Sokağın “Yerli ve Milli” sınırları: Kuryeler siyasetin ilgisini neden çekmedi?
Sokağın “Yerli ve Milli” sınırları: Kuryeler siyasetin ilgisini neden çekmedi?
"Yetkileri törpülenmiş veya üzerinde büyük bir şaibe ve şüphe bulunan kurumsal mekanizmaların karşısına, sivil toplumun olumlu ve gerekli bir güç olduğunu ne zaman algılayacağız?"

Türkiye’de uzun süredir anlatılan, genişletilen ve sosyal medyanın dar kitlesinin de tepkisini çeken bir tespit var: İktidar, sokaklardaki hareketliliği bir şekilde kendi lehine kullandığı için muhalefet sokaklarda herhangi bir mobilizasyon veya protesto istemiyor. Muhalefetin söylemi ve tavrından tespitin doğruluğu anlaşılıyor. Gerçekten de muhalefet, sokaklardaki gayet meşru olan gösteri hakkını psikolojik olarak gayrimeşru kabul ederken, meşruiyetin sınırlarını da TBMM ve sandık gibi dar bir yoruma indirgiyor. Yetkileri törpülenmiş veya üzerinde büyük bir şaibe ve şüphe bulunan kurumsal mekanizmaların karşısına, sivil toplumun olumlu ve gerekli bir güç olduğunu ne zaman algılayacağız? Yoksa iktidarın belirlediği "sokakların yerli ve milli sınırları" yalnızca psikolojik olarak değil, siyasi ve hukuki olarak da mı kabul edildi? Kaldı ki en işler demokrasilerde ve sistemlerde, sivil toplumun meşru ve son derece gerekli bir aktör olarak yer alması gerekliliği söz konusu. Türkiye gibi kurumsal yapısı ve tecrübesi uzun yıllara dayanan ve kendine özgü nitelikleri bulunan bir ülkede, demokrasinin ve kurumsallığın bütün hatlarına yoğun bir saldırı söz konusuyken, sivilliği kısıtlayan siyasetin toplumsal düzeydeki bilinçsizlikten şikâyeti de inandırıcı olmuyor.

Sorunun bulunduğu bir yerde bulunma hali, günümüz Türkiye’sinde siyaset açısından çok gerekli ve kullanışlı bir alan açıyor. Ülke, topyekûn bir yoksullaştırma girişimiyle karşı karşıyayken, soyut düzeydeki anayasa tartışmaları başta olmak üzere soyut düzeydeki herhangi bir girişimin ve sonu uzak geleceğe dayanan iddialı ve yüksek teknolojik söylemlerin bir etkisinin olmadığı çok açık. Daha düne kadar, genç ve tecrübesiz siyasetçiler başta olmak üzere, biraz da iletişimcilerin velvelesine kapılarak oluşan “Z Kuşağı” hayali, son 6 ayda yerinden yurdundan edilen, karnını doyurmak için belediyenin belirlediği alanlar önünde bekleyen umutsuz öğrenciler gerçeğine çarptı. Bu gerçek öyle bir çarptı ki; ekonomik krizin bile ötesine geçen iyimserlik ve geleceğe dair kurulan hayaller, sürecin zorluğu ve yoksulluğun geniş boyutları karşısında başta muhalefet olmak üzere herkesi sarstı. İktidar çevrelerinin yaşadığı sarsıntı bir yana, muhalefetin hayallerinin gerçeklerle karşılaşma alanları yaratması ve Türkiye’nin en büyük sorunu olan kent yoksulluğu gerçeğiyle yüzleşmesi gerekiyor. Yüzleşmeden kaçmanın açıklaması yalnızca “sağcılık”, “iktidara yarama” ya da başka noktalarda aranmamalı. Belli başlı dinamikler, bu pasifliğin temellerini oluşturuyor.

Kuryelerin motivasyonu ve bilinç arayışı

Pandemi, yeni sektörler yaratırken iş kolları bakımından da önemli dönüşümler sağladı. Evden çalışmanın yaygınlaşmasının haricinde her şeye rağmen, kısıtlı bir ücretle çalışmak zorunda bırakılanlar, sağlıksız çalışma koşulları daha da sağlıksız hale gelenler ve her an ölüm riskiyle karşı karşıya kalanlar. Elbette koşulları iyileşenler, servetlerine servet katanlar da var; fakat onların yaşadığı dönüşüm kendileri açısından olumlu yönde. (1)  Öte yandan Türkiye’nin karşı karşıya kaldığı yeni bir sektör de var: Kuryeler. Çalışma koşulları, teknolojinin yaygınlaşması ve pandemide adeta zorunluluk haline gelmesi, bu yeni işçi grubunu da önemli hale getiriyor. Üstelik bu durum yeni değil. Özellikle pandemi sürecindeki rolleriyle öne çıkan kuryeler bilinçli bir örgütlenme çabasına girerken, bir süredir yaşanan ölümlü trafik kazalarına ve çalışma koşullarına karşı da kamuoyu oluşturmaya çalışıyordu. Bir hizmet sağlama aracı olarak ve statüyle ilgili düşünüldüğünde, toplumsal düzeyde yapılan işin takdir edilip bir yandan da “acıma” duygusunun yansıtıldığı bir durum söz konusu. Tıpkı kâğıt toplayıcılarında olduğu gibi takdir ve acıma birlikte gözlemleniyor. İki metrobüsün arasında, olumsuz hava koşullarında ilerlemeye çalışan kuryelerin takdir edilmesi, modern vicdani duyguları yansıtması bakımından önemli. Fakat aynı takdir, daha iyi haklara dair taleplerde ilgi ve karşılık görmüyor.

Kuryelerin hak arayışı, aldıkları maaştan ve çalışma şartlarından daha önemli bir olguyu işaret ediyor. Çok iyi maaş alsalar da bunun yetmediğini ifade etmeleri ve iyisini istemeleri, sanırım Türkiye’de bugün birçok farklı kesimin tepkisini çekecektir. Üstelik gerçekten çok iyi maaş almadıkları halde bunu yaşama durumları da söz konusu. Fakat 12 bin TL kazanan bir kuryenin daha fazlasını istemesinde, bugünün Türkiye’sinde bir sakınca olmamalı. Aksine, maksimum 8 bin TL’ye mahkûm edilen ve kendisini hâlâ “beyaz yakalı” gören vasıflı işçinin neden harekete geçmediği sorgulanmalı. Emeğinin karşılığının kazandığı olmadığını düşünen bilinçli bir kurye ile sürekli şikâyete alışmış ve memnuniyetsiz bir bilinçsizlikle sürüklenen herhangi bir çalışanın arasında çok büyük farklar var ve ivme kuryeden yana. Bugün toplum, masa başında ve plazalarda yükselen şikâyetleri değil, doğrudan sokakta ve hayatın içinde olanların memnuniyetsizliklerini yüksek sesle getirişlerini dinliyor. Kuryelerin başlattığı bir süreç, bugün farklı kitlelere yayılma potansiyeline sahip ve geniş, ulaşılamayan bir kesimi çembere alabilir. Fakat siyasetin neredeyse tamamı ve toplumun önemli bir kesimi, yeni ve potansiyel gelişmeleri değerlendirmek yerine soyut ve teorik tartışmalarla, iletişim numaralarıyla oyalanıyor ve kan kaybediyor. Haklı ve toplumun farklı kesimlerinde sempatiyle karşılanan, üstelik kuryelerin de buna göre hareket ettiği bir hak arayışını kendine çekememek ve siyasallaştıramamak, bu dönemde çok büyük bir başarısızlık ölçütü olmalı. 

Yoksulluğa dair gerçeklerle nasıl yüzleşilebilir?

Kent yoksulluğu, Türkiye’nin akademi literatüründen, önemli gündem maddelerinden birine inme sürecini hızlı yaşadı. Topyekûn bir yoksulluk girişimi, toplumsal dinamiklere yönelik önemli bir saldırıyı ve değiştirme çabasını da gösteriyor. Sürekli bahsedilen “uçurumun derinleşmesi” artık gözle görülür hale gelirken, siyasetin bu sürece dair nasıl bir okuma yaptığı ciddi bir soru işareti. Bir örnek olarak, sürekli yenilikçilik iddiasıyla hareket eden, “seküler hassasiyetleri” yansıtan Türk milliyetçileri, Türk bayraklarının sallandığı kurye eylemlerin neresinde kaldı? Kent yoksulluğuna dair kavram dünyasına, gelişmelere karşı kendisini nasıl konumlandırıyor? Mevcut yapıyı, eskinin “sermaye-işçi” gerilimleri üzerinden okuyup, belki bir gün gerçek bir servet sahibi olma hevesiyle sermayeyi koruma ve kollama çabası anlaşılabilir bir şey değil. Çünkü toplum topyekûn bir yoksullaştırma hamlesiyle karşı karşıya. Muhalefet, iktidarın son hamleleri karşısında yaşadığı afallama durumunu aşamazken, soyut problemleri konuşmaya ve rehavet ortamına alışmış bir görünüm sergiliyor. Artık, yoksullaştırılanı “dinlemek” de yetmiyor; bir an önce uygulama görmek isteyen ve teskin edilmeyi bekleyen kesimler genişliyor. Bu kesimlerin kimliğinden çok, var olan ortamın herkesi etkilemesi ve kimlikleri geride bırakması önem taşıyor. Bu açıdan kurye eylemleri, depoları basılan kâğıt toplayıcıları, halk ekmek büfeleri önünde kuyruk olan emekliler, bir gerçeği net bir şekilde ifade eden semboller haline geliyor. Semboller, yaşanılan durumun özdeşleştirilmesini ve içselleşmesini de sağlıyor. Şartların topyekûn bir karşı atak için müsaitliği apaçık ortadayken, soyut konularla ve belirsizliklerle oyalanmak, büyük hayal kırıklıklarının ve kırılmaların da temelini oluşturabilir. Yoksulluğun ana gerekçelerinden biri olan yolsuzluğa odaklanmak, kanıksanmışlığı ve sıradanlığıyla toplumu bağlamıyor. Ancak bilinçli ve insani şartların sağlandığı bir toplumda, yani iyi bir toplumda yolsuzluğun olumsuzlanması ve bu yönde karşıt bir bilinç geliştirilmesi mümkün olabilir. Neticede vakit geçiyor, iktidarın elektrik üzerine uyguladığı şok zamlardan bir süreliğine, az bir miktarda feragat edip, bunu “başarı” olarak sunması karşısında muhalefetin bütün bileşenlerinin bir strateji geliştirmesi iyi bir başlangıç olabilir. 

 

(1) Uzun vadede olumsuz da olabilir, servet sahipleri daraldıkça toplumsal öfkenin odak noktaları da küçülecek ve sabitlenecektir. Bazıları bundan kaçmak için şimdiden temas kurma çabasına girmiş; Cengiz, Limak vb. gibi bazıları da bu öfkenin çoktan odak noktası olmuştur.

Genel Yayın Yönetmeni
İlgili Haberler