarda ortaya çıkıyor. AKP, elindeki imkanları ve kaynakları geniş bir ölçüde dağıtamıyor, parti içi hiyerarşi ve bu imkanlara ve kaynaklara ulaşmada önemli bir ölçüt olarak göze çarpıyor. Sürekli yükselme arayışının arkasında, sürekli hale gelecek ranta ve kaynaklara ulaşma, bunları kontrol etme ve bir süre sonra dağıtma işlevini yerine getirecek konumu elde etme arayışı yatıyor. Bu aşama, artık otoriterliği yasal olarak da meşruiyet kazanan bir lider açısından tehdit edici olarak değerlendirilebilir, fakat patrimonyal bir düzen içerisinde karşılıklı bağımlılık yaratılmış ve örülü duvardan çekilecek bir tuğlanın, bütün duvarı yıkma tehdidinin varlığıyla bir düzen kurulmuştur. Tehdit olarak görülebilen bu durum, bir yandan parti teşkilatını ve elitini motive edici bir unsur olarak da kullanılabilir. Zira iç çekişmeler neticesinde bütün bir kazanımı kaybetmek, AKP elitlerinin düşmeyeceği bir hatadır. Neticede kurulu düzen, liderin önlenemez ve rejimin diğer aktörleri tarafından sürekli meşru hale getirilen ve artırılan sorgulanamazlığıyla işlemektedir. Parti, burada bir kariyer aracıdır ve geniş kapsamlı olması hedeflenen bir dağıtım aracıdır. Ancak partinin klasik yapısı, bu kapsamı sürekli daraltmaktadır ve parti içerisinde oluşan bürokrasi ve hiyerarşi, Türkiye’nin mevcut siyasi yapısıyla benzeşmektedir. Yani parti yapısı, eski sistemin bürokratik yapısını devralmış ve bir kazanç kapısı haline gelmiştir. Bu noktada, AKP’nin kongre sloganlarına dikkat çekmek faydalı olabilir. AKP’nin 12 Ekim 2003’te gerçekleşen Birinci Kongre sloganı, “Her Şey Türkiye İçin, Bu Işık Sönmeyecek”, 11 Kasım 2006’da gerçekleşen İkinci Kongre sloganı, “Türkiye’nin Partisi, Türkiye’nin Lideri”, 3 Ekim 2009’da gerçekleşen Üçüncü Kongre sloganı, “Biz Birlikte Türkiye’yiz”, 30 Eylül 2012’de gerçekleşen Dördüncü Kongre sloganı, “Büyük Millet, Büyük Güç, Hedef 2023”, 12 Eylül 2015’de gerçekleşen Beşinci Kongre sloganı, “İlk Günkü Aşkla” ve 21 Mayıs 2017’de gerçekleşen Üçüncü Olağanüstü Kongre sloganı, “Yeni Atılım Dönemi: Demokrasi, Değişim, Reform”olarak belirlendi. Sloganlardaki vurgunun ve kullanımın, dönüşümcü bir yapıdan giderek statükocu hale gelmesi dikkat çeker. Tabii bu durum, muhalefette yer alan bir partinin iktidarını koruma güdüsüyle de açıklanabilir. Ancak Saadet Partisi’nin 30 Ekim 2016’da gerçekleşen kongresinin sloganı, AKP’nin 21 Mayıs 2017’deki kongre sloganıyla benzerlik gösterir: “Çelikleşme ve Yeni Hamle Kongresi”. Bu durum, Saadet Partisi’nin ideolojik kökeni ve yapısındaki özgünlükle de ilgili; fakat kullanılan sloganların ve düşünce yapısının evrimi açısından iyi bir örnek teşkil eder. Partilerin yapısı Sovyetik modele her zamankinden daha fazla yakındır. Türkiye’nin diğer köklü iki partisi, yani CHP ve MHP, bu alanda karşılaştırma yapmaya gerek duyulmayacak kadar hantal, bürokratik ve eski modelde. AKP de 16 yıllık iktidarın neticesi olarak SBKP modeline evrildi ve kullanılan sloganlar, yapısal söylemler ve parti içi mekanizmalar da bu modelle eşitlendi. İYİ Parti, özellikle 24 Haziran 2018 seçimleri sonrası yaşadığı sürecin etkisiyle kurumsal düzeyde merkezi, hantal ve klasik bir organizasyona dönüştü. Zaten yaş ve cinsiyet açısından vadettikleriyle elde ettikleri arasında bu kadar büyük bir fark ve tabii başarısızlık olan bir yapının, üstelik parti liderinin bir lütuf, vefa veya karşılıklılık ilkesine dayalı olarak dağıttığı milletvekili koltuklarıyla, başka bir hale dönüşmesi de beklenemezdi. Ancak HDP, özellikle BDP’nin ardından yaşadığı dönüşümle diğer partilerden ayrılabilir. Zira “radikal” ve “yumuşak” olarak ayrılabilecek iki farklı alanın temsili üzerinde inşa edilen ve HEP’den başlayarak BDP’ye kadar olan klasik yapılardan farklılık arz eder. Liberalleşen solun etkisi, Gezi Parkı veya Chantal Mouffe’nin “Radikal Demokrasi” kuramı bunda önemli rol oynasa da siyasetteki farklı yönlerini kurumsal hale getirdi. Üstelik bunu, kendisini toplumun önemli bir kesimi açısından “vazgeçilemeyecek” noktaya evirdi, bunu zaman zaman devletle veya AKP’yle doğrudan muhatap olarak, zaman zaman da muhalif seçmenin bir kısmı açısından cazibesini hiç kaybetmeyerek gerçekleştirdi.Öte yandan etkin olduğu bölgede DBP gibi farklı bir partiyi öne sürdü ve Türkiye’deki farklı uçlarda (Batı’da eşcinsel aktivistliğine soyunurken, Doğu’da İslamcı söylemlerin kullanılması gibi) kendisine meşruiyet üretti.

Siyasette Kim Olmalı, Kim Olmamalı?

Türkiye’de mevcut siyaset düzeninin durumu, karşılıklı meşruiyet çabalarıyla yeni düzeni yerleştirme ve rollerin belirli ölçülerde dağıtılmasını sağlayarak yeni sisteme işlerlik kazandırma üzerine kuruludur. 24 Haziran’a varmadan gerçekleşen kritik süreç, başkanlık sisteminin ruhuna uygun olarak iki bloğun, iki aday ve iki ittifak çatısı arasındaki mücadelesine evrilip evrilememe aşamasında gerçekleşti. Bu açıdan HDP’nin 24 Haziran’da herhangi bir ittifak bloğunda yer almaması, bundan sonraki seçim süreçlerinde yer almayacağı ve en nihayetinde iki hâkim yapılı bir sistemin oluşturulamayacağı anlamına gelmez. 24 Haziran öncesi durum, bu yapıların oluşmasına müsaade etmedi; ancak bundan sonra oluşmaması için var olan direnç noktaları giderek zayıflayacaktır.

Türkiye’de siyaset, şayet önü alınamazsa aktör sayısı giderek azalırken, çatıları giderek genişleyen ve siyasi temsil açısından huzursuzluk ve kriz yaratacak bir yapıya dönüşecektir.

 

Siyasi partilerin yapısı, uzun vadede bir dönüşüm gösterecektir ve bu dönüşümü ilk olarak fark edip, gerçekleştirme imkanı AKP’nin olacaktır. Zira kendilerine ayrılan alanda, büyük bir açgözlülükle rant ve birikim peşindeki muhalefetin kurumsal yapılarını dönüştürme kudreti ve cesareti yoktur. Şayet bu cesaretin ve uzlaşının varlığı mümkün olsaydı, muhalif siyasi partilerin kendilerini feshederek, yeni bir kurumsallaşma sürecine gitmeleri gerekecekti. Muhalefet açısından yeni sistemden çıkış yolu, 24 Haziran öncesinin eski siyasetini terk etmek olacaktır. Gerçi mevcut bütün siyasi partilerin lider kadrosu ve elitleri eski siyasetin ürünleridir; ancak uzun vadeli gelişimin önemli noktası da burada ortaya çıkar. Parti elitleri, kendi varlıklarını sağlamlaştırmaktan veya korumaktan vazgeçerek nitelikli yönetici yetiştirmeli ve kuşaklar arası yeni bir siyasetin temellerini oluşturmalıdır. Bu temeller, eski ve hantal yapılarda gerçekleşmez; zira Ostrogorski’nin veya Michels’in ifade ettiği bürokratikleşme süreçleri en yoğun şekilde yaşanmaktadır. Üstelik bu süreç, yeni ve muhtemelen geri dönüşü mümkün olmayan bir sistemde gerçekleşmektedir. Siyasi partilerin sınırladığı, engellediği ve hatta söndürdüğü aktif siyasi katılım işlevi, yeni kurumsallıkla mümkün olacaktır. Bu süreç, siyasi parti yapısını terk ederek “oluşum”, “platform” veya “hareket” ifadesiyle yerine getirilebilir. Türkiye’de elde kalan sivil toplum kuruluşları, bu çatılar altında yeniden işlevli ve öncü bir konumda yer alabilir. En önemlisi, yeni yapılarda oluşturulan kurumsallaşma, belirli mekanizmalar sayesinde koltuk yarışını veya makam kavgasını engelleyebilir. Bunların önüne geçebilmenin Türkiye’deki mevcut yapıyla defalarca denenmesine rağmen mümkün olmadığı açıktır. Neticede 24 Haziran sonrası oluşan bıkkınlık ve yılgınlık durumu, ki bu daha çok muhalif seçmenin muhalefet partilerine yönelik tepkisi olarak yansıyor, esas olarak mevcut parti yapılarının eskiliği ve niteliksizliği yüzünden gerçekleşmektedir. Türkiye’de siyaset; kravatlı elitlere, zenginliğinden gücünü alan iş adamlarına, zübbeliği, kibri ve klasik resmi cümleleriyle bir genç olmaktan ziyade sürekli işleyen bir robotu andıran genç makinelere bırakılmayacak kadar önemli ve değerlidir. Başta ekonomik ve sosyal konular olmak üzere, Türkiye’nin sorunlarını siyasallaştırmayan bir muhalefetin varlığı gereksizdir. Zira bundan sonraki seçim, bu gidişata göre “Ekonomi bozulursa iktidar gider” formülünün yerle bir olduğu bir sürecin kapısını açabilir. Başarılı bir şekilde siyasallaştırılmayan bir ekonomik krizin “dış güçlerin müdahalesi” haline gelmesi gayet normaldir ve mümkündür. Bu siyasallaştırmayı sosyal medyadan gerçekleştirmeye çalışan* siyaset çabası ölür; ezilen ve umutlarını yitiren, yani gerçek anlamda kaybeden, partilerine gönül veren milyonlarca insan olur. Ancak asıl ezilmesi ve ölmesi gereken, kurulu düzende mevcutların “kimliklerini” benimseyemeyen ve herhangi bir “partililik” kimliğine yönelik öfkelerini açığa vuracak olanların mücadele ettiği anlayış olmalıdır.

Eleştiri Hakkı Kimin?

Türkiye’de siyasette kim olacağı, kimin olmayacağı sorunu; eleştiri hakkının kimde olup olmadığının değerlendirilmesi sonucunu da doğurur. Türkiye’de siyaset yapma iddiasında olanların başarısızlığı, en başta bu iddia sahibinin eleştirilmesini gerektirir ve bu normaldir. “İktidara gelmek” amacını taşıma açısından diğer örgütlenmelerden ayrılan bir siyasi parti şayet iktidara gelemiyorsa başarısızdır ve buna gerekçe sıralamak anlamsızdır. Böyle bir ortamda Türkiye’deki siyaseti, kişisel sermayesi ve varlığı açısından kaybedecekleri veya kazanacakları çok da önemli olmayanlar yapmaktadır. Nitekim varlığını, zenginliğini ve hatta hayatını kaybetme tehlikesiyle karşı karşıya kalanların yapacakları, rahat yaşam sürenlerin ve zaten bundan dolayı etkin olabilenlerin yapacaklarının çok fazlasıdır. Ayrıca bazı kesimler açısından bu durum zenginleşmenin değil; var olan zenginlik neticesinde statü ya da itibar kazanmanın bir yoludur ki eski siyasetin her unsurunu barındırır. Resmi cümleler, klasik giyimler, kendine önem atfeden elit görünümlü görgüsüzler ve makam araçlarıyla bu süreç, Türkiye’nin ve geleceğin önünü tıkamaktadır. Her toplumsal grupta bu durum, kendine özgü yoğunluğuyla yaşanır ve siyasetteki rollerin dağıtılmasına katkı sağlar.

AKP’nin kapatılması için oy kullanan ve laik kesimin önemli temsilcilerinden Osman Paksüt’ün, Erdoğan’ın davetine katılması ve birlikte poz vermeleri, hatta bunun Nagehan Alçı tarafından tepkiyle karşılanmasının sebebi ne olabilir?

 

Bu dağıtımın en kritik aşamasını, 12 Eylül’ün yaratmış olduğu karamsar tablo ve kolay yoldan zenginleşme çabalarının, yolsuzlukların ve yıkımların yaşandığı 1987 sonrası siyaset oluşturur. 1987 önemlidir; zira bu yıl içinde yapılan referandumda 1980 öncesi siyasetçilerin yasakları kaldırılmış ve Türkiye’de yeni bir dönüşümün mesajı da verilmiştir. Nitekim İslamcılık, bu tarihten itibaren giderek siyasallaşmış ve kurumsallaşmıştır. Hatta bir ölçüde giderek cesaret kazanmış ve radikalleşmiştir; zira ülkenin en önemli meydanlarında “Laik diktatörlük yıkılacak” sloganlarının tam tersi, 16 yıl boyunca hiçbir şekilde, hep bir ağızdan dile getirilmemiştir. Zira ekonomik ve sosyal statü kaybının zararları minimum düzeydedir ve yaşam koşullarını önemli ölçüde etkileyebilecek bir sonuç yaşanmamıştır. Toplumsal alanda da karşılaşılabilecek klasik örneklerden biridir; varlıklı ve statü sahibi birinin yaşadığı küçük bir kayıp ve bu durum karşısındaki şaşkınlığı her zaman alay konusudur. Bu örnek, adeta Türkiye’nin vazgeçilemeyen kaderini ve geleceğini de yansıtır ve her zaman geçerlidir. Bunun karşısında, sonradan zenginleşen muhafazakâr sermaye ve bunun kendine özgü yaşam formülü vardır. Bu kesim, herhangi bir kayıpta böyle bir role bürünmez, zira bunu engelleyecek maddi ve manevi dayanakları bulunur.

1990 sonrası yükselen İslamcı bağnazlığın karşısında, 12 Eylül’ün yaratmış olduğu ve bizzat Atatürk Dönemi’ne en ağır darbeyi indiren, “Atatürk Milliyetçiliği” gibi kavram hatasının ürünü olan ve yalnızca laiklik çatışması gibi sığ bir alanda yürütülen Kemalizm’in ve tabii Kemalistlerin, 2018 yılında bir siyasi güç olarak ciddiye alınma çabası ve bazı kesimler tarafından alınması da hayret vericidir. Üstelik son dönem Türk siyaseti bir bütün olarak değerlendirildiğinde, “saçları boyalı laik teyze” profilinin haklı çıktığını iddia etmek büyük bir yanılgıdır. Zira haklılığı ve haksızlığı artık hiçbir önem atfetmeyen bir kesimin görüşleri, fiziksel varlıkları gibi ölü sayılır. Siyasette bu roller, 1990–2002 arası dönemde dağıtılmış ve devrini tamamlamıştır; aktörler de kendilerine verilen rolleri yerine getirmiş ve 2000'li yılların ortalarında son hücumlarını gerçekleştirdikten sonra köşelerine çekilmiştir. İşte doğrudan siyasetin bu döneminde yer alan kesim ve destekleyenleri, siyaset yapmakla en başta ekonomik olarak kaybedecekleri oldukça sınırlı olan kesimdir ve İslamcılarıni egemenliklerinin doruğa ulaştığı 2013 sonrasında bile bu kesimlerden şikayetçi olması, bunların yalnızca ihtiyaç duyulduğunda raftan indirilerek kullanılması gereken aparatlar olduğunu gösterir. Düzenin öteki yanında, 28 Şubat’ın kudretli generallerinden Çevik Bir’in İslamcı sermayeye danışmanlık yapması ya da AKP’nin kapatılması için oy veren Osman Paksüt’ün ve eşinin, Erdoğan’la Cumhurbaşkanlığı’nda oldukça samimi pozlar vermesi gibi kimileri açısından şaşırtıcı durumlar yaşanmaktadır. Bunlar aslında şaşırtıcı mıdır? Hayır. Zira AKP ve Erdoğan açısından iktidarın ve partinin kimlik yapısının genişletilmesi açısından hiçbir sorun yoktur. Zira kuruluş aşamasında İsmet İnönü’nün torunları bile davet edilmiştir. Erdoğan, mutlak egemendir ve kurulan ağa girenleri ya dönüştürür ya da yutar. Statü ve ekonomik olarak varlıklarını kaybetmek istemeyen eski “Kemalist” kesim açısından da sorun yoktur; zira ya ağa girmezler ya da girdikleri ağda şekillenmekten rahatsızlık duymazlar. Servet ve statü sahipliği, her iki kesim açısından ayrı alanlar yaratır ve kendi hitap ettikleri kesimlerin seçkinleri olarak birer sembole dönüşür ve birbiriyle düşünce yapısı açısından tamamen zıt bu kesimler arasında örtülü bir uzlaşı sağlanır. Tabii bu Kemalizm’in, Atatürk’ün öncülüğünü ettiği İnkılap sürecinden tamamen ayrı ve hatta bu sürecin yozlaşmış bir hali olduğunu belirtmekte fayda var. Toplumun her alanında radikal bir dönüşümü karşılayan ve esas olarak Batıcı olan bir kavramın, yalnızca laiklik eksenine indirgenmesi ve giderek bağnazlaşması ve “Ulusalcılık” adı altında bir üçüncü dünya ideolojisine dönüştürülmesi dikkatle incelenmelidir. Zira Türkiye’nin meseleleri, bugün bile “İslamcı-Laik” çatışmasına indirgenmeyecek kadar önemli ve derinliklidir. Bu sebeple AKP’nin politikalarını “İslamcılık” ifadesiyle karşılamak sığdır ve yetersizdir. Neo-Osmanlıcılık öncesi başarısızlığa uğradığı belirli olan zaten İslamcılıktır ve Neo-Osmanlıcılığın ortaya çıkma sebebi de zaten budur. Elbette ki İslamcı kökler reddedilemez; fakat mevcut ortamda yalnızca bir dinamo işlevi görmektedir. Üstelik “öldüğü” iddia edilen Neo-Osmanlıcılık da bir dinamodur ve etkisi hâlâ Suriye’de hissedilir. Nihayetinde bunlara, hem iç hem de dış politikada artık varlığı zorunlu bir hâle gelen milliyetçilik de eklenmiştir. Dünyadaki merkezileşme sürecine Türkiye, bu dinamoyu da ekleyerek katılmıştır ve bütün bu süreci Neo-Osmanlıcılık, İslamcılık ya da Milliyetçilik olarak ifade etmek yetersizdir ve yanlıştır. Var olan, her türlü akımı bünyesine katabilen, kullanabilen, yedekleyebilen ve gerektiğinde bünyesinden söküp atabilen, pragmatik bir otoriterliğin meşru hale gelmesi, zaman zaman “totaliterlik” sopasını göstermesi ve bünyesinde uzlaşı sağladıklarıyla beraber kısa vadede önlenemez yükselişidir.

*Bu aşamada, İrfan Aktan’ın Duvar’daki “Twitter Milletvekilliği” yazısını okumak ufkunuzu açacaktır.

İlgili Haberler