Kültürel iktidarın gasbı
Kültürel iktidarın gasbı
"Kültürel iktidarın Siyasal İslâm’a teslimi, önce kadın kimliğinin, sonra da özgür birey kimliğinin silinmesini beraberinde getirecektir."

“Kültürel İktidar” meselesi, gerek yazılarımda gerekse de Space yayınlarında uzun uzun bahsettiğim, iktidarın adeta takıntı haline getirdiği bir konu. İlk olarak Erdoğan tarafından 2017’de dillendirilen ve sonra ara ara yine kendisi ve çevresince tekrarlanan, en son ise Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanı Fahrettin Altun tarafından yinelenen “Siyasî iktidar olduk ama kültürel iktidarı bir türlü ele geçiremedik” sözleri, bu takıntının bariz bir şekilde dışa vurumudur. Siyasal İslâm; gerçekten de her türlü enstrümanı devreye sokmuş olmasına karşın, kendi kültürel iktidarını tesis etmeyi başaramamıştır. Bunun en önemli sebebi, o iktidarı tesis edecek kadrolardan mahrum oluşudur. Bunun yanında kültür sanat alanında da her alanda olduğu gibi liyakatsiz kimselere görev vermesi, kalitesiz işlerin ortaya çıkmasına, bu kalitesiz işler de toplumda alternatif arayışların doğmasına sebep olmuştur. Yıllar yılı ülke için en büyük handikap olarak göze çarpan Nepotizm, belki de bu konu özelinde ilk kez ülkenin faydasına bir netice doğurmuştur. Unutulmamalı ki yakın tarihin totaliter rejimleri zeminlerini sağlamlaştırırken kültür ve sanat ile topluma yön vermiş, devamında da kendi kültür tarzlarını oluşturmuşlardı. Şükür ki iktidar, bu kabiliyetten mahrum bir güruhun elinde…

Yirmi yıllık gayreti sıralamak hayli meşakkatli bir iş olacak, o yüzden ben son birkaç aylık süreçte yaşananlara değinerek, kültürel iktidar hırsının, AKP elitlerinde nasıl bir hezeyana sebep olduğunu ortaya koymak istiyorum.

Öncelikle popüler isimlere yönelik karalama ve linç kampanyalarıyla başlayalım. Bunlardan en dikkat çekeni; yıllarca iktidarla kol kola yürüyen, açılım ve referandum süreçlerinde açıkça destek veren Sezen Aksu’ydu. Sezen Aksu, mektuplarıyla, konserlerinde ve röportajlarında söyledikleriyle bugünkü ortamın yaratılması için AKP’ye sunulan açık çekte imzası olan önemli isimlerden biriydi. Ortada gözle görülür herhangi bir sebep yokken, AKP’ye karşı kem söz kullanmamışken birden yıllar önce yazdığı şarkı sözü üzerinden bir saldırı başlatıldı. Önce marjinal bir grubun işi olarak kalacak sanılırken, sosyal medyada AKP’nin trollüğünü yapan hesapların köpürtmesiyle olay büyüdü ve nihayetinde “dilinin kesilmesi” raddesine kadar geldi.

Hemen akabinde FOX TV’de yayınlanan, “Maske Kimsin Sen” adlı yarışma programı da bir başka tartışma konusu olarak gündeme getirildi. Bu programın da yine toplumun manevi değerlerine aykırı yayınlar yaptığı söylendi ve bu gerekçeyle RTÜK’e şikâyetler yapıldı. Adına "hassasiyet "denilen gerici baskı, karşı cenahta geri adımı gördüğü an baskısını artırmayı artık klasik bir taktik olarak kullanageliyor. RTÜK de elbette “görevini” yaptı ve aldığı kararla programa ekran yasağı getirdi.

Cem Yılmaz ve Şahan Gökbakar, özellikle geçen yaz meydana gelen orman yangınları sonrası aynı cenahın hedefi hâline gelmişlerdi. O dönemden bu yana her meselede ne illimunaticilikleri kalıyor ne alçaklıkları ne hainlikleri. Halbuki her iki isimde yakın döneme dek suya sabuna dokunmayan, muhalif duruştan imtina eden isimlerdi. Hatta Gökbakar, Erdoğan için hazırlanan bir belgeselde yer de almış, Erdoğan ile aralarında geçen bir anıyı anlatmıştı. Sezen örneği bile ortadayken böyle küçük bir desteğin Şahan’ı saldırılardan muaf kılmasına elbette imkân yoktu.

Bunlardan daha çok ses getiren ise Tarkan’ın son parçası “Geççek” oldu. Tarkan her ne kadar bu şarkının pandemi döneminin getirdiği sıkıntıları anlattığın söylese de şarkının sözleri hem iktidar hem muhalefet kanadında AKP ve Erdoğan çağrışımı yaptı. Akabinde de yine linç kültürü devreye girdi ve Tarkan’ın terör destekçisi olduğuna kadar uzanan saldırılar başladı. Tarkan gerek çevre gerekse de hayat tarzına müdahaleler konusunda daha önceden de sesini yükseltmiş bir karakter olduğundan tepkilerin sertliği kimse için sürpriz olmadı.

Yukarıda verdiğim örnekleri seçmemin sebebi, bunların en dikkat çekenler olması. Yoksa Ezgi Mola’dan Fazıl Say’a, Beren Saat’ten Athena Gökhan’a değin onlarca sanatçı bu linçten paylarına düşeni aldılar. Yinelemekte fayda var, gerici baskı karşısındaki kitlenin geri adım attığını, sindiğini hissettiği an baskının şiddetini arttırır. İşte son dönemde yaşanan festival iptalleri, kalkan tüm yasaklara karşın müzik yasağının devamı, göz önündeki sanatçıların giyim kuşamına karışılması konuları hep bu baskının artmasıyla alakalıdır.

Adana’da düzenlenen rakı festivali, Van’da düzenlenen Gezgin Fest, Antalya’da düzenlenen Octoberfest bu baskılar neticesi iptal edildi. Eskişehir’de düzenlenecek olan Anadolu Festival’i gerici çevrelerin talebiyle önce iptal edildi. Yükselen tepkiler sonrası ileri bir tarihe ertelendiği duyuruldu. Batmanspor’un şampiyonluk kutlamaları sebebiyle düzenlenecek Hande Yener Konserinin iptali için HÜDAPAR, SP ve YRP birlikte başvuru yaptılar; Batmanspor yönetimi bu talebe kulak asmadı ve konser yapıldı. SAÜ’de düzenleneceği duyurulan festivalin akıbetiyse meçhul... 28 Mayıs’ta yapılacağı duyurulan ve Mirae adlı K-Pop grubunun sahne alacağı “Kore-Türkiye diplomatik İlişkilerinin 65. Yıl Dönümü Özel Konseri” de grup üyeleri için koparılan, “Kız mı erkek mi belli değiller!” yaygarası neticesinde iptal edildi.

Ekonomik kriz insanları en çok da gençleri etkiliyorken, bu gibi kısmen bütçe dostu etkinlikler bir nebze olsun gençlere nefes aldıracakken sergilenen bu baskıcı tavır, en başta bahsettiğimiz “Kültürel İktidarı” ele geçirememiş olmanın verdiği öfke buhranının yansımasından başka bir şey değildir. Önceki yazılarımda değindiğim, ithal İslamcı meselesinin getirdiği yeni ve daha sıkıntılı mahalle baskısı da bu hırsa eklenince Kültürel İktidarı bir nevi darbeyle ele geçirme gayretinde olduklarını rahatlıkla söyleyebiliriz. Alkollü mekanlara erişimin zorlaştırılması, pandemi bahane edilerek getirilen müzik yasağının kalıcı hâle dönüştrülmesi, alkollü içeceklere getirilen astronomik vergiler, giyim kuşam konusunda kamuoyu önünde verilen tepkiler; yaşam tarzına müdahaleyi aşan, bir zümrenin belirlediği yaşam tarzını idealize edip tüm halka dayatmaktan başka bir şey değildir. Alkolü sarhoşlukla, sarhoşluğu sapkınlıkla eşitleyen, bu eşitleme üzerinden sosyalleşmeyi şeytanlaştıran bir anlatıyı ısrarla sahipleniyorlar.

İslamcı kesimin gücü ele geçirdiğinde bu yola başvuracağı akli melekelerini yitirmemiş herkesin bildiği bir şeydi. Onların bu yaklaşımlarından ziyade bizim için tehlikeli olan şey, muhalif çevrelerin bu baskıların tamamına “Muhafazakâr seçmeni ürkütmemek” adına sessiz kalmasıdır. Muhalif kanat sessiz kaldıkça, zaten belirli semtlere hapsolan seküler yaşam, iyice nefes alamaz hâle gelecektir. Pakistan ve Afganistan kaynaklı kaçak göçmen akınına hükümetin göz yummasını, göz yummanın da ötesinde yol vermesini bu konudan bağımsız okuyamayız.

Kültürel iktidarın Siyasal İslâm’a teslimi, önce kadın kimliğinin, sonra da özgür birey kimliğinin silinmesini beraberinde getirecektir. O yüzden bu baskılara direnmek, özgür yaşamı savunmanın olmazsa olmazıdır.  Hele ki ithal piyonlarla bu iktidarı tesis etmeye çalışanlara karşı sessiz kalmak bu değirmene su taşımaktır. Ya en yüksek perdeden itirazımızı sunacak ya da bunların belirlediği bir yaşam biçiminde tüm ömrümüzü tüketeceğiz.

Karar hepimizin…

Etiketler
Tam zamanlı okur, yarı zamanlı yazar
İlgili Haberler