Milliyetçilik ve Türk Kimliğinin Kökeni
Milliyetçilik ve Türk Kimliğinin Kökeni
"Nasıl ki emperyal devletler artık tankla tüfekle değil kültür emperyalizmiyle ülkeleri işgal ediyorsa; sermaye de emeği zincire vurmak yerine adı serbest olan çalışma koşullarıyla kendine bağlı kılıyor."

 

 

                                 “Modern çağda insanların önünde Türk olmak ya da Amerikalı olmak gibi bir ikilem vardır.”

                                                                                                         İsmet Özel

Milliyetçilik; insanlığın fikrî serüveninin belki de en ele avuca sığmaz çocuğudur. Ne dört başı mamur bir tanımı yapılabiliyor ne etkileri bütünüyle ölçülebiliyor. Ezberlenmiş birkaç hazır tanımı bulunmakla birlikte, tarihsel gelişimi de zihinlere fabrika çıkışlı olarak sokulduğu için hepimiz bir Fransız Devrimi lafı biliyoruz. Fransa’da gelişen milliyetçilik akımıyla Osmanlı’nın yıkıldığı gibi bir takım lafları yıllarca dinledik, artık doyduğumuza inanıyorum. Bu yazımızda, milliyetçiliğin güncel milliyetçilik tartışmalarına bir ek olarak, Türk olmak ya da Amerikalı olmak üzerine fikir yürüteceğiz.

Özellikle son otuz yıldır dünyayı hızla saran Küreselleşmeyi; sermayenin serbest dolaşımıyla temellendirmemize rağmen emeğin serbest dolaşımından söz edemiyoruz. O halde sermaye ve emeğin uzlaşmaz çelişkisinin küresel denklemde yeni bir evreye girdiğini ifade edebiliriz. Bu yeni evrede sermayenin emek üzerindeki tahakkümü hem artmış hem görünmez hale gelmiştir. Bunun bir çelişki olmadığını hemen belirtelim. Nasıl ki emperyal devletler artık tankla tüfekle değil kültür emperyalizmiyle ülkeleri işgal ediyorsa; sermaye de emeği zincire vurmak yerine adı serbest olan çalışma koşullarıyla kendine bağlı kılıyor.

Sermayenin acımasız yeni düzeni, orta sınıfları erittiği gibi alt sınıfların üst üste yığıldığı yeni yaşam alanlarını üretmeye devam ediyor. Milyonlarca insanın metropollerin gettolarında yığın halinde yaşadığı, işsizlik ve yoksulluğun sürekli arttığı, yaşam koşullarının yavaş da olsa iyileşiyor gibi görünmesine rağmen aslında yerinde saydığı bir yüzyılda yaşıyoruz. Küresel terörün ana beslenme alanları da söz konusu gettolar olarak karşımıza çıkıyor. Tüm bunlar yetmezmiş gibi Suriye’de, Yemen’de, Libya’da, Afganistan’da insanlar rahat bırakılmıyor. Sosyopolitik gelişmeler bir yana; ekonomik ve teknolojik gelişmeler de küreselleşmenin yayılımını besliyor.

Peki ya milliyetçilik? Dünyada tüm bunlar olurken milliyetçilik bize ne söylüyor? Milliyetçilik; Küreselleşmenin olumsuz etkilerinden korunma refleksiyle içe doğru kapanma politikalarını hayata geçirme kalkanı olarak mı görülmeli? Yoksa sekülerleşme/sivillik adı altında Türkleri dünya sistemine entegre etmenin aracı haline mi getirilmeli? Güncel tartışmaların eski nesil – yeni nesil çatışmasının çok ötesinde olduğunu görebilecek ferasete sahip olmayanlar; Türklerin kaderinin iki yüz yıldır bu tartışmanın içinde sıkıştığını doğaldır ki göremiyorlar.

Bugün kimi liderler, covid-19 salgınının ardından Türkiye’nin yenidünya düzeninde alacağı konumu iyileştirme derdiyle bazı açıklamalar yapıyor. Bu açıklamaları küreselleşmenin suyuna gitmek olarak yorumlamamak için bir nedenimiz yok. Değil mi ki artık dünyada var olabilmenin yegâne koşulu dünya sistemine entegre olmaktan geçiyor. Ama mesele bununla da bitmiyor. Bu entegrasyon ancak NATO gibi AB gibi kurumların çatısı altında; bağımlı bir Türkiye ile mümkün olabilir. Bu kuşkusuz bir dayatmadır. Oyunun kurallarını kim koyuyorsa, skoru da belirleyen odur. Bu oyunu oynamaya hevesli olanlar, kendi düzenlerini tutturdukları konforlu alanlarını sarsmadan, “tatlısu milliyetçiliği” yapıyor. Görülen/akledilebilen hiçbir gerçek otoriteye karşı çıkmadan, bazen yarım ağızla bazen bağırıyor gibi görünerek yalandan bir muhalif çizgi tutturanlar da işte bu arkadaşlardır.

Küresel sermayenin; işçisiyle, esnafıyla, girişimcisiyle tüm Türkleri tahakküm altına aldığı bir düzene ses çıkarmayandan ne milliyetçi ne solcu ne İslamcı olur. Acımasız dünya sisteminin çarkları arasında ezilmemek için özellikle bölgesel bir takım ittifakların elzem olduğunu tam burada eklemek zorundayız. Fakat bu ittifak anlayışını AB gibi NATO gibi kurumlar altında bağımlılık rejimi olarak sürdürme heveslisi olanların milliyetçilik anlayışlarını sorgulaması gerektiği kanaatindeyim. Ne hedefliyoruz? İdeoloji ayırmadan bu soruyu herkesin sorması lazım. Küresel dünya düzeni içinde kırıntılardan bir pay alıp kapı önü bekçiliği yapmak mı istiyoruz? Sınırlarımızı eski şaşaalı günlere döndürmek mi? Yoksa boynumuz dik yaşamak mı istiyoruz? Daha net soralım Türk müyüz Amerikalı mı?

İsmet Özel’in açıkladığı gibi; doğuştan gelen bir ırk yoktur. Her birey belli bir kültürün ürünü olarak Türk ya da Amerikalı olur. İslam’da kavmiyetçilik yoktur lafının anlamı da burada gizlidir. Kavmiyetçilik; tam olarak kan bağını yani doğuştan gelen bir ırk fikrini ifade eder. İslam’ın dışladığı anlayış işte budur. Oysa; kültürel belirleme anlamında Türk olmak; kanla alakalı bir şey değildir. Nerede doğduğunuzdan ve atalarınızın kim olduğundan bağımsız bir şeydir. Türk olmak, bu manada, kafirle çatışmayı göze almaktır. NATO’nun arka saflarında kılıç kuşananlar ve şans eseri olarak Türk doğduğunu zannedenler işte bu yüzden “Türk olamadıysan oldun Amerikalı” sözüne muhatap olmaktadırlar.

Türk olmak, dört harften ibaret değildir. Bu dört harf, kütüphaneler dolusu anlamı beraberinde taşımaktadır. Türk ya da Amerikalı olmayı, kanla gelen bir şey zannetmek, Türklük denen mefhumu da yerle bir etmek manasına gelir. Çünkü eğer Türklük kanla gelen bir şeyse, her türlü insan Türk olabilir. Örneğin para karşılığı CIA’ya istihbarat satan bir insan düşünün. Kanı gereği siz buna Türk diyorsanız, işte siz de Amerikalı oldunuz demektir. Oysa Türk olmak, kanla değil kültürle belirlenen bir şey olduğu için, dile getirdiğimiz örnekteki insan Türk olmaktan çıkar. İşte bu yüzden İsmet Özel’in kafirle çatışmayı göze alan Müslüman’a Türk denir, tanımı; Türklüğün en anlamlı ve tarihsel gelişimine en uygun tanımıdır.

İşte bu nedenle bir metafor olarak namaz kılmanın ve benzerlerinin Türklükle bir alakası kuruluyor. Ve yine işte bu nedenle Kapitalizmin Türk tehlikesini baştan savmak için icat edilmiş bir yol olduğu iddia ediliyor.Bunu böyle anlamayan arkadaşlar Amerikalı olmaya mahkum kalıyor. Güncel Milliyetçilik tartışmalarının Said Nursi, İttihat ve Terakki gibi ilgi çekici konular üzerinden gitmesi, tartışmaların popülerliğini artırabilir fakat Türklere pek bir şey katmaz. Bu itibarla bizi imanımızdan edecek bir anlayışın pençesine düşüp düşmediğimizi sürekli kontrol etmekte yarar görüyorum. Allah; genç kardeşlerimizin en içten ve samimi mücadele arzularını Amerikalı olmanın gereklerini yerine getirme uğraşı haline dönüştürenlerden bizi korusun.

İlgili Haberler