İslamcılığın cenazesi: Korkunun kavramsallaşması
İslamcılığın cenazesi: Korkunun kavramsallaşması
"Erdoğan’ın Ustaosmanoğlu’nun ardından dile getirdiği teveccüh dolu ifadelerin benzerlerini yakın geçmişte Fetullah Gülen için dile getirmiş olması, korkuyu besleyen ve Erdoğan yönetiminin kimi makbul gördüğüne dair belirgin ipuçları veren unsurlar."

ALPEREN KILIÇ

Tevhid-i tedrisat kanunuyla yer altına çekilen, son yıllardaysa AKP iktidarıyla birlikte resmi bir hüviyet kazanma yolunda emin adımlarla ilerleyen medrese geleneğinin temsilcisi, son Osmanlı müderrisi olarak anılabilecek Ahıskalı Ali Haydar’dan el alan Mahmut Ustaosmanoğlu toprağa verildi. Cenaze merasimi için Fatih’te toplananların oluşturduğu insan seli tüm Türkiye’de cep telefonlarından, bilgisayarlardan, televizyonlardan izlendi. Türkiye’deki irili ufaklı tüm cemaat ve tarikatlara ait insan kaynağının yekünü Fatih’teydi. Kadınlar ve kız çocukları dışında.

Alanı gözlemlerken, olumsuz hadiselerin yaşanıp yaşanmayacağını düşünüyordum. Yaşamlarında belki bir kez dahi Mahmut Ustaosmanoğlu’nu yakından görmemiş olan insanların çehrelerinde, mutasavver kutsallarını uğurlamalarının hüznünü, bunun yanında da onu yalnız bırakmayan mahşeri kalabalığın bir parçası olmanın verdiği gururu görüyordum. Taşkınlığa, arbedeye, huzursuzluğa tanık olmadım. Tanık olan bir gazeteci de ortaya çıkıp, tanıklığını paylaşmadı.

Fatih Camii avlusunun musalla taşına yatırılan tabutlar, katılanlara ya da gözlemcilere cenaze gibi bir dini pratiği gösterdiği kadar, genellikle birtakım siyasi ve toplumsal amiller de içerir. Tabutun içindeki naaşın tekliği gibi, toplanan on binler, iki gün önce olduğu gibi de toplanan yüz binler tekleşiyor, tek yürek oluyor ve merasime müdahil olmadan gözlemleyenlerin anlamlandırmakta güçlük çektiği bir görüntü meydana getiriyorlardı. Söz konusu görüntülere verilen tepkiler muhtelifse de en belirgininin korku olduğunu gözlemlemek güç değil. “Efendiler ve ey millet, iyi biliniz ki, Türkiye Cumhuriyeti şeyhler, dervişler, müritler, meczuplar memleketi olamaz” sözü zihinlerdeki yerini korurken, tarihsel perspektif, Atatürk’ün bu sözüne muhalefet edercesine kaydediyor: “Türkiye 1000 yıldır şeyhler, tarikatlar ve dervişler memleketidir.”

Korkuyla beslenen kafa karışıklığı kimin makbul olduğu sorgusunu ve derin bir buhranı beraberinde getiriyor. Atatürk ve Cumhuriyet’in yeni sosyetesinin bir parçası, ulusun saygın bir ferdi, yani yurttaş mı, yoksa eskinin muhafazası üzerinden kurdukları kimliklerine sarılarak, kişilere, cemaatlere, tarikatlara tabiiyette ferahlık bulanlar mı? Cumhurbaşkanı liderliğinde, devletin üst kademesinin en ön safta poz vermesi, Erdoğan’ın Ustaosmanoğlu’nun ardından dile getirdiği teveccüh dolu ifadelerin benzerlerini yakın geçmişte Fetullah Gülen için dile getirmiş olması, korkuyu besleyen ve Erdoğan yönetiminin kimi makbul gördüğüne dair belirgin ipuçları veren unsurlar.

Benzer bunalımları Fetullahçıların AKP yönetimine gayrı resmi ortak olduğu yıllarda, Ergenekon ve Balyoz süreçlerinde Türk ordusuna açılan savaşta ve pek tabii çözüm sürecinde yaşadık. Türkiye Cumhuriyeti’ni ayakta tutan temellerin iştah ve şehvetle ters yüz edilişi toplumda korkuyu derinleştirirken, kendi tabiatına muarız devlet fenomenini ortaya çıkardı. Korkunun beslediği öfke, toplumun adalet arzusu gibi en temel insani paydalarda dahi buluşmasını engellerken; Türkiye temel eğitimde, sağlıkta, tarımda, akademide, hukukta ulusal veya uluslararası endekslerin tümünde sert bir düşüş yaşadı, yaşamaya devam ediyor.

İşler yolundayken, karınlar doyar vatandaş evinde ağız tadıyla otururken, tarihsel sorunlarımızın güncel tezahürleri sert ifadelerle, koca puntolarla basılmaz manşetlere. Şeyhine mensubiyeti ve kendini güvenli hissettiği sosyal halkasıyla mutlu mesut yaşayan cübbeliyle, Atatürk devrimlerinin sıkı savunucusu birbirlerinin boğazını sıkmaz böylesine. Devletin en büyük ihale ve mal dağıtıcısı olduğu ülkelerde, yarılmalar ve kutuplaşmalar muhtelifse de, sosyokültürel bir suret taşıyormuş gibi görünseler de, sorunların temeli hukuki ve iktisadidir. Evde zar zor kaynayan tencere, çocuğun cebine girmeyen harçlık, ayağına geçirilemeyen ayakkabı, gidilemeyen tatil, fırsat eşitsizliğidir.

Tarikat ve cemaatlerin ilk bakışta, mensuplarına yalnızca öte yaşam kurtuluşu, cennet vadettiği sanılır. Dikkatle bakıldığında böyle olmadığı rahatlıkla görülebilir. İster dini olsun, ister mesleki ya da ister estetikle ilintili olsun, ister sanatla, insanlığın meydana getirdiği tüm sosyal teşekküllerin “fayda” üzerine olduğu unutulmamalı. Türkiye’deki tarikat ve cemaatlerin oluşturduğu ekonomiyi, etki alanları içerisinde yaşayan mensuplarına sağladıkları kolaylıkları, hem fiziksel hem de zihinsel güvenliği göz ardı etmemeli. İnsanlar yalnızca iki temel korkuyla, vatandaşlık mensubiyetlerini bir kenara bırakıp, tarikatların güvenli kollarına bırakıverirler kendilerini. İmanlarını kaybetme korkusu ve aç kalma korkusu. Zaten ne memleket ne de dünya iyi bir yere doğru gitmemektedir. Devir kötüdür. Düzen bozuktur. Zaman ‘ahir’dir.

Ekonomik buhranın beslediği toplumsal korku ve dolayısıyla yol açtığı öfkenin sürekliliği, seküler vatandaşla tarikat mensubu arasındaki zaten kendi bağlamı içerisinde sorunlu olagelmiş ilişkiyi daha da yıpratacaktır. Bunların üzerinde, iktidarın muktedirliğini yitirme korkusuyla yapacağı her makbul vatandaş tanımı, her safları sıklaştırma girişimi korkuyu ve dolayısıyla öfke döngüsünü beslemekten başka bir işe yaramayacaktır. Bu güzel ülkenin korku dolu, öfkeli ve yorgun insanları, kendilerine makbul vatandaş tipinin; ne giydiğinden, ne içtiğinden, neye inandığından, kimi sevdiğinden, nasıl bıyık bıraktığından ziyade adil, dürüst, başkalarına zarar vermeyen, yasalara uyan vatandaş olduğunu söyleyecek bir devlete, müşfik bir “devlet baba”ya hiç bu kadar ihtiyaç duymuş muydu?

İnsanını, en büyük, kapsayıcı ve kıymetli mensubiyet olan Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlığından başka saiklerle tasnif eden, ülkenin en büyük gelir kapısı olan devleti esir alan ve bırakmamak uğruna ateşe atmaktan da çekinmeyen Erdoğan ve kurmayları, Fatih Camii’nde siyasi bir düzen tasavvur eden ve bunu dayatan İslamcılığın cenaze namazını kıldılar. Mahmut Ustaosmanoğlu zaten yıllardır bakıma muhtaç yaşıyordu. Tekerlekli sandalyesini oradan oraya ittirenler ve perde arkasındakilerin seçecekleri yeni liderin ne önemi var?

Devletin tepesindeki isim ve onun kurmaylarının, kamunun vergileriyle kendilerine tahsis edilen araçları, koruma ordularını yanlarına almadan, protokol safları oluşturmadan, sıradan birer vergi mükellefi gibi, sevgi ve muhabbet besledikleri bir dini kişiliği son yolculuğuna uğurladıkları, iki gün önce sergilenen görüntüleriyse ahlaksızlık addettikleri bir Türkiye’nin ümidiyle, sevgiyle:

“Korkma”

İlgili Haberler