Eşitsizliği örten bir perde: Öfkeli milliyetçilik ve Özdağ
Eşitsizliği örten bir perde: Öfkeli milliyetçilik ve Özdağ
"Böylesine büyük bir ekonomi krizin ortasında sol popülizm için çok bir imkân olmasına rağmen bunu kullanamayan Türk solu da bu bahiste sonuna kadar eleştiriye açıktır."

Herkesin beklediği günü ben de bekliyorum. Kamuoyu huzursuz, beklenen seçim tarihi yerine, baskın bir erken seçim yapılma ihtimali her zaman "olağanüstü" şartlara istediği gibi karar veren Erdoğan için kenarda bekleyen bir seçenek. Böyle bir ortamda Ümit Özdağ gergin devam eden bir filmin ortasına, adeta elinde silahla giriş yaptı ve Zafer Partisi böyle kuruldu. Erdoğan sığınmacıları göndermeyeceğini, Kılıçdaroğlu ve Meral Akşener ise bir geri dönüş projesine sahip olduklarını, geri dönüşün çok aktörlü ve zamana yayılması gereken bir proje olduğunu ifade ediyorlar. Tüm sığınmacılar gönderilebilir mi? Ben şahsen hepsinin gönderilebileceğine inanmıyorum ama sığınmacılığın Türkiye’de çok önemli bir sorun olduğunu düşünüyorum.

Zafer Partisi Türkiye’deki herkesin sığınmacı meselesini ilk sıraya koymasını isteyen, seküler bir milliyetçilik hattında, sağ siyaset kodlarına sahip, devlet-hükümet ayrımına inanan bir ideoloji partisi. Sığınmacı meselesi Zafer Partisi’nden önce de partilerin gündemine dönem dönem geliyordu, Zafer Partisi’nin farkı, direkt kendini sığınmacı meselesinin çözümüyle tanımlaması oldu. Muhalif partilerin sığınmacı meselesindeki çözümleri mutedil, uzun süreye yayılan ve popülist olmayan bir yolu tercih ediyordu. Zafer Partisi ise olabildiğince sağ popülist ve direkt bir dili kullanıyor propagandasında: "hemen gidecekler, otobüslerle yollayacağız, hepsini yollayacağız."  Dünyanın her tarafında sığınmacı meselesi her zaman "çok rahat" kaşınacak bir konu olmuştur, bu çok büyük bir maharet değil elbette. Hatta hemen çözemeyeceği belli olan bir konuda "çözecekmiş" gibi yapmak maharetten daha ziyade, diğer muhalefet partilerine karşı kızgın kitleleri manipüle etmenin en iyi yolu. Manipüle edilmiş kitlelere verilen en büyük zararsa, Türkiye için çok önemli bir sorun olan sığınmacı meselesinde Zafer Partisi’nin çözümü dışındaki her çözümün "marjinal/hainlik" olarak görünmeye başlanması. Makûl tartışma ortamı yok ediliyor. Üstelik Türkiye bir ekonomik krizle, korkunç bir bilinçli yoksullaştırma ile sınanırken toplumun "hınç" duygusunu rejim dışında herhangi bir yere yönlendirmek neye yarıyor? Neredeyse ekonomik krizin nedeninin sığınmacılar olduğunu düşünen bir kitle yaratılıyor, sığınmacılar toplumun "ötekisi" olarak hınç duygusunun merkezine yerleştiriliyor. Nedenlerle sonuçlar böyle karışıyor birbirine. Sığınmacı meselesini gitsinler/kalsınlar ikiliği arasına sıkıştıranlardan birisi olan Ümit Özdağ’ı Türk sermayesinin küçük/büyük üretim mekânlarında gören oldu mu? Sığınmacıların yarattığı "artı değeri" konuşurken gören oldu mu? Peki sığınmacılar Türk sermayesi için ne ifade ediyor? Sigortasız çalıştırabilecekleri, düşük ücretli ve statü derdi olmayan insanlar sığınmacılar. Bu nedenle Türk vatandaşlarının çalışmak istemeyeceği her işte çalışmak zorunda kalan insanlar. İşverenin sığınmacıya karşı herhangi bir sorumluluğu yok, itiraz edemeyeceklerini işveren de biliyor. Evrensel’de, geçen günlerde yayınlanan emek haberlerinde, İstanbul’da İMES Sanayi Sitesi’ndeki Suriyeli ve Afgan işçilerle ilgili bir haber vardı. 17 yaşında Şerif isimli bir Afgan çocuk işçiye sigortası olup olmadığını soran muhabire, patronu şöyle yanıt veriyor: "Sigortası Allah." Şerif 10 kişiyle aynı evde yaşamak zorunda. Emeğin maliyetinin düşürülmesinde en büyük güç şu an "sığınmacılar" olarak görünüyor ve bu en fazla işverenin lehine bir durum yaratıyor. Soru şu ki; sizce Türk sermaye sahipleri; özellikle de orta ölçekli işletmeler Suriyelilerin, Afganistanlıların geri dönmesini ister mi? Özdağ artı değer sömürüsünün en kuvvetli yaşandığı bu konuda, sığınmacıları değil sermayedarları hedefe koymalı. Bugün sığınmacılar hayatta kalabiliyorsa, bu işverenlerin ucuz işgücü arzusu sayesindedir. Hedef sığınmacılar değil, sömürünü düzenini kalıcı hale getirenler olmalıdır.

DİSK’in “Asgari Ücret Gerçeği-2022” başlıklı raporuna göre özel sektörde çalışanların %69’u, yani 10 milyon kişi Türkiye’de en düşük sınır olan asgari ücrete mecbur. Üstelik asgari ücret o kadar yaygın ki, neredeyse piyasanın normal ücreti kabul edilmiş halde. Eurostat 2020 Ocak verilerine göre Türkiye, 328 Euro ile Avrupa’nın Arnavutluk’tan sonra en düşük asgari ücret veren ülkesi. Türkiye, Enflasyon Araştırma Grubu’nun verilerine göre aylık %8, yıllık ise %156 enflasyon oranıyla dünyada en yüksek enflasyon yaşayan beş ülkeden birisi. Açlık sınırı 4928, yoksulluk sınırı 16 bin 52 lira.

Böyle bir tabloda siyasetin merkezine sığınmacı meselesini yerleştirmek ve bu sayede milliyetçilik yoluyla sınıfsal eşitsizliği örtmek solun önünü çok iyi kapatan bir siyaset. Milliyetçilik temel çelişkiyi şöyle vaaz eder: "Türkler ve ötekiler." Halbuki maddenin kendisine göre Türkiye’de “Türkler ve ötekiler” değil, sermaye/mülk sahipleri ile mülksüzleştirilenler/yoksullaştırılanlar arasında bir çelişki vardır. Böylesine büyük bir ekonomi krizin ortasında sol popülizm için çok bir imkân olmasına rağmen bunu kullanamayan Türk solu da bu bahiste sonuna kadar eleştiriye açıktır. Özdağ ya da diğer milliyetçi isimleri bu konuda suçlamak siyasetin ruhunu anlamamaktır. Siyaset bir boşluk bulma/doldurma sanatıdır. Sizin gereksiz ya da önemsiz bulduğunuz konuları keşfeden diğer bir parti o konuyu öylesine tartışır ki, siz hareket edemez hale gelebilirsiniz. Türkiye’de şimdilik yaşanan budur.

Etiketler
Gazeteci
İlgili Haberler