Moskof'tan Anti-Komünizm'e Türkiye'de "Rus" tehdidine dair algılar
Moskof'tan Anti-Komünizm'e Türkiye'de "Rus" tehdidine dair algılar
"Türkiye’de Rus karşıtlığının bir anda oluşmuş bir tür paranoya hali ya da boş ve gereksiz temellere dayanan ideolojik hezeyanlar olduğunu iddia etmek çok düz bir bakış açısı olur."

Rusya’nın Ukrayna’ya yönelik işgal girişimi, gündemi yeniden canlandırırken Rusya’ya dair tehdit algılarını ve tarihi tartışmaları yeniden canlandırdı. Türkiye açısından hayati bir öneme sahip olan Montrö’nün varlığı ve meşruluğu hak ettiği şekilde kutsallaştırılırken, her fırsatta “Batıcı” yönleriyle eleştirilen medya kuruluşlarına haklı yönleri de bulunan eleştiriler yönelten kesimler, Rus ve Çin yanlısı medya kuruluşlarına sessiz kaldı. Özellikle “Tam bağımsızlık” vurgulu bir tür “Üçüncü Dünyacı” söylem, utangaç bir Avrasyacılık fantezisinin dışa vurumu olarak görünür hale geldi. İşgal girişimini meşrulaştırmanın diğer yolu da iç siyasete dair eleştiriler oldu. Türkiye’nin yaşadığı ekonomik soykırım ve dış politikadaki başarısızlıklar silsilesi bir yana, muhalefet yine eleştirilerden nasibini aldı. Ulusalcılık perdeli Rus propagandasına karşı Türkiye’deki Rusya karşıtı algıların belki de tarihteki en zayıf konumda olduğu söylenebilir. Zira Türkiye’deki karşıtlık, tarihe bakıldığında bir tür varoluşsal düşmanlığı ve bunun haklı sayılabilecek gerekçelerini yansıtıyor. Rusya söz konusu olduğunda diplomasi en hassas noktaya gelirken, sürekli yaşanan bir tür tehdit varlığı hali ve gerilimin de haklı gerekçelerinin var olduğu görülüyor.

Talepler, tehditler ve “Moskof”

2. Dünya Savaşı’nın sonunda SSCB’den yönelen talepler, Türkiye’nin tarih boyunca bünyesinde barındırdığı Rus tehdidi algılarını haklı çıkaran ve Anti-Komünizm’le birlikte bu algıları güçlendiren bir süreç başlattı. Yalçın Küçük, toprak talebinin Feridun Cemal Erkin tarafından Türkiye’nin ABD safında yer almasının sağlanması amacıyla uydurulduğunu iddia etse de ya da Mahmut Dikerdem, taleplerin geçici bir durumdan kaynaklandığını belirtse de düşmanlığı ve savaşlara dayanan tarihin varlığı, Türkiye’deki Rus karşıtlığını hep canlı tuttu. “Moskof” ifadesiyle hayat bulan bu karşıtlık, bizzat tarihi tecrübelerden beslendi ve kültürel hayattan siyasi yaşama kadar varlığını hep korudu. 1942 yılında, Serdengeçti dergisinde “Moskofname” isimli şiirinde Osman Yüksel Serdengeçti şu satırları kaleme aldıran bir tür karşıtlık söz konusu: “Dedelerimden kalma intikam var kanımda/ Geçmişini … Bulgar’ın Moskof’un da/Bir domuz görmüş gibi ayaklanır hislerim/Alçakların sesini dinlerken mikrofonda O kadar gururlanma, o kadar mağrur olma Dün daha kölemizdin mahvolmuştun Prut’ta Yalnız şunu isterim, yalnız şunu hatırla Yatmıştı Katarina Baltacı’nın koynunda.” Halil Soyuer, Soğuk Savaş ortamında yazdığı bir şiirde bu karşıtlığın tarihi kökenlerine de Serdengeçti gibi dikkat çekiyor: “İçimdeki ateşi ben asla küllüyemem/Atamdan miras kaldı bana bu Moskof kini/Ömrüm yüz yıl sürse de tam yaşadım diyemem/Silahım patlatmazsa bir Moskofun beynini.”

“Moskof” karşıtlığının tarihi mirasında 1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı çok büyük önem taşıyor. 500 bin insan kaybının yaşandığı savaşta, 1 milyonu aşkın insanın da Anadolu topraklarına göç ettiği belirtiliyor. 93 Harbi”, bu açıdan kritik bir eşik sayılabilir. Necip Fazıl ise “Moskof” karşıtlığını bir tür varoluşsal ilişkiye indirgiyor: “Tarih böyle bir zıtlığı hiçbir milletle hiçbir toplum arasında ve hiçbir zaman ve mekânda kaydetmedi.” Bu karşıtlık yalnızca Cumhuriyet dönemine ya da SSCB’nin taleplerine de bağlanamaz. Namık Kemal’in “Deli Hikmet” isimli şiiri, Abdülhak Hamit Tarhan’ın “Yadigâr-ı Harb” adlı kitabında yer alan dizeler, Süleyman Nazif’in “Batarya ile Ateş” isimli kitabı, Ziya Gökalp’in “Turan”, Mehmet Emin Yurdakul’un “Aç Bağrını Biz Geldik” şiirleri gibi örneklerde, “Moskof” imgesinin yer aldığı görülür. Süleyman Nazif’in, “Rus Kimdir, Moskof Nedir?” başlıklı yazısı ise “Moskof” imgesini tanımlamak için iyi bir örnek oluşturuyor (1):

“Moskof'un barışı aldatı’ı, susması kuduz, yaltaklanması hain, yardımı ihanet doludur. Ey Türk oğlu!.. Sana damarlarındaki kanı hediye edenler, kanlarının son damlalarını Moskof savaşlarında döktüler. Sen bugün, yarın ne olursan ol, fakat unutma ki o şehitlerin ebedî bir yetimisin!.. Bu din, bu devlet, bu vatan gibi, bu gayız, bu kin, bu intikam da onların sana mübarek bir mirasıdır! Dünyada bir Rusya ve bir Rus kaldıkça bu hakkına ve bu vazifene hürmet et: Hakkın öldürmek, vazifen, gerekirse hemen ölmektir, Türk oğlu!..”

(Batarya ile Ateş’in 1917 senesinde yayınlanan 2. baskısının kapağı)

"Komünist otu" ve tehdidin gücü

Türkiye’de hem komitacılığın hem de siyasetin önemli ismi Celal Bayar’a atfedilen önemli bir söz var: “Bu kış komünizm gelebilir.” Bir tür tehdit durumunu ve sürekli teyakkuz halini yansıtan bu söz, bir dönemin ruhunu yansıtması bakımından önem taşıyor. Buradaki teyakkuzun kaynağı doğrudan bir korku değil; tecrübelerin ışığında bir tür endişeye dayanıyor. Zira savaşlar ve işgaller görmüş nesiller, ülkenin doğusunda sınır olan ve dünyanın iki büyük kutbundan birini temsil eden büyük bir güce karşı haklı bir endişe duyuyor. Bu endişe, toplumsal hayata da yansıyor. DP Kırklareli Milletvekili Mehmet Ali Ceylan, Trakya bölgesindeki tarımla ilgili şikâyetleri aktarırken, Trakya’daki ayçiçeğinde son birkaç yıl içerisinde “canavar otu” ismiyle bilinen “orabanche” hastalığının yayıldığını aktarırken, halk arasında bu hastalığa “komünist otu” isminin verildiğini söylüyor. (TBMMTD, C.17 T.2, İ.48: 1053) Bu düşman tanımlamasının siyasette derin izler bırakması ve nesilden nesile aktarılan bir tür miras haline gelmesi çok zor değil. Bunun tarihi yönünün, artık tarihte kalmış siyasetçiler tarafından da vurgulandığını söylemek mümkün. DP Denizli Milletvekili Reşat Aydınlı, dünyanın “kızıl nizam” ile karşı karşıya olduğunu belirtirken, “Hakikat şudur ki; Kremlin Küre’yi istiyor. Komünizm denilen ütopi ise Moskof sömürge imparatorluğunun kurulması için sadece bir istila silahıdır. Bu silahın hedefleri milletlerin istiklalleri ile insanların her türlü hak ve hürriyetleridir. Binaenaleyh buna Moskofizm demek daha doğru olur kanaatindeyim” diyerek, komünizmin yayılmacılığına dair tarihi “Moskof” imgesini ve komünizmin “kızıl” sembolünü kullanıyor ve Sovyet yayılmacılığı tehlikesine dikkat çekiyor. Aydınlı’ya göre komünizm ve sovyetizm aynı şey değil; sovyetizm “tam ve mükemmel” bir Slavcılıktır. Komünizm ise bunun dış politika plânı olarak yerini alır. Türkiye’nin ciddi bir durum karşısında olduğunu belirten Aydınlı’ya göre Türk-Rus mücadelesi tarihidir ve Romanov hanedanı ile “kızıl nizam” arasında fark bulunmamaktadır; yalnızca “yılan, kabuğunu değiştirmiştir.” (TBMMTD, C.9, T.2, B.30: 27) 1950 yılında, Hariciye Vekâleti bütçesi üzerine konuşan Fuad Köprülü, Rusya’nın emperyalizm amacının komünizm ideolojisiyle değil; tarihi amaçlarla gerçekleştiğini söylüyor. Köprülü’ye göre Rus emperyalizmi, “beşinci kol” faaliyetleriyle devletleri içeriden yıkmak istiyor. (TBMMTD, C.24, T.3, B.48: 729-730) Köprülü’nün dikkat çektiği “beşinci kol” tehlikesinin, bugünkü kamuoyu yönlendirmelerine ve bir kısmı maalesef emekli askerlerden oluşan ekran yüzlerine bakıldığında güncelliğini koruduğunu da söylemek mümkün.

Türkiye’de Rus karşıtlığının bir anda oluşmuş bir tür paranoya hali ya da boş ve gereksiz temellere dayanan ideolojik hezeyanlar olduğunu iddia etmek çok düz bir bakış açısı olur. Türk siyasal yaşamında yalnızca TBMM tutanakları incelense, Rus tehdidinin Türkiye açısından her zaman var olduğu ve daima göz önünde bulundurulduğu anlaşılır. Üstelik bu tehdit algısı ve karşıtlık siyaset üstü bir konumda yer alıyor. Ancak bugün bakıldığında, “Ulusalcılık” kisvesi altında Türkiye’de ciddi bir Rus propagandası yapılıyor. Aynı zamanda ortaya çıkan ve zayıf olsa da devam eden Anti-Rus propagandası, iki ülke arasında steril ve yalnızca diplomatik üstünlüğe dayanan bir ilişkinin kurulmasını da mümkün kılmıyor. Böyle bir ilişki gerekli mi? Tarih, bize Rusya’ya karşı daima teyakkuzda olunması gerektiğini gösteriyor. Bu, dünyayı bugün de Soğuk Savaş konseptine göre okumak değil; neredeyse yüz yıl öncesinden bu yana, Çarlık döneminden komünizme, oradan Putin Rusya’sına kadar Rusya’nın daima emperyal hedeflere dayalı saldırganlığını koruduğu görülüyor. Bugünkü işgal, sistem fark etmeksizin Rusya’nın “Rusya” olarak algılanması gerektiğini de gösteriyor.

 

 

Notlar

(1) Komünizmle mücadele kötülemesi ve taraflı bakış açısı söz konusu olsa da Ertuğrul Meşe'nin İletişim Yayınları'ndan çıkan "Komünizmle Mücadele Dernekleri" başlıklı çalışması en azından kaynak ve kronoloji bakımından geniş bir imkân sunuyor.

Etiketler
Genel Yayın Yönetmeni
İlgili Haberler