Paternalist milliyetçilik: Avrupa sağında yeniden yapılanma
Paternalist milliyetçilik: Avrupa sağında yeniden yapılanma
"Orban’ı mucizevi gözüken seçim zaferine taşıyan stratejisinin merkezinde, 'paternalist korumacılık' kavramıyla çerçevelenen bir milliyetçilik anlayışı vardır."

Brexit ve Trump yanlıları için zafer yılı olarak kabul edilebilecek 2016’dan bu tarafa, söz konusu olayları tanımlayan genel eğilim ile ilgili analizlerde sıkça başvurulan otokrat/demokrat, nativist/liberal gibi kavramlar, içeriklerine katılan ahlaki/moral yük sebebiyle olan biteni anlama konusunda ufkumuzu daraltabiliyor. Bu durum da, söz konusu kavram karşıtlıklarını, ülkelerindeki siyasi mücadeleyle neredeyse doğrudan ilişkilendiren muhalefet unsurlarının, aşırıya kaçtığı iddia edilebilecek genel geçer çıkarımlarıyla birleşerek, geride kendisini yenik sayan ve hayal kırıklığına uğramış geniş kitleler bırakabiliyor.

2016 trendiyle ilişkili addedilen Macaristan da genel seçimlerin üzerinden epey zaman geçmesine rağmen, sonuçları bakımından dünya siyasetinde tartışılmaların odağında yer almaya devam ediyor. Ancak konunun ilgi çekici olması ve üzerine çokça yazılması, Macaristan örneğinin de -tıpkı diğerleri gibi- iyi anlaşıldığı ve analiz edildiği anlamına gelmiyor. Orban’ın parlamentonun üçte ikisini yeniden kazanmasını kendi partilileri dahil, çoğu analist beklemiyordu yahut olası zafere büyük bir temkinle yaklaşıyordu. Bunun nedeni sonbahar boyunca sol/liberal çevrelerde esen iyimser rüzgarın etkisinin bütün siyasi çevrelerde zihinsel bir uyuşukluğa meydan vermesiydi. Bu iyimserlik iki temel varsayıma dayanıyordu. İlki, sağ popülizmin post-truth siyasi iklimi içinde serpildiğinden hareketle, onun fazlasıyla somut ve gerçek bir tehdit olan covid pandemisiyle baş edemeyeceğiydi. Hariri gibi birçok siyaset “gurusu” post-pandemi döneminde yeni bir demokratik dalganın başlayacağını müjdelerken; Bolsanaro’nun yaşadığı destek kaybı, Trump’ın 2020’de kaybetmesi ve Boris Johnson’ın “partygate” nedeniyle darbe alması bu tezi destekleyen gelişmeler olarak kabul edildi. Dolayısıyla Orban’ın da sıklıkla eleştirilen sağlık politikalarının yanında pandemi yönetimi performansının vasatlığı, onun sıradaki otoriter kurban olacağına yönelik beklentiyi artırmıştı.

Sol/liberal düşünce ve tartışma ağlarının geleceğe iyimser bakmasını sağlayan ikinci varsayım, 2008 ekonomik krizinden bu tarafa hızlanarak devam eden demokratik gerilemenin aşil topuğunun keşfedildiğine duyulan inançtı. Bu keşif, şiddeti ve baskıyı iktidarda kalma aracı olarak doğrudan kullanmayan ancak hukuk, medya ve bürokrasi eliyle sürekli işleyen ve tahkim edilen bir seçim makinesine evrilen yeni tip otoriter iktidar partileriyle yapılacak mücadelenin “ittifak siyaseti” ile aşılmasına dayanıyordu. 2019’da Türkiye ve Macaristan yerel seçimlerinde muhalefet partilerinin ittifak yaparak büyükşehirleri elde etmesi, İsrail ve Çekya genel seçimlerinde aynı yöntemle iktidarların değişmesi, ittifak siyasetini doğruluğu “genelgeçer” kabul edilen bir siyasi stratejiye dönüştürdü. Macar muhalefeti de, konuya bu mecradan yaklaşan siyaset uzmanlarının, ittifak siyasetinin başarılı olabilmesi için belirlediği reçeteyi harfi harfine yerine getirdi. Birbirinden çok farklı ideolojik arkaplana sahip 6 parti bir araya geldi ve ortak bir Başbakan adayı, en demokratik kabul edilen yöntem olan “iki turlu ön seçimle” belirlendi. Her bir seçim çevresindetek bir aday gösterildi ve kamuya açık bir şekilde yapılan yuvarlak masa toplantılarıyla ayrı ayrı her bir sektör için ortak vaatler ve projeler oluşturuldu. Böyle bir ortamda, en kötümser liberal yorumcular dahi, Orban’ın parlamentoda üçte iki çoğunluğu sağlama ihtimalinin olmadığını iddia ettiler. Ancak sonuç bambaşka oldu; teorik varsayımlar, tarih karşısında bir kez daha çuvalladı. Orban seçimi kazanmakla kalmadı, oylarını da artırdı.

Demokrat kamuoyunun her iki yanlışa fazlasıyla düştüğü, seçim yenilgisini açıklamak için ortaya atılan tezlerinçok dar bir çerçeve içinde ele alınmasından anlaşılmaktaydı. Sözü edilen ele alış biçimi, kabul göreniyimser reçete neticesinde, muhalefetin ideolojik ilkeler ve jeopolitik konumlanma bakımından koşulsuzca ortaklaştırılmasını sorgulamadan, bu siyasi mühendisliğin doğruluğunu tartışmaya dahi açmadan, yenilginin sorumluluğunu rejimin otoriterliği üzerine yıkmakta beis görmedi. Bu doğrultuda yapılan analizlerde “seçim rekabetinin adil olmayan koşullarda gerçekleşmesi”, “muhalefete uygulanan medya ambargosu” ve “seçim sisteminin iktidar partisi için avantaj oluşturması” gibi nedenlerle muhalefetin etkin bir kampanya yürütememesi mağlubiyetin ana nedeni olarak öne çıkarıldı. Başbakan adayının sık sık gaflarda bulunması ve Rusya-Ukrayna savaşının iktidar partisine güç vermesi de sonuçların Orban lehine çıkmasını sağlayan istisnai durumlar olarak sunuldu.

Yukarıda sıralanan gerekçelerin her birinin seçim sonuçları üzerinde etkili olduğu şüphesiz ortada duran bir gerçektir. Ve fakat; seçim olgusunun diğer ana öğesi olan iktidar partisinin stratejisini irdelemeden seçim sürecini yalnızca muhalefet cephesi üzerinden anlamaya çalışmak, yanıltıcı çıkarımlara neden olacaktır.

Orban’ı mucizevi gözüken seçim zaferine taşıyan stratejisinin merkezinde, "paternalist korumacılık" kavramıyla çerçevelenen bir milliyetçilik anlayışı vardır. Paternalist milliyetçilik, kültürel kodlarla tanımlanmış belirli bir ulusal varlığı ekonomik, toplumsal ve politik değişimlerden “tepeden inmeci bir devlet müdahalesi” ile korumayı içerir. Piyasaya karşı yurttaşı ve toplumu, uluslararası kurumlara karşı ulusal egemenliği, küreselleşmenin etkilerine karşı da ulusun geleneksel kültürel sınırlarını siyasi iktidarın gücüyle korumayı amaçlar. Orban da “beklenmeyen” seçim zaferini, bu ideolojik çerçevede biçimlendirmiş ve yukarıda sayılan üç ana eksende politikalarını oluşturmuştur.

Orban’ın paternalist milliyetçiliği ve ekonomik korumacılığı, birbirini tamamlayan iki politikadan oluşmaktadır. İlki dar gelirlilerin, yaşlıların ve gençlerin piyasanın yıkıcı etkilerinden korunmasıdır. Son dönemde artan enflasyona karşı temel gıda fiyatları sabit tutulmuş, akaryakıt zamları pompaya yansıtılmamış, enerji ve su faturalarına zam yapılmamıştır. Asgari ücrette son dönemin en büyük artışı yapılmış, emeklilere bir maaş ikramiye verilmesi kurala bağlanmış, 25 yaşın altındaki gençler gelir vergisinden muaf tutulmuş, çocuklu ailelerin ödedikleri gelir vergileri iade edilmiştir. Kısacası, küresel piyasalarda yaşama maliyetlerini artıran gelişmelerden halkın etkilenmesini önlemek için çeşitli refah politikaları uygulanmıştır. İkincisi, ülkenin kapitalizme eklemlenme sürecinde izlenen neoliberal politikaların yerinden ettiği, işsiz bıraktığı kişilerin kamu eliyle istihdam edilmesidir. Ülkenin sosyalist geçmişinde önemli bir yer kaplayan sanayi sektörünün geleneksel merkezlerinin kapitalist dönemde çökmesi, değişen ticaret ağlarının dışında kalan yörelerde yerel imalatın gerilemesi ve kamu sektörünün küçülmesi gibi nedenlere bağlı olarak artan işsiz sayısı, Orban hükümetlerinin “workfare” olarak adlandırılan çalışma programlarıyla tanzim edilmiştir. Bu politikayla istihdam edilen yüz binlerce kişi, çalışma hayatına geri dönerek yurttaş statüsünü geri kazandığı hissine kapılmış, yoksullaşan bölgelerin yaşadığı kan kaybından hayal kırıklığına uğramış kitlelerse devletin müdahalesiyle siyasi toplumun bir parçası haline gelmiştir. Orban’ın kamu kaynaklarıyla “iş arayan herkese düşük ücretle de olsa iş bulması”, özellikle kırsalda toplumsal aidiyeti artırarak ulusal kimliğin yeniden inşasını sağlamıştır. Seçim sonuçlarında Orban lehine büyük fark yaratan faktörlerin başında gelen, kırsalda yaşayan seçmenlerin iktidara verdiği oy desteğinin temel nedenlerinden biri de budur.

Paternalist milliyetçi ideolojinin diğer ayağı siyasi korumadır. Siyasi korumanın iki boyutu bulunmaktadır. İlki, başta Avrupa Birliği olmak üzere çok uluslu kurumlara yapılan yetki devrine, ulusal egemenlik gerekçesiyle karşı çıkmaktır. Orban, Macar ulusunun “tarihten gelen egemenlik hakkları” itkisini çok iyi kullanarak ve bu doğrultuda AB’den gelen siyasi itirazları geçmişte yaşanan işgallere benzeterek kendi karşı duruşunu meşrulaştırmaktadır. Orban, “Ulusun geleceğine, nasıl yaşayacağına, hangi değerleri benimseyeceğine kim karar verecek? Macarlar mı yoksa Brüksel’deki bürokratlar mı?” sorusuyla meseleyi adeta formülleştirmiştir. Bu durum, mitolojik geçmişteki “işgalciye karşı büyüklüğü savunma”ya; revizyonist motiflerle ulusal gururu okşamaya ve ulusun yegane temsilcisi olarak işaretlediği kendi imajı üzerinden muhalefeti düşmanlaştırmaya yarayan bir pozisyondur. Dolayısıyla, Orban siyasi rekabetler üstü bir pozisyon takınarak, Macar siyasi egemenliğinin ve tarihsel mirasının koruyucusu olarak konumlanabilmiştir. Komşu ülkelerde yaşayan etnik Macarların siyasi ve kültürel haklarının korunmaya alınması da bu söylem stratejisi ile desteklenmektedir. Siyasi korumanın diğer boyutu ise, bir statü olarak özgür yurttaşlara çok uluslu yabancı şirketlerin sermaye gücüne karşı siyasi bir kalkan verebilmesidir. Neoliberalizm döneminde hızlı özelleştirmelerle küçülen devletin finansal kapasitesinin gerilemesi, yabancı sermayenin hizmet ve finans sektöründe ağırlığı ele geçirmesi, yurttaşı çok uluslu şirketlerin insafına bırakmıştır. 2008 ekonomik krizinde Macar ulusal para birimi olan Forint’in çökmesi, mortgage kredilerinin asgarisinin döviz cinsinden olduğu ülkede hanehalkını sarsmış; buna rağmen sol/liberal iktidar neoliberal politikaları sürdürmüş ve toplumda otoriter bir iktidar görme arzusunu tetiklemiştir. Fırsatı değerlendiren Orban, finans ve hizmet sektörünü ya ağır vergilere maruz bırakmış ya kamulaştırmış ya da yerlileştirmiştir. Devletin ulus adına piyasaya müdahale edici geri dönüşü, otoriter politikaların toplumdaki kabul edilebilirliğini kolaylaştırmıştır.

Paternalist milliyetçiliğin son ekseni olan ulusun kültürel açıdan korunması, etnisite ve ulusal gelenekler konularında yaşanabilecek olası değişimleri engellemeyi içerir. İlki etnik Macarlar aleyhine gelişen demografik değişimin durdurulmasıdır. Bir taraftan doğum oranlarındaki istikrarlı düşüş ve genç nüfusun Batı Avrupa ülkelerine göçü, öbür taraftan artan mülteci dolaşımı toplumdaki demografik kaygıları artırmıştır. Bu meseleyi kendi lehine politize eden Orban, doğum oranlarını artırmak için çeşitli teşvik politikalarına başvurmuş, bölge ülkelerinde yaşayan etnik Macarların ülkeye yerleşmesini kolaylaştırmış ve mülteci akını karşısında en sert tutum alan Avrupalı lider olmuştur. İkinci olarak, sağ-milliyetçi ideolojinin toplumun geleneksel değerleri olarak kabul ettiği yaşam tarzının aşınmasının engellenmesidir. Bu saikle, toplumsal cinsiyet alanındaki sivil toplum talepleri ve özellikle LGBTQ hakları sert biçimde baskılanmış ve kriminalize edilmiş, ikame olarak çekirdek aile yapısı ile cinsiyete dayalı iş bölümü özendirilmiştir. Bu politikalar yalnızca Macar sağının fraksiyonları arasında kabul görmekle kalmamış, işçi sınıfına dayanan konvansiyonel sol siyasi hareketler de en azından karşı kamuoyu oluşturmamıştır.

Kısaca Orban’ın paternalistik liderliği, ulusal birlik adına, yurttaşı, emeği ve aileyi korumayı vaad eden bir programla seçmende karşılık bulmuş; eşitsizliğin ve güvencesizliğin kol gezdiği neoliberal dönemin travmalarından toplumu uzak tutmayı vadederek seçimlerden başarıyla çıkmasını sağlatmıştır. Dış politikada ise Orban’ın Rusya-Ukrayna savaşındaki “stratejik sessizliği”, “kan mı yoksa gaz mı istersiniz?” şeklinde özetlenebilecek realizmi, kendisine güvenliğin ve barışın garantörü vasfını kazandırmıştır.

Peki Paternalist milliyetçiliğin Macar seçmenlerin taleplerine karşılık gelmesi yalnızca bu ülkeye özgü bir olay olarak değerlendirilebilir mi? Kısaca hayır denmelidir; çünkü Fransa’da gerçekleşen Cumhurbaşkanlığı ve parlamento seçimleri bize bu ideolojinin daha küresel bir ihtiyaca karşılık geldiğini göstermektedir. Her iki seçimi de kaybetmesine rağmen Le Pen aldığı oy -özellikle genç seçmenlerde- ve gösterdiği başarı ile damgasını vururken, gelecek seçimlerde de iddialı bir pozisyona sahip olacağını göstermektedir. Üstelik Le Pen’in muhalefette yer alması, hem ulusal hem de uluslararası basında desteğinin olmaması, Fransa kurulu düzeni ve elitleri tarafından kabul görmemesi, liberal demokrasi adına savunulan değerlerin toplumsal izdüşümünü sorgulamanın zorunlu olduğunu ortaya çıkarmaktadır.

Le Pen ve Orban uzun yıllardır hem ideolojik hem jeopolitik düzlemde yakın işbirliği yaptılar. Birbirlerinin izlediği politika stratejilerinden ilham alan iki liderin işbirliği her iki ülkedeki seçimlerde de sıklıkla gündeme geldi. Rakipleri bu yakınlığı eleştirirken, Orban kampanyada Le Pen’e olan desteğini açıkça dile getirdi. Le Pen ise Orban ile AB konusunda aynı fikirde olduğunu sıklıkla vurguladı. Le Pen seçim kampanyasında, Orban’ın paternalist milliyetçiliğinin üç eksenini de kullandı. Ekonomide devlet müdahaleciliğini, kamulaştırmayı savundu. Dezavantajlı gruplara yönelik refah harcamalarını artırmayı vaat etti. Küresel ticaretin vurduğu bölgeleri kalkındıran projeleri gündemine aldı. Gençlerin, öğrencilerin, genç ailelerin yararlanacağı maddi teşvikler açıkladı. Küreselleşmeden, otomasyondan, göçten etkilenen mavi yakalıların devlet eliyle korunmasını vaat etti ve yurttaş statüsünün yeniden inşa edileceğinin altını çizdi. Ulusal egemenlikten ve devletin finansal kapasitesinden, çok uluslu şirketler ve kurumlar için taviz verilmeyeceğini iddia etti. Bu politikalar, birbirinden çok farklı sosyal, siyasal ve ekonomik koşullara sahip iki ülkede benzer siyasi sonuçlara yol açtı. Netice itibariyle Paternalist milliyetçilik, her iki ülkeninde kırsal nüfusunun, dar gelirli kesimlerinin, ücretlilerin, gençlerin ve kadınların destek verdiği bir ideolojiye dönüşmüş durumdadır.

Macarların sosyalizmin ve neoliberalizmin vaat ettiği bir ütopya yerine pragmatizmi tercih etmesi, Fransızların benzer bir patikaya girdiğini göstermesi, iki ülkeden çıkartılması gereken temel derstir. Machiavelli, kibrin, kişinin kendi yeteneklerini abartmasıyla veya rakibin gücünün hafife alınmasıyla ortaya çıkan bir dürtü olduğunu salık verir. Dünya’da mevcut ve müstakbel muhalefet ilk önce bu düsturu dikkate almalı ve ajandasını varsayımlara göre değil bu realiteye uygun biçimde yeniden kurgulamalıdır.

 

Etiketler
PHD candidate. Mülkiye. comparative politics, Central Europe, Central Asia.
İlgili Haberler