Sıcak hava, iklim, Paris Antlaşması
Sıcak hava, iklim, Paris Antlaşması
"Paris Antlaşması’nı 2016 yılında imzalayarak antlaşmayı onayladığını sessiz bir şekilde belirten Türkiye 2021 yılında antlaşmanın meclisten geçmesi ile resmi olarak taraf haline geldi ve yürürlüğe sokacağını tüm dünyaya bildirmiş oldu."

KUTLUHAN KÜLEKÇİ

Bundan sadece birkaç sene önce iklim konusunu anlatan ve bizi uyarmaya çalışan bilim insanları; “iklimin değiştiğini direkt olarak görmüyor oluşumuz, onun var olmadığı anlamına gelmiyor” cümlesini sıkça kuruyorlardı. Ancak çok kısa bir sürede iklim değişikliğinin vardığı nokta bambaşka bir seviyeye gelmiş durumda. Çünkü artık iklim değişikliğinin etkilerinin görünmeyen yerlerde olduğu bir dönemde değiliz, artık her şey gözlerimizin önünde yaşanıyor ve fakat hala daha insanlığın bu konuda gerçek bir çözüm arayışı olmadığı aşikar. Yaklaşan iklim krizine karşılık bugüne kadar atılan en büyük adım “Paris Antlaşması” oldu; ancak bu antlaşma yeterli mi? Antlaşmanın yeterliliğini bilimsel ve mantıklı bir açıdan değerlendirmek adına antlaşmayı biraz daha detaylı incelemekte fayda var.

Paris Antlaşması

Paris Antlaşması’nın temel hedefi dünyanın yıllık ortalama sıcaklık artışını Sanayi Devrimi öncesi döneme yani 2 °C ‘ye gerilemesini sağlamaktır. 2 °C hedefi aslında öncelikli bir hedef, asıl varılmak istenen nokta ise 1.5 °C ‘ye kadar gerileyebilmek. Peki bu mümkün mü? Paris Antlaşması çok uzun zamandır Birleşmiş Milletler kongrelerini gündemini oyalayan konular arasında COVID-19 salgınından sonra en geniş desteği toplayan konulardan biri. Bu açıdan değerlendirildiğinde aslında antlaşmanın amacına ulaşması mümkün gözüküyor. An itibari ile 192 ülkenin desteklediği ve kendi sınırları dahilinde yürürlüğe soktuğu Paris Antlaşması’na son katılan ülke ise Türkiye. Antlaşmanın kapsama alanı ise oldukça geniş, çünkü konumuz iklim ve dünya vatandaşları olarak bizlerin alacağı küçük tedbirler ile iklim krizini durdurma fikri artık sadece bir hayalden ibaret. Kısacası Paris Antlaşması tekstil sektöründe su kullanımının kısıtlanmasından, diş macunlarının ekstra bir karton kutu ile gelmesine kadar birçok farklı alanı, sanayi sektörünü, ticari alanı ve milyarlarca insanın kaderini değiştirmesi gereken bir antlaşma. Bu yüzden antlaşmanın gündeme gelmesi dahi insanlık için umut verici bir adım sayılabilir ancak bu denli geniş bir antlaşma metni ortaya çıktığında konu hakkında fikir sahibi olan insanların ilk düşüncesi “bu antlaşmanın uygulanması mümkün mü?” oldu. Çünkü antlaşmanın en önemli ve en geniş kısımlarından biri de “şeffaflık” olmuştu, işte tam bu noktada ilk sorun karşımıza çıkıyordu. Antlaşmayı imzalamayan ve taraf olmayan en büyük ülke İran olmuştu. Tam da “şeffaflık” garantisi nedeniyle İran gibi bir ülkenin bu antlaşmaya uyabilme ihtimali yoktu ve karşısına çıkabilecek yaptırımlar çok ciddi olabilirdi, İran konuyu hiç açılmadan kapattı ve antlaşmayı imzalamayacağını bildirdi. Avrupa’da ise antlaşmanın birçok sanayi devi firmayı rahatsız edebileceği -muhtemelen de ettiği- tartışmaya kapalı bir gerçek haline geldi. Avrupa ülkeleri ise düşünülenin aksine antlaşmayı imzalamakta hiç tereddüt etmemişti, dünyanın geleceği için çok büyük bir dönüm noktası oluşturabilme ihtimalimiz resmen doğmuştu.

4 Kasım 2016, insanlığın geleceği ile ilgili bu büyük dönüm noktası resmileşti ve antlaşma yürürlüğe girdi. Bu noktadan itibaren artık sıradan insanların arkasına yaslanma ve devletlerin, devasa şirketlerin yapacaklarını izlemesi gerekiyordu. İlk kez bir nebze rahat bir nefes alabilecek durumdaydık çünkü Birleşmiş Milletler resmi olarak iklim krizinden ciddi bir korku duyduğunu resmiyete dökmüştü, hem de olabilecek en ağır çözüm önerileriyle birlikte. Hedefe ulaşmanın yolu belliydi 2030 yılına kadar küresel emisyon oranını %50 azaltmak! Her ülkenin bu hedefe ulaşmak için yaptıkları çalışmaları ve gelecek planlarını (2030 yılına kadar tüm plan) bildirmeleri ve beş yılda bir güncelleme yapmaları gerekiyordu. İlk tur bitmiş ve 2021 yılına gelmiştik ve geride bırakılan beş yılın özeti tam bir hayal kırıklığı olmuştu. Alınması kabul edilen tedbirler uygulanamıyordu, antlaşma kapsamında ayrılması gereken bütçenin astronomik bir rakam olduğu bilinen bir husustu kabul edilebilirdi ancak gerçekte harcanan paranın bir faydası olması ihtimali bile yoktu. Bütün ülkeler aynı şeyi söyledi; “Hedefler yeniden değerlendirilmeli…” Her şey apaçık ortadaydı, küresel emisyonun %50 azaltılması değil bir konu, mantıklı bir hedef bile değildi artık. Yapılan araştırmaların ışığında 2030 yılında küresel emisyonun %13 artacağı görülüyordu. İnsanlığın geleceğinin en büyük umudu Paris Antlaşması ölü doğmuştu. 2021 yılında ise Birleşmiş Milletler konferansında Paris Antlaşması için ortak bir çağrı yapıldı “Taahhüt edilen şartlar için acilen aksiyon planı ve aksiyon alınması!” Artık yapılabilecek tek şey buydu, aksiyonlar alınır ve konunun ciddiyeti anlaşılırsa yok oluşu geciktirmek ve belki daha iyi bir çözüm bulmak (teknolojinin gelişmesini ummak) dışında bir çare yoktu.

Türkiye'nin rolü ve yolu

Paris Antlaşması’nı 2016 yılında imzalayarak antlaşmayı onayladığını sessiz bir şekilde belirten Türkiye 2021 yılında antlaşmanın meclisten geçmesi ile resmi olarak taraf haline geldi ve yürürlüğe sokacağını tüm dünyaya bildirmiş oldu. Geçtiğimiz beş yıl boyunca antlaşmaya taraf olan ülkelerin antlaşmanın şartlarını yerine getirmemesine rağmen hiçbir yaptırıma maruz kalmayınca bu kervana katılan Türkiye’de kimse de herhangi bir umut yaratmadı. Türkiye antlaşma kapsamında emisyon hedeflerinde ciddi bir düşüş yaratmalıydı, ne de olsa Doğu Avrupa’nın en önemli sanayi merkezlerinden biriydi. Özellikle ilk adımdan son adıma kadar tekstil sektörünün her bir aşamasını imal edebilen Türkiye su kullanımı ve su kaynaklarının bolluğu noktasında çok değerli bir konumdaydı. Su kaynağı bakımından oldukça zengin oluşu, dört mevsimin yaşanabildiği nadir ülkelerden biri oluşu, sahip olduğu doğal güzellikler ve tabii ki İstanbul Boğazı ve Marmara Denizi ile Türkiye altın değerindeydi. Su kaynaklarının miktarı ve çeşitliliği her ne kadar bir lütuf görünse de aynı zamanda ciddi tehditler de barındırıyordu. Bahsettiğim tehditler arasında olası bir susuzluk döneminde yaşanabilecek savaşlar, çatışmalar değil. Havanın her geçen gün ısınması, dünyanın önemli bir bölümünü kapsayan buzulların erimesine neden oluyordu, bu da önce okyanusların sonra da onları besleyen ve Türkiye’nin de üç tarafında bulunan denizlerin yükselmesine neden oluyordu. Yükselen su seviyesi ise Dünya genelinde birçok şehri tehdit ediyordu. Örnek bulmak için çok da uzağa gitmeye gerek yok aslında, İstanbul sadece 25-30 sene içinde tamamen sular altında kalma tehlikesine sahip durumda. Bu kadar ciddi bir konu tam olarak yanı başımızda dikilirken hala daha bizim ülke olarak hiçbir şekilde bunu önemsemeyişimiz hatta önemsememize fırsat verilmemesi korkunç bir gelecek senaryosunun kafamda şekillenmesine neden oluyor.

Türkiye’nin her bir noktasını ayrı bir şekilde tehdit eden iklim krizi gerçekten küresel bir sorun ve Türkiye’nin yapacakları ile bunun çözülmesini beklemek aptallık olur. Bunu tartışmaya niyetim yok ancak acilen Türkiye’nin kendi geleceği için su ve oksijen kaynaklarını korumaya alması gerekiyor. Tarım ve hayvancılığın desteklenmesi ve desteklenirken olası bütün krizlerin çok iyi değerlendirilmesi ve maksimum verim politikası izlenmesi şart. Verim alınmadan yapılacak herhangi bir inovasyon ya artan üretim maalesef hiçbir anlam ifade etmiyor olacak.

Ne? Nerede? Ne zaman? Nasıl?

Peki Türkiye Cumhuriyeti ve dünyanın tamamını bu denli etkileyen bir konu neden hiç ciddiye alınmıyor? İşte bu sorunun cevabını tam anlamıyla verebilmek sanırım oldukça zor. Çünkü bu konu ile ilgili öne sürülebilecek belki de yüzlerce neden mevcut. Ülkemizde durum ortada, ekonomik sıkıntılar ve birçok farklı problem kimseye gündeme yetişebilme imkanı tanımıyor. Bu durumun sonucundaysa insanların, fark etmekte bile zorlandığı iklim krizi konusunu hayatının ciddi bir parçası yapmasını engelliyor. Tüm bu duruma rağmen yapılan bazı araştırma çalışmaları aslında Türkiye’de yaşayan insanların çoğu ülkenin vatandaşlarına nazaran konu hakkında ciddi bir fikir sahibi olduğunu da gözler önüne seriyor. Ancak maalesef bize nazaran konuyu çok daha az insanın bildiği küçük ülkelerde bile konu ile alakalı şirketlere ve hükümetlere çok daha büyük bir baskı oluşturulabiliyor. Biraz daha olumlu verileri konuşmak gerekirse, halkın baskı oluşturmamış olmasına rağmen bazı önemli holding ve şirketlerden iklim konusunda çok olumlu adımlar görmedik değil. Emisyon hedefleri noktasında ciddi adımlar ve önemli planlar ortaya koyuluyor. Peki ya etrafımızda neler oluyor? Dünya genelinde birçok önemli şirket kamuoyu ve sivil toplum kuruluşları baskısı sayesinde adımlar atmak zorunda kaldı. Emisyon hedefleri noktasında özellikle Amazon, Apple gibi devler önemli ölçüde baskı gördüler. Apple tarafında bilinen en önemli adımlardan biri ise şarj adaptörünün kutulardan çıkartılması, yeni kutuların çok daha küçük tasarlanması gibi değişiklikler oldu. Bunun yanı sıra tabii ki üretim tarafında bazı değişiklikler yapılmıştı ancak yapılan bu değişiklikler yeterli miydi? Eğer tüm şirketler Apple ve Amazon kadar ciddi tedbirlere başvursaydı evet bu tedbirler gerçekten değerli olurdu ancak burada önemli bir nokta var ki bahsi geçen iki şirket Dünya’nın en önemli 10 kuruluşundan ikisi haline gelmiş durumda ve bu şirketlerin herhangi bir şirketten daha büyük tedbirler alması gerektiği ortada. Taşın atlına eline koymak bu ikili için yetecek bir tedbir değil, bütün taşı kaldırmaya çalışmaları ve kalanların onlara destek olması gerekiyor desek yeridir.

Bu noktada karşımıza çıkan en önemli soru şu; “Paris Antlaşması varılması gereken hedefleri belirlerken bunun nasıl yapılacağı konusunda neden tam anlamıyla bir yol gösterici olmadı?” Toplamda 32 sayfa olan antlaşmanın son 10 sayfasını kaynakça oluşturuyor 18-19 sayfalık bir antlaşma olan Paris Antlaşması istenseydi tüm ülkelerin neler yapması gerektiğini çok daha detaylı anlatabilirdi ve herkesi ciddi bir denetimden geçirebilirdi. Hatta bu noktaya gelene kadar ortada duran antlaşmanın uygulanmamasına karşın bir yaptırım sağlayabilirdi ama yine de bu konuya girmek istemiyorum. Çünkü burada önemli olan konu hala daha “Dünya’nın geleceğini kurtarabilecek miyiz yoksa hiç umut kalmadı mı?” sorusuna çıkıyor. Önümüzdeki en net gerçek geleceğimizin nasıl şekilleneceği hakkında bir fikrimiz olmaması. Birleşmiş Milletler çatısı altında İklim Krizi konusu oldukça ciddiye alınsa, o çatı altında Dünya’nın her yerinden bir araya gelen oldukça zeki ve vizyoner birçok temsilci bunu anlatmaya çalışsa da son adıma gelindiğinde bir ilerleme kaydetmek oldukça zor oluyor. Daha önce de bahsettiğim gibi bu konu Dünya’da yaşayan herkesin ortak derdi olan tek konu sayılabilir ve yeryüzünde etkilemedi tek bir nokta bile yok. Bu denli büyük ve ortak bir sorun için ilk bakışta insanlığın hızlı bir çözüm yolu bulacağı düşünülse de maalesef bu konuyu çözmek için para kaybetmesi gerekmeyen neredeyse tek bir kişi bile yok. Küçülen sektörler sadece şirketlerin değil bir şekilde onlar sayesinde para kazanan/harcayan hepimizin sorunu olmak zorunda. Bu denli büyük bir etkiden dolayı benim kişisel görüşüm iklim krizinin kalan ömrümde herhangi bir şekilde kontrol altına alınamayacağından yana maalesef. Yakın zamanda ülkemizde dahil olmak üzere dünyanın dört bir yanında büyük ses getiren “Don’t Look Up!” yani “Yukarı Bakma” filmi de aslında tam olarak iklim krizini oldukça komik ve eleştirel bir şekilde dile getirmeye çalışıyordu. Maalesef insanlık olarak göremediğimiz tehditleri algılayamıyor ve karşılarında dik bir duruş sergileyemiyoruz. Bir yandan yazının en başında bahsettiğim bir konu var, artık iklim krizi görünür hale gelmiş durumda?! Peki bundan sonrasında ne olacak? Bunu kestirmek güç ancak ben bu yazıyı yazarken Avrupa’daki sıcak dalgası 10 günde toplamda 1000 insanın hayatını kaybetmesine neden oldu… Bu konuyu direkt olarak emisyondan dolayı dünya sıcaklığı artıyor diyerek açıklamak saçma olsa da iklim krizinin boyutunu anlamak adına çok önemli bir örnek. Türkiye’de neredeyse hiç görülmemiş yangın felaketlerini yaşayalı daha sadece 1 sene oldu. Birçok farklı tartışma yaratsa da geçen sene oluşan yangın felaketlerinin kontrol altına alınmasında sorun yaşamamız bir yana tekil yangın sayısı da ortalamanın bir hayli üstünde gerçekleşmişti. Bu sene henüz sıcak hava dalgasına tam anlamıyla tutulmadık ancak ağustos ayı bu konuda temmuz ve haziranı aratacak gibi gözüküyor. Önümüzdeki ay birçok yangın haberi almamız, sıcaktan fenalaşan insanlar görmemiz ve evimizden çıkamayacak kadar sıcakları yaşamamız çok olası. Bir de bu gecikmenin hiç konuşamadığımız bir getirisi daha var ki o da mevsimlerin tamamen kaymış hatta Türkiye’nin neredeyse iki mevsimli bir ülke haline gelmiş olması…

Bu noktadan sonra bireysel çabaların yetersiz olduğu artık bilimsel bir gerçek konumunda. Tabii ki bu bencilce davranabilmek için bir vicdan muhasebesi değil, yapabildiğimiz kadar tasarruflu olmalı ve gerçekten karbon ayak izimiz konusunda dikkatli olmalıyız. Ancak bundan sonrası bizim değil; şirketlerin, hükümetlerin, küresel toplulukların sorumluluğunda. Sıradan insanlar olarak elimizdeki tek çözüm görünen o ki bütün bu tüzel kişilikler üzerinde mümkün olan tüm baskıyı sağlayabilmek ve hepsinin ceplerinden bir nebze fedakarlıklar yapmasını beklemek. Unutmamak gerekir ki Avrupa ülkelerini etkileyecek/kapsayacak ilk su savaşı 2050 kadar yakın bir tarihte olası gözüküyor. Bu araştırmanın aktarılırken Avrupa seçilmesinin bir tesadüf olmadığını biliyoruz, bir olay Avrupa’yı etkilemiyorsa biliyoruz ki o olayın Dünya gündemindeki yeri o kadar zayıf oluyor. Bu hakimiyetin neden olduğu, nasıl oluştuğu başka bir yazının konusu olsa da bu yazıda Avrupa’nın bu kadar erken etkileniyor olması aslında son bir umut kapısı oluşturuyor ve olumlu diyebiliriz. Tabii bu olabilecek en korkunç perspektiften olayı değerlendirmek gibi gözüküyor maalesef bu durumun farkındayım ve yazımı noktalamadan önce hatırlatmakta fayda olduğunu düşündüğüm bir durum var: “Dünya, olabilecek en korkunç senaryoların yaşandığı bir yer haline geldi…”

 

 

 

 

Kaynakça

https://web.archive.org/web/20151212194411/https://unfccc.int/resource/docs/2015/cop21/eng/l09r01.pdf

https://iklim.csb.gov.tr/paris-anlasmasi-i-98587

https://www.mfa.gov.tr/paris-anlasmasi.tr.mfa

https://www.dogrulukpayi.com/bulten/turkiye-paris-anlasmasi-ni-onayladi

https://www.haberturk.com/avrupa-da-sicak-hava-dalgasi-10-gunde-1700-u-askin-kisi-oldu-3479157

https://www.aa.com.tr/tr/cevre/paris-anlasmasi-turkiyede-yururluge-giriyor/2415695#:~:text=Paris%20Anla%C5%9Fmas%C4%B1%2C%20Aral%C4%B1k%202015'te,bu%20say%C4%B1%20192'ye%20%C3%A7%C4%B1kt%C4%B1.

 

 

 

 

 

İlgili Haberler