İYİ Parti'nin yeni stratejisi
Vaziyet yazarı Kutlu Kağan Dalkılıç, ilk yazısında İYİ Parti'nin stratejisini ele aldı.

Meral Akşener son dönemde Ömer’in Yolu projesiyle beraber buhranlı bir altı ay geçirdi lakin son birkaç grup toplantısından da anlaşılacağı üzere yeni bir döneme yeni bir stratejiyle hazırlanıyor. Bu stratejinin üç temel parametresi olduğunu düşünüyorum.

Birinci parametre seçmenin bilinçdışına refah, güven ve istikrarı yeniden hatırlatacak güçlü bir mesaj vermek üzerine gelişiyor. Bilinçdışında seçmenin siyasi aidiyetleri ve ideolojik kimlik endişelerinden bağımsız bir şekilde, seçmene hayatın ihtiyaçlarıyla cevap verecek karizmatik otorite figürü yeniden canlandırılıyor. Bu durum bilinçdışının ilkel ve dürtülere dayalı reflekslerinin aktive edilmesi ve bu aktivasyonun lidere ve partiye yeniden güven duyması üzerine anlamlı bir strateji olabilir.

Bilinçdışı kurgulanmaz, o ancak insanın hayatta kalması ve hayatını devam ettirmesi için huzur, güven, dayanışma, refah ve konfor gibi ilkel ve fakat oldukça işlevsel dürtülere odaklanarak yeniden canlandırılabilir. İnsan hayatın temel ihtiyaçlarını çözmek adına bilinçdışı bir güce ve otoriteye ihtiyaç duyar. Bu ihtiyaçlar belirli bir güç etrafında huzur, güven, refah ve istikrarın temin edileceğini hissettiği anda politik bir bilince dönüşür. Bilinç meseleyi devralır ve bu ihtiyaçları gerek ahlaki gerek siyasi bir mantık çerçevesinde isimlendirir. Bu tanımlama hali bir ahlaki ve siyasi tutarlılık arayışının da bütüncül bir sonucu halinde kendini sunar. Böylece bilinçdışı hayata dair güdülere dayalı oportünist çaba, bilinçte siyasi bir yelpazenin ahlaklı ve anlamlı müritlerini yaratır.

Bu bilinçdışı davranışların tümü insanlığın insan olmaktan gelen ortak endişesi olmakla beraber bu davranışların odağı, adresi, metodu ve işleyişinin nasıl bir forma kavuşacağı antropolojik kültür, sosyal yapı ve siyasi gelenekle belirli bir alışkanlığa dönüşür.

Bu toprakların özel mülkiyet, sermaye, serbest piyasa ve bunları yaratan rekabetin teşekkülü adına sınıfsal bir geçmişi maalesef yok. Burada asırlardır insan-insan ve insan-eşya ilişkileri oldukça durağan ve bu durağanlık sanki mutlak bir özün olağan yansımasıymış gibi kabul görüyor. Zira tüm maddi ve manevi meseleler devlet ve devleti yöneten aktörler üzerinden şekilleniyor. Özetle gerek maddi gerek manevi mülkün yegane sahibi devletten başkası değil.

Böylesi bir gelenek antropolojik kültür, sosyal yapı ve siyasi işleyişi de belirliyor veya tüm bunlar geleneği kuruyor. Ahalinin bilinçdışı ihtiyaçlarını çözebileceği huzur ve güvenin adresi otorite ve devlet oluveriyor. Bu ahaliye tebaa deseniz de vatandaş deseniz de denklem değişmiyor. Vatandaş sadece ahalinin hukuk karşısında tanımlı olmasını ifade ediyor. Bu hukuki tanımlılık hali, aktif siyasal katılımla birleşince devlete eklemlenerek hayatını kurtarma geleneğini seçimler yoluyla her dönem yeni bir aktöre emanet ediyor.

Bu emanet ahalinin büyük bölümünü dışlayarak marjinalleşmesin, devletin etrafında ahalinin ihtiyaçlarını kurtaracak en geniş siyasi ve iktisadi mutabakat ve menfaat oluşabilsin diye "merkez" dediğimiz politik kavram doğuyor.

Merkez, bu toprakların geleneğinde güvenliğin ve zenginliğin yegâne adresi olan meşru otoritenin yani devletin etrafında kurulan ahalinin, bilinçdışı ihtiyaçlarını en geniş kamusal menfaat ve mutabakatla arayışının ifadesidir.

Ne var ki, merkez ile devletin ilişkisi kayırmacılıktan uzak ve şeffaf parametrelere bağlanamadığı için merkez vaadi ile iktidara gelen partiler, bir süre sonra kamusal mutabakatı ve menfaati kendi tabanına çalarak marjinalleşiyor. Bir süre sonra da iktidardan düşüyor; ancak merkez her daim yeniden ihtiyaçlar ve otorite üzerinden kurulmaya devam ediyor.

Ezcümle Akşener, seçmene hayatın güven ve refaha dönük ihtiyaçlarını, bilinçdışı topuklu efe kültüne dayalı karizmatik otorite figürü ile çözebilirim mesajıyla yeniden hatırlatıyor. Ahalinin davranışlarını alışkanlığa, alışkanlıklarını politik bir bilince ve aidiyete dönüştürmek için anlamlı ve işlevsel bir yol. Üstelik bu yol merkezin ihtiyaçlar ve otorite üzerinden kurulan en geniş kamusal mutabakatını ve menfaatini de ifade ediyor. Böylelikle Akşener, bir taşla üç kuşu yani ihtiyaçları, karizmatik-geleneksel otoriteyi ve merkezi de vurmayı hedefliyor.

İkinci parametre Akşener’in sekülerleşen sosyolojik dönüşümü, büyüyen ve küreselleşen şehir hayatının yeni ve dinamik ilişkilerini gündemine alması olarak görünüyor. Bu durum söylemlerinde şehir hayatının etkili ve dönüştürücü kamuoyu aktörlerine odaklanmasında kendini gösteriyor.

Şehir hayatı artık geçmişe nazaran daha eğitimli gençliğin daha güvencesiz konumunu ifade eden prekaryalaşma tehlikesiyle her yeni güne uyanıyor. Bunu ekonomik ve politik hayata çok daha aktif katılan kadınlar izliyor. Bu aktörler şehir hayatının dönüştürücü ve etki gücü yüksek bir kamuoyu üretmesiyle öne çıkıyor. Bunları siyasetin gündemine almak, şehir hayatının dezavantajlı ancak kamuoyu gücü yüksek gruplarıyla teması arttırıyor. Böylece çarpan gücü yüksek bir siyasi alan oluşuyor.

Son dönemde memlekette sekülerleşmenin hızlanması ve adeta büyük bir sıçrama eşiğine gelmesi en göze çarpan değişkenlerden olabilir. Bunda şüphesiz küresel etkileşimin hızlanması ve şehir hayatının temasa dayalı etkileşim gücü ile şehrin zorlu şartlarının insanları ideolojik kutuplardan ve siyasi aidiyetlerinden görece kopararak ortak gündelik hayat endişelerine yöneltmesi etkilidir. Bu durum kamusal alanı genişletirken apolitik hayatı da kurucu bir forma dönüştürerek büyütüyor. Ahali bu süreçte hep bir ağızdan hukuk, refah ve demokrasi demeye başlıyor.

Memleketin kronik sorunlarının çözümünü ve normalleşmenin anahtarını, reformist siyasal kolektif kimlik endişelerinden ve açılımcı politik stratejilerden ziyade bu sekülerleşmeye dayalı görece apolitik kamusal alanın genişlemesinde olduğunu düşünüyorum. Sorunların birçoğu hayatın bu kendine özgü devinimiyle kendiliğinden gelişmiş bir toplumsal bir mutabakat olarak önümüzdeki yıllarda önümüze gelecektir. Siyaset ve yeni dönemde muhalif ittifakla kurulacak yürütme; bu dönüşüme yasal bir zemin hazırlamaktan ve devleti bu anlamda modernleştirmekten geri durmasın yeter.

Ne gariptir ki yaklaşık bir asır evvel devlet tepeden modernleştirilirken toplumsal sekülerleşme alametleri ortada olmadığı için krize giren siyasal süreç; bugün tabandan büyük bir toplumsal sekülerleşmeye rağmen devlet medeni ve modern bir yapıya kavuşturulamadığı için yeniden krizin eşiğine geldi. Bu haliyle yeni dönemde krizden kurtulmak adına toplumsal sekülerleşme ve devlet modernleşmesinin senkronizasyon krizini aşmak ve uyumlu hale getirmek elzem görünüyor.

Toplumsal sekülerleşmenin bir diğer tetikleyicisi daha kendimize özgü ve içsel bir sürecin sonucu olabilir. İktidarın demokrasi ile kurduğu gizli totaliter ajanda; iktidarın arkasından sürüklediği tüm dini, sosyal ve siyasal ahlaki değerleri çökertti. Üstelik askeri vesayetin yıkılmasının ardından yaşanan darbe girişimi; seküler sosyolojinin ve laik devletin yitirilmiş ve örselenmiş değerini kendiliğinden tetikledi. Bu durum ayrıca Ata kültünü ve kurucu cumhuriyet değerlerini de ideolojik aşırılıklardan ve ordunun silah gölgesinden kurtararak, toplumsal hayatta en güçlü kültürel dinamik haline getirdi.

Özetle, Akşener bu değişen seküler sosyolojiyi fark ederek yeniden gündemine almaya başladı ve bu farkındalık nitelikli siyasal söylemlere dönüşebilirse İYİ Parti ciddi bir sosyolojik dönüşümün de öncüsü olabilir.

Üçüncü parametre; tüm bu iki parametreyi yani hayatın ihtiyaçları ile sekülerleşen sosyolojiyi hangi siyasal vizyona yaslamak gerektiğinde düğümleniyor. Zira tüm bu süreci herkesi her şekilde ve her zeminde memnun etmeye çalışarak aynılaşan diğer muhalif partilerden ayırmak; siyasi nihilizm batağına dönüşmüş muhalefetten belirli bir hatta kopmak ve bunun bedeline de katlanmak gerekiyor.

Akşener bu konuda artık nihai kararını vermiş görünüyor. İYİ Parti, milliyetçi demokrat ve kalkınmacı bir parti sıfatıyla bu vizyonu günün şartlarına uyarlanmış ve halkla uzlaşık biçimde yürüyen kurucu değerlere yaslamış görünüyor. Buna bir nevi aşırılıklardan ve ideolojiden arınmış daha çok kültürel hatta taşınan Neo Kemalizm de diyebiliriz.

Kemalizm’in agresif laisizm agresif Türkçülük ve agresif Batıcılık perspektifinden hareketle söylersek; Neo Kemalizm şöyle de tarif edilebilir. Bir defa bu değerlerin arkasında modernleşme ve ulus devlet süreci var; paradigmanın esası Neo Kemalizm’den ziyade Neo Modernist bir yapıya dayanıyor.

Laikliği devletin idaresini sağlam bir zeminde geleceğe taşıyabilecek ve vatandaşlık zemininden hareket eden; mamafih vatandaşla devletin aracısız ilişki kurmasına yarayacak, vatandaşının dini ve geleneksel sembolleriyle barışık, hem kamu idaresini hem sosyal hayatı mesafeli ve fakat uzlaşık biçimde gözeten düzeyde işlevsel bir anlayışla gündeme almaktan bahsediyorum.

Milliyetçiliği devletçi bir perspektifle ve devlet odaklı değil, ferdin ve cemiyetin korunumu ve kazancına dayanan, cemiyeti bireye bireyi cemiyete feda etmeyen, milletin ihtiyaçlarını ve milleti önemseyen; bunu demokrat kültürle bir arada yaşamaya ve ortak kamusal ahlaka tevdi edebilen, böylece onu kamusallaştıran ve tahakkümcü bir Türkçülükten ayıran bir anlayıştan bahsediyorum.

Batıcılığı siyasi veçhesiyle öylece kabule dayalı sembollerle örülü bir tavırla değil; medeniyete dair ürettiği evrensel ilkelerle faydacı bir pozisyona dönüştürebilen bu anlamda bireysel özgürlüklerin, temel hak ve hürriyetlerin korunumuyla şekillendirebilen bir anlayıştan bahsediyorum. Siyasi şeffaflık, kuvvetler ayrılığı ve parlamenter sistemin, Avrupa Birliği normlarının vatandaşa hukuk, refah ve demokrasi ürettiği bir süreçten söz ediyorum.

Tüm bu sürecin çıkış kapısı aslında belli: Tüzel ve bürokratik biçimde işleyen sınırlanmış bir devletin yeniden kurulumu, vatandaşlıktan hareket eden ve fakat onu aktüel siyasi pratiğin makbul hain düzleminden kurtaran ve hukuki anlamda genişleten bir mutabakat ile yeniden inşası, çoğulcu bir sivil sosyal hayatın kurulumu ve korunumuyla bunu özetleyebilirim.

 

 

 

 

Etiketler
İlgili Haberler