Parlamento Tiyatrocuları: Grup Toplantıları Ne Söylüyor?
Parlamento Tiyatrocuları: Grup Toplantıları Ne Söylüyor?
"Meclis, fonksiyonsuz ve işlevsiz halini büsbütün ortaya koyarken, aktörlerin bu bitkisel hayattaki organizmaya anlamsız bir şekilde can verme çabaları eğreti ve biraz da komik duruyor."

Türkiye’de parlamento geleneğinin varlığı ve yerleşikliliği tartışılabilir. 1876, 1908 ve 1920 gibi kurumlar açısından önemli tarihlerin varlığıyla beraber; 1924, 1930, 1946 ve 1950 gibi yıllar da hem aktörler hem de kurumlar açısından kırılma anlarıdır. Parlamento, hem ifade ettiği anlam hem de sistemin devamlılığı açısından büyük önem arz eder. Bundan dolayı İstanbul’un işgalinin ardından Meclis’in resmi düzeyde tatil edilmesine büyük önem verilmiş ve işgal altında olmayan herhangi bir yerde yeniden açılmasına olanak sağlanmıştır. Meclis’in varlığı, “temsil” yetkisi açısından en önemli unsurdur ve sistemin meşruiyetini sağlar. Ancak 16 Nisan 2017 Referandumu ve eski sistem ile yeni sistem arasındaki bir çeşit onay mücadelesine dönüştürülen 24 Haziran 2018 seçimlerinin ardından parlamentonun işlevi ve varlık amacı ortadan kalkmıştır. Bunu anlayabilmek için yalnızca anayasanın getirmiş olduğu ve yasamanın işlevini kısıtlayan değişikliklere bakmak yeterlidir. Özellikle bütçe hakkının Meclis’in elinden alınması ve Meclis’in yalnızca bir onay ve ret organına dönüşmesi, bu tablonun en acı sonucudur. Uğur Gürses, Hürriyet’teki yazısında “Özellikle de Meclis üye çoğunluğunu tek bir partinin sağlayamadığı bir tabloda, Meclis iradesi bütçe hakkını fiilen günlük çalışmalarında hep canlı tutacak biçimde izleyebilir.” demişti. Ancak Meclis’teki bütçe görüşmelerinden edindiğimiz izlenim, parlamentonun herhangi bir fonksiyonu yerine getiremeyecek kadar aciz ve düşük bir durumda olduğudur. Tanıl Bora, bütçe görüşmelerinden önce Birikim dergisinde yazdığı bir yazıda, “Neticede hesap vermezlik, gitgide kurumlaştı, kurumlaşıyor. Piyasanın hikmetine bağlılık, “devletin yüksek menfaatlerine” bağlılıkla beraber, ekonominin ‘sırrına’ teslimiyet, devlet sırrına teslimiyetle beraber, bütçe hakkının hükmünü folklorik bir ritüele indiriyor. Anayasasızlaşma sürecinin gayet ‘maddî’ bir unsuru…” ifadelerini kullanmıştı. Süreç, yalnızca anayasızlaşmayı değil meclissizleşmeyi de ortaya çıkardı ve parlamentoda yer alan, özellikle muhalefet partilerine, siyasi sistemden ve siyasi aktörlerden umudunu kesmiş seçmen gruplarına yönelik büyük bir tiyatro oyunu oynama imkanı tanıdı.

Meclis, fonksiyonsuz ve işlevsiz halini büsbütün ortaya koyarken, aktörlerin bu bitkisel hayattaki organizmaya anlamsız bir şekilde can verme çabaları eğreti ve biraz da komik duruyor. Partilerin araştırma önerilerini ve kanun tekliflerini büyük bir çalışmanın, önemli bir sonucuymuş gibi sunmaları ve lutfetmeleri de bu durumu ağırlaştırıyor. Parlamentoda mutlak egemenlik kuran bir ittifak bloğuna karşı verilen önergelerin ve tekliflerin reddi, sistemin ve kurumun geleceği açısından endişeleri artırıyor ve teklif sahiplerinin büyük bir acizyet içinde olduğunu da ortaya koyuyor. Ayrıca belirli partilerin kendine biçtiği “kilidi açacak anahtar” rolünü de destekliyor ve “iktidar olabilmek için mevcutla iş birliğine gitme” durumunu da ortaya koyuyor. Tekliflerin varlığı, kabulü ya da reddi, bunları bir gecede ortadan kaldıracak bir kudretin varlığının yanında anlamsız kalıyor. İYİ Parti Grup Başkanvekili Lütfü Türkkan’ın, “Gebze Arapçeşme Mahallesi’nde internet altyapısı olmaması ile ilgili Ulaştırma ve Altyapı Bakanı tarafından cevaplandırılması için TBMM Başkanlığı’na verdiği soru önergesi” ya da Antalya Milletvekili Tuba Vural Çokal’ın “‘Perfüzyon Teknikleri’ bölümü mezunu öğrencilerin diploma sorunlarının incelenmesi ve gerekli tedbirlerin alınmasını sağlamak amacıyla TBMM Başkanlığı’na verdiği araştırma önergesi” ne anlam taşıyor? Durumun ciddiyetini ve karamsarlığını ortaya koymak adına bir adım daha ileri gitmekte fayda olacaktır. Denizli Milletvekili Yasin Öztürk’ün verdiği “Çözüm Süreci döneminde kamu kurum ve kuruluşlarının tabelalarından Türkiye Cumhuriyeti (T.C.) ibaresinin çıkarılması ile ilgili araştırma önergesinin”AKP’nin ret, MHP ve HDP’nin çekimser oyları ile reddedilmesinin siyasi düzlemde ve toplum genelinde bir etkisi olacak mıdır? Varılan nokta, bu tekliflerin artık ruhunu kaybetmiş bir Meclis’te bir anlam taşımadığını, insanların bunlara ve Meclis’teki faaliyetlere ilgi duymadığını ama milletvekillerinin aldığı maaşın veya meclis lokantasındaki ucuzluğun her dönemde ve neredeyse bütün parti seçmenleri tarafından acımasızca eleştirildiğini gösteriyor.

İYİ Parti: Allah, Devlet, İktidara Tavsiye, Daha İyi Milliyetçilik

İYİ Parti’nin kuruluş sürecinin ortaya çıkmasında, parti içi bir demokrasi mücadelesiyle beraber kurulu düzene ve geride kalmış geleneklere karşı bir çıkış da yatıyordu. En bilinen örneği, MHP’nin siyasi tavrına karşı “devlet” ve “beka” denkleminden uzaklaşmak isteyen, kendi deyimleriyle “sivilleşme” kaygısı taşıyan grupların öne çıkmasıydı. Seçim sürecinde izlenen tavrın sonuçlarına daha önce değinmiştim. İYİ Parti’deki değişiklik, kendisini artık bir iktidar adayı olmaktan ziyade hâkim iktidara iyi bir ortak adayı olmasında yatıyor. Yani İYİ Parti artık bir iktidar adayı değil, iktidar ortağı adayıdır; mevcut durumda tek rakibi de MHP’dir. Bu, Türkiye’de yükselen merkezileşme eğilimiyle beraber güçlü bir milliyetçilik ve muhafazakârlık yarışına da kapı açtı. Akşener’in, Türkeş’e ait olan ve esas olarak “Ülkücüler” için kullanılan “ipeğe sarılı çelik” benzetmesini kullanarak, “Milliyetçiler ipeğe sarılı çeliktir. Ne yana çeksen o yana uzayan lastik adamlardan milliyetçi olmaz, olamaz.” ifadelerini kullanması, hem Ülkücülüğü MHP’ye hapsetmeye hem de yeni bir milliyetçiliği İYİ Parti’de yerleştirmeye çabaladığını gösteriyor. Ancak bunu MHP’nin izlediği yöntemle yapıyor. “Sorumlu muhalefet anlayışımız gereği görevimiz, ekonomiyle ilgili gerçekleri halkımıza sürekli anlatmak ve bir yandan da krizin en az hasarla atlatılması için hükümete önerilerde bulunmaktır.” diyen Akşener’in, iktidara yakın odakların köşeye sıkıştığında kullanmayı çok sevdiği “gemi” benzetmesini “Hepimiz aynı gemideyiz ve gemi hızla su alıyor. Gelin, Meclisteki tüm partiler bir araya gelip, teşhis ve tedaviyi birlikte konuşalım. Sorumlusu değiliz ama sorunumuz ortak. Ne gerekiyorsa el birliğiyle yapalım.” ifadeleriyle kullanması bu durumu doğruluyor. Hatta bunu Bahçeli çok benimsiyor ve “Gemi su alırken, filikaya binip uzaklaşmak bizim kitabımızda yazmayan korkaklıktır.Yangın bacayı sarmışken yaygara koparmak, gürültü çıkarmak, su taşıyanların elini tutmak bizim reddettiğimiz utanmazlıktır.” ifadelerini kullanıyor. “Sorumlu muhalefet” İYİ Parti ise “Biz, zalim idarecinin yüzüne karşı hakikati söylemeyi en büyük cihad bilen peygamber sevdalılarıyız.” ifadeleriyle bu durumu dini bir temelle meşru hale de getirebiliyor. Bu meşruiyetin ölçüsü, İYİ Parti Genel Başkan Yardımcısı Yavuz Temizer’in Türkçe ezan tartışmalarıyla ilgili yaptığı açıklamada, “…Ancak CHP’nin de milletvekili seviyesinden dahil olduğu bu beynamazlar korosu bilmelidir ki ezanlarımız Türk vatanında ilelebet okunacak ve ilelebet ‘Allah-u Ekber’ diye başlayıp ‘La ilahe illallah’ diye bitecektir.” gibi ifadeleriyle sınırları aşıyor. AKP’den bile bu düzeyde radikal bir açıklama gelmediği düşünüldüğünde, İYİ Parti’nin büründüğü rolün aşırı abartılı bir oyunculuğa kaçtığı dikkat çekiyor.

Meral Akşener’in Katar’ın “hediye ettiği” uçağa gösterdiği tepkideki, “Yahu, hiç mi devlet şuuru yok? Pembe İncili Kaftan’ı da mı okumadın? Türk devleti böyle bir hediyeyi nasıl kabul eder?” sözleri de tıpkı MHP’nin kullandığı “kutsal devlet” ve “kutsal millet” algısının İYİ Parti’de yerleştiğini gösteriyor. Buna, tarihi bir gelenek ve misyonla beraber, “Beş bin yıllık devlet geleneğine sahip olan Türk milleti, bugün bu geleneğin inkar edildiği günleri yaşıyor.” gibi bir karşı çıkış da eklemlenebiliyor. İktidar ortağı adayı, kamuoyu önünde ve özellikle AKP seçmeni açısından bir tercih ya da güvenilir olma hedefi kapsamında, devletin kurumlarına kutsiyet yüklüyor ve bunu, “…Ama Milli Savunma Bakanlığımızın bütçesine de, Milli İstihbarat Teşkilatı’mızın bütçesine de, kabul oyu verdik. Muhalefet edelim derken, devleti zaafiyete düşürecek herhangi bir tutum sergilemeyiz.” ifadeleriyle ortaya koyuyor. “Güdümlü muhalefet” rolü, sürekli “beka” ve “güvenlik” vurgusuyla her gruptan seçmeni olumlu veya olumsuz olarak etkileyen MHP’nin söylemlerini andırıyor. Akşener bunu, “popülist” ve rasyonellikten uzak ekonomi tavsiyeleriyle de destekliyor ve “60 bin liralık maaşını 75 bin liraya çıkaran Erdoğan’a, bir kez daha sesleniyorum; kendi maaşına yüzde 26 zam yapmak istiyorsan eğer; Önce sosyal yardımları %26 oranında artır.” ifadelerini kullanabiliyor. AKP iktidarının dayanağını oluşturan sosyal yardımların ve böylelikle muhtaç grupların, yani AKP seçmeninin büyük çoğunluğunun artırılması mı amaçlanıyor? Nitekim Akşener’in verdiği tavsiyeler, nokta atışı bir şekilde benimsendi ve asgari ücrete yüzde 26 oranında zam yapıldı. Bu durumun zaten büyük bir sarsıntı geçiren Türk ekonomisine etkileri, uzun vadede gözlemlenecektir.

Meral Akşener’in, esasında kişisel olarak böyle bir yapıda olmasa da seçim sürecine kadar takındığı seküler, kentli ve modern imajın karşılığı kendisinin aldığı oy oranında gözlemleniyor. Üstelik seçim sonrasında “Kürt siyasi hareketi” ifadesiyle yalpaladığı milliyetçiliği, grup toplantılarında, Nihal Atsız’a ait olan ve değiştirilmiş haliyle “Bilsin cihan ki, biz bu cihanın nesindeyiz/ Bir ülkünün mehabetinin, zirvesindeyiz” dizelerini okumasına kadar coşkunluğa erişiyor. Rahim Cavadbeyli ve Doğu Türkistan gibi konuları sürekli gündeme getirmesi, yalnızca “milliyetçilik” kayığında daha iyi kürek sallamak için değil, dış politikada seçtiği tarafı da belirginleştiriyor. Bu nokta, İYİ Parti’nin MHP’den kendini ayırdığı bir alana denk geliyor. Bu vurguların Türkiye’de seçmenleri ve hatta milliyetçi duyguları güçlü seçmenleri etkileyebileceğini söylemek ise oldukça zor. Neo-Osmanlıcılığın sınırları aşma hevesini şu anda milliyetçilik yerine getiriyor ve bu da Türkiye’nin hemen yanıbaşında gerçekleşiyor. Üstelik bu durum, uzun zamandan beri AKP seçmeninde yerini sağlamlaştıran ve hem güvenilir hem de gerektiğinde “ceza” kesebilen MHP tarafından domine ediliyor. Üstelik “sivilleşme” ve “değişim” dinamikleriyle harekete geçen Akşener’in “statükocu” ve “kutsal devletçi” tavrı, mevcut seçmeni açısından hoş karşılanmayacak, AKP ve MHP seçmenlerinde de bir etki yaratmayacaktır. CHP’yle yapılan yerel seçim ittifakı ise İYİ Parti kimliğinin hiç oluşamayacağını ve kendi bölgesinde güçlü aktörlere bağımlı bir şekilde hayatta kalabileceğini gösteriyor. Bu durumda partinin yavaş yavaş CHP’ye ve MHP’ye, hatta belki AKP’ye de entegre olmasında bir sakınca olmayacaktır.

MHP: Devlet, Bekâ, Tehdit, Güvenilir Ortak

Milliyetçi Hareket Partisi’nin AKP’yle başlattığı iş birliği sürecini yalnızca parti içi gelişmelere karşı bir “korunma” veya “sığınma” refleksiyle açıklamak eksik olacaktır. Öncelikle MHP’nin hem CHP hem de AKP seçmenleri açısından bir “ikinci tercih” rolü her zaman bulunmuştu. Hem 2011 Genel Seçimleri hem de 24 Haziran 2018 Genel Seçimleri bunu kanıtladı. MHP’nin bu konumu, diğer faktörlerin dışında en önemli olarak, çeşitli kırılma anlarında kendini “anahtar” konumuna sokmasıyla ve tarihten gelen bir “güvenilir fedai” rolüyle açıklanabilir. Bundan dolayı “tehdit” ve “bekâ”, MHP’nin sözlüğünde önemli bir yer tutuyor. Hatta Bahçeli, burada ortağını da unutmuyor ve “Cumhur İttifakı Cumhuriyet’in bekçisi, Türk milletinin ümididir. Üstelik beka, güvenlik ve istikrar temeline dayanmaktadır.” ifadeleriyle AKP’yi de sürece dahil ediyor. Bahçeli’nin “sürekli tehdit” algısı, “Türk milleti üzerinde yaşadığı vatan coğrafyasında asırlardır kıran kırana varoluş mücadelesi vermektedir. Bu mücadelenin gerilimi bugüne kadar hiç düşmemiş, sıcaklığı hiç azalmamıştır. Bağımsızlığımızın bedeli nice fedakârlıklarla ödenmiştir.” ifadeleriyle asırlara dayandırılıyor ve sürekli uyarıcı rolünü yerine getiriyor. Bêka, zaman zaman “milli” bir nitelik de kazanıyor ve “Türkiye terörle mücadelesini haklı ve meşru yollarla sürdürmektedir. Egemenlik haklarımız, insan ve toprak bütünlüğümüz can pahasına savunulmaktadır. Doğrusu budur, olması gereken de budur. Öyle ki milli bekamızın geleceği ve güvencede kalması buna bağlıdır.” ifadelerinde görüldüğü gibi bir zorunluluk ilişkisi ortaya koyuyor, bununla milli bir çevre yaratıyor, bu çevrenin dışına “birleşmiş” bir düşman yerleştiriyor ve Erdoğan’ın kutuplaştırıcı söylemiyle büyük ölçüde örtüşüyor. Tehdit algısı ise ekonomik bir açıdan da yürütülüyor, “Ekonomik sisteme saatli bomba döşediler. Amaç, ekonominin surlarını infilak ettirip sosyal çözülmeyi sağlamak, siyasal kaosu ateşlemek, ardından yeni hükümet sistemine karşı tetikte bekleyen ve sokağı adres gösteren işbirlikçileri harekete geçirmekti. Tehlike geçmiş değildir. Amaç, 15 Temmuz’da alamadıkları sonucu ekonomik alaborayla almaktı. Tehdit sönmüş de değildir.” sözleriyle hem daha etkileyici hem de daha meşru hale getiriliyor. Hatta Bahçeli buradan bir “dayanışma” ortamı da yaratıyor ve “Mesele çok yedim, az yedim meselesi değildir. Mesele sen kazandın, ben kaybettim meselesi de değildir. Mesele vatandır, nitekim milli ve ekonomik bekamızın müdafaasıdır. Parti olarak işin kolayına kaçar, zahmete girmez, sırf hükümet yıpransın diye her eleştiriyi yapardık. Başkaları gibi olsaydık, fırsat bu fırsat diyerek siyasal rantın, siyasi fayda devşirmenin basitliğine ve kofluğuna heves ederdik.” güvenilir fedai rolünü tekrar tekrar kanıtlıyor. Bekâ, belirli maddi nimetlerden ve seçimde alınacak oylardan daha önemli bir konuma yükseltilirken, esas olarak MHP hem maddi nimetleri hem de seçimde alınacak oyları artırıyor.

AKP seçmeninin “güvenilir” bir aktör olarak gördüğü MHP, zaman zaman AKP’ye ve hâkim ideolojisine tepki göstermekten, onları uyarmaktan da geri durmuyor. Bahçeli’nin, Kadir Mısıroğlu’nu ziyaret eden Diyanet İşleri Başkanı’nı, “Anlayamadığımız, tuhafımıza giden, garipsediğimiz husus, Diyanet İşleri Başkanı’nın, fesli provokatörü ziyaret tarihindeki manidarlıktır. Diyanet İşleri’nin Sayın Başkanı, sorarım sana, meczubu ziyaret tarihi olarak bula bula 9 Kasımı mı buldun? Yılın diğer günlerinin suyu mu çıktı? Diğer tarihler torbaya mı girdi?” sözleriyle eleştirmesi bunu gösteriyor. Öğrenci Andı ve özellikle af teklifiyle ilgili ayrılıklar, yerel seçimlerdeki paylaşım kavgasının da ateşlenmesiyle çatlağa dönüşmüş ve ittifakın bittiğine dair yorumla yapılmıştı. Bahçeli’nin tehdit algısını yalnızca Türkiye için değil, AKP ve ittifak için de kullanabildiği bu süreçte ortaya çıktı. “Biz başkasına benzemeyiz, MHP’yiz. İşin tadı kaçtığından zoraki görüşmelerle bir yere varmanın imkanı yoktur. Oyalanmaya, milleti aldatmaya, umutlarla oynamaya lüzum yoktur. Kendi yolumuzu sadece kendimiz çizeceğiz. Yerel seçimlere kendi adaylarımızla, kendi amblemimizle katılıp Türkiye’nin her seçim bölgesinde demokratik mücadelemizi yapacağız.” kendi hareketini ve kurumunu kutsallaştıran Bahçeli, “Kendi göbek bağımızı kendimiz kesmeye hazırız. İttifak, bir parçanın yok sayılması, tez ve önermelerinin görmezden gelinmesiyle ayakta kalmayacaktır. Diğer tarafın üstten bakması, parmak sallamasıyla yaşamayacaktır. Pozisyon hatırlatması, çatladı çatlıyor ihbarlarıyla, şartların kollanmasıyla varlığını idame ettiremeyecektir. Dürüstlük olmadan eşitler arası ilişki sürmeyecektir. Bazıları sevinç taklaları atabilirler. Tartışmalara son vermenin vakti yoktur. Bu kronik süreci uzatmanın alemi yoktur. Herhangi bir ittifak beklentimiz, arayışımız, niyetimiz artık kalmamıştır.” sözleriyle de gerekirse AKP’yle de ipleri kopartabileceğini gösteriyor. Erdoğan bu süreçten dışarıda tutulduğunda, MHP ile olan gerilimin doğrudan AKP ile paylaşım kavgası olduğu çok açık. MHP’nin rolü; AKP’den memnun olmayan, Erdoğan’dan vazgeçemeyen ve diğerlerinin iktidarını hiçbir şekilde görmek istemeyen seçmenler açısından güven veriyor. MHP’de Cemal Enginyurt, Erhan Usta gibi bazı aktörler bu süreçte AKP’ye karşı çıkışlarıyla dikkat çekerken, benzer bir görevi AKP’de de Numan Kurtulmuş sergiliyor. Bu seçmenlerin belirleyiciliğinin giderek artması ve yerel seçimlere yansıması, Türkiye’deki mevcut seçmen profillerinin buna göre yeniden ve kalıcı bir şekilde dönüşüm meydana getirecektir.

Devlet Bahçeli’nin grup toplantılarında, dış politikaya ayrıca bir alan açtığı ve önem verdiği göze çarpıyor. Bağımsızlıkçı vurguların güçlü olduğu bu söylemde güçlü bir NATO karşıtlığı da dikkat çekiyor. Yalnızca NATO değil, “emperyalizmin” bir aracı olarak görülen Birleşmiş Milletler de Bahçeli’nin hışmına uğruyor ve “…Birleşmiş Milletler’in ana yapısı ve karar alma şekli değişime uğramadıktan sonra barış ümitleri, adalet çağrıları, huzur ve istikrar arayışları asla gerçekleşmeyecektir… Birleşmiş Milletler uluslararası sömürü çarkının kaynağı, emperyalizmin makyaj ve maskesidir.” ifadeleriyle Erdoğan’ın “Dünya 5’ten Büyüktür” sloganı destekleniyor. “Biz bundan sonra NATO çatısı altında nasıl çalışacağız? NATO’nun devamını ne şekilde temin edeceğiz? Hepsini geçtik, NATO’nun varlığı ve devamlılığı meşruiyetini hangi yollarla sağlayacak? Sırtımıza hançer vurmak üzere harekete geçen bir ülkeyle lafın gelişi de olsa dostluktan nasıl bahsedilecek?” sözleriyle NATO’ya tavır alan Bahçeli, “Ya milli beka ya hayata veda. Ya devlet başa ya da kuzgun leşe” formülüyle yeni bir zorunluluk ilişkisi ortaya çıkartıyor. AB Ordusu konusunda çekincelerini dile getirirken kullandığı, Türkiye NATO üyeliğinden sürekli zarar görmüştür. Bu açıktır… Kiminle NATO şemsiyesi altında buluşmuşsak, şu kepazeliğe bakınız ki, Türk ve Türkiye düşmanlarına destek verdiklerini görüyoruz…” ifadeleri de bu tavrın sert bir karşı çıkışa kadar erişebileceğini göstermektedir. Özellikle 15 Temmuz sonrası gündeme gelen NATO’nun rolü ve konumuyla ilgili tartışmalar, Bahçeli’nin bu hedef alışındaki amacın açıklanmasında da yardımcı oluyor. Güçlenen NATO karşıtlığına karşı Rusya’yı veya başka bir güçle iş birliğini de tavsiye etmeyen Bahçeli, “emperyalizm”, “bağımsızlık” gibi vurgularla dış politikada da AKP seçmeni açısından görünür olmaya çalışıyor.

CHP: Soyutluk, Adalet, Sorular, Eğreti Sağcılık

Cumhuriyet Halk Partisi’nde on yıllardır devam eden kafa karışıklığının sonu gelmeyecek. Cumhuriyetin en köklü partisinin yaşadığı hantallık, kurum düzeyindeki ilkellik ve aktörlerin vasatlığı artık hiçbir ihtiyaca cevap vermiyor ve önemli savrulmaları açıklamaya da yetmiyor. Türkiye’de başka aktörlerin gerçekleştirmeye imkan varken gerçekleştirmediği, “AKP seçmeninden oy alma” amacını CHP’nin ısrarla sürdürmesi anlaşılabilir bir tavır değil. Bu durum, partinin söylemlerine de yansıyor ve İsmail Saymaz’ın ifadesiyle bir “fikir kulübü” olarak CHP’nin öne çıkmasına sebep oluyor. Kılıçdaroğlu’nun bir paragraflık ifadesi, aslında bu bölümün başlığını da çok rahat bir şekilde açıklıyor: “Kudüs başkent olarak ilan edildi. Nerede? İsrail’de. Ne yapıldı? Hep beraber, 80 milyon hep beraber itiraz ettik. Ülkeyi yöneten, tek başına ülkeyi yöneten Erdoğan miting yaptı, “bunun hesabını soracağız” dedi, “Filistinli kardeşlerimizle kucaklaşacağız” dedi, “Kudüs’te büyükelçilik açacağız” dedi. Aradan bir süre geçti, ne oldu? Gitti Birleşmiş Milletlere konuştu, Filistin’le ilgili ağzından bir cümle çıktı mı? Bir cümle çıkmadı. AK Partiye oy veren kardeşlerime sesleniyorum, senin vicdanına sesleniyorum vicdanına! Eğer Filistinliler böyle kalsın diyorsan, oyunu vermeye devam et. Hayır, Filistinlilerin haklarını sonuna kadar savunacağız diyorsan yönünü Cumhuriyet Halk Partisi’ne çevirmenin zamanıdır artık.” Soyut kavramlar, dini vurgular ve eski bir iletişim yöntemi olarak sürekli sorulan sorular, Kılıçdaroğlu’nun naif görüntüsüyle birlikte seçmene hiçbir şekilde umut vermeyen bir bütünü tamamlıyor. Esas olarak konuşmalarının tamamı, “…Faiz yükselsin diyen kimdi? Batının egemen güçleri. Faiz yükselmesin diyen kimdi? Erdoğan. Peki soru, faiz yükseldi mi, yükselmedi mi? Yükseldi. Ne kadar yükseldi? Onların beklentilerine uygun, tam üç kat, tam üç kat faizi yükselttiler. O zaman şu soru çok önemli, Türkiye’yi batının egemen güçleri mi yönetiyor, sarayda oturan zat mı yönetiyor?” gibi üst üste sorulan sorulardan ve cevaplardan oluşuyor Kılıçdaroğlu, dini vurguları en hassas ve ince detayına kadar vurgularken, herhangi bir konudan çok rahat bir şekilde “sağcı” mesajlar çıkarabiliyor. Ekonomi için, “İsraf haramdır, israf günahtır, her şeyin israfı haramdır, ama bu israfı itibar olarak görüyor ‘benim itibarımdır’ diyor. Dünya israf edenleri ayıplar, israf her yerde ve her inançta doğru kabul edilmez.” derkendış politikada, “‘Suriye’ye girme’ dedik, ‘oraya silah gönderme’ dedik, ‘yanlış yapıyorsun’ dedik, ‘Müslüman’ı Müslüman’a kırdırma’ dedik, ‘akan kan, Müslüman kanıdır’ dedik. Bizi dinlemedi ‘ben bildiğimi okurum’ dedi.”ifadelerini kullanıyor ve bazen grup toplantıları, “…Ve diyor ki, ‘Siizden önceki bütün milletler bu nedenle yok olup gittiler.’ Ve şöyle söylüyor Sevgili Peygamberimiz: ‘Allah’a yemin ederim ki, Muhammed’in kızı Fatma hırsızlık yapsaydı elbette onun da elini keserdim.’ Yani adaletin önünde kimse duramaz diyor. Adalet kavramının ne kadar önemli olduğunu vurguluyor.” cümleleriyle, el kesmeli bir radikalliğe evrilebiliyor.

Kılıçdaroğlu’nun güdümlü muhalefeti, tıpkı Bahçeli ve Akşener’de görüldüğü gibi devleti ve statükoyu merkeze alan, bunlara bir ölçüde kutsallık yükleyen ve eleştirileri tavsiye niteliğinde sunan bir görünüme sahip. “Ne suçluyorsun kardeşim, sen devlet değil misin? Tek başına devletsin, kim yapıyorsa git yakasından tut.” ifadeleriyle ihbarcılığa karşı çıkan ve devlete görevini ve gücünü hatırlatan Kılıçdaroğlu, McKinsey şirketine de “Koskoca Türkiye Cumhuriyeti, koskoca Türkiye Cumhuriyeti ve 16 bakanlığı bir Amerikan şirketine denetletiyorsanız, sizin sarayda da yeriniz yoktur. Düşün milletin yakasından.” sözleriyle karşı çıkıyor ve kutlu devletin düşürüldüğü konumdan şikayet ediyor. Benzer bir tepkiyi Cemal Kaşıkçı cinayetinde de sergiliyor ve cinayetin vahşetinden, içeriğinden ziyade, “Yabancı bir gazeteciyi güvence altına alamıyorsan, onun güvenliğini bu ülkede sağlayamıyorsan, Türkiye Cumhuriyeti Devletinden söz edilebilir mi, demokratik hukuk devletinden söz edilebilir mi? Ne oldu bu gazeteciye? İki, sorumluluğu olanlar bulunarak yargıya teslim edilmeli, Türkiye bir çadır devleti olmamalı.” kutsal devletin gereğini yapmasını ve rolünü yerine getirmesiyle ilgileniyor. Devletin alanına sürekli meşruiyet olanağı tanıyan Kılıçdaroğlu’nun bağımsız ve sivil bir söylem alanı geliştirebilecek vasfının olup olmadığı da böylelikle sorulması gereken bir soru olarak ön plana çıkıyor. Esas olarak Erdoğan’ın her konuşmasında bir düşman aparatı olmaktan başka önemli bir yüksek vasfı bulunmayan Kılıçdaroğlu, “Birbirimizi zamanı gelir eleştiririz, zamanı gelir birbirimize destek oluruz, ama sonuçta siyasetin varlık nedeni, daha güçlü daha itibarlı daha saygın bir Türkiye’yi inşa etmektir. Bunun için mücadele ederiz…” sözleriyle gerektiğinde elini taşın altına koymaktan çekinmeyeceğini de dile getiriyor. Tavsiye muhalefetini de “Erdoğan’a bir tavsiye, eğer Türk üniversitelerinin hangi konumda olduğunu öğrenmek istiyorsa, yaşadığı sorunları bilmek istiyorsa, ona 13 sayfalık bir rapor tavsiye ediyorum.” açık bir şekilde dile getirmekten çekinmiyor. Türkiye’de yaşanan krizin sorumlularını sergilemekten ve kendi politikalarını ortaya koymaktan ziyade, kendisini “Biz bunlara yol gösterdik, dedik ki ‘Bakın Türkiye’yi bu krizden çıkarmak için 13 madde öneriyoruz size. Bunların gereğini yapın ve ondan sonra Türkiye’yi aydınlığa çıkarırsınız. Hep beraber destek veririz ve Türkiye bu krizi aşar. Bilgisi var, birikimi var, kapasitesi var Türkiye’nin, ama iyi yönetilirse, ahlaki yönetilirse bu kapasite sonuç verir, yoksa sonuç vermez.’” ifadelerinde görüleceği gibi tamamen bir danışma kurumu olarak konumlandırıyor. CHP’nin soyutluğu ve gerçek bir nostaljiye dayanan basit stratejileri, Türkiye’de herhangi bir değişikliğin meydana gelebileceğine yönelik umutları tamamen söndürüyor.

İlgili Haberler

Cargill tarafından hazırlanan skandal raporun hükümetin isteği üzerine hazırlandığı ortaya çıktı.

Daha Fazlası

Koru'dan dikkat çeken bir yazı geldi.

Daha Fazlası