İrtifa kaybı mı itibar suikasti mi?
İrtifa kaybı mı itibar suikasti mi?
"...Peki İmamoğlu’nu bugün bariz bir şekilde gözlemlediğimiz irtifa kaybına sürükleyen şeyler nelerdi?"

Ekrem İmamoğlu, İBB adaylığı ilan edilinceye dek çoğumuzun tanımadığı bir ilçe belediye başkanıydı. Hemen herkesin başta burun kıvırdığı İmamoğlu, kusursuz bir performans sergilediği zorlu bir süreç sonunda, burun farkıyla da olsa belediye başkanlığını kazanmıştı. Halkın onu, daha iddialı yarışlar için idealize etmesi ise İstanbul seçimlerinin iptaliyle beraber çizdiği portre sonrası oldu. Hem genç hem dinamik hem cesur hem de çalışkandı İmamoğlu... Üstelik öfkeli ve kibirli insanlar tarafından yirmi yıldır yönetilen halkta, sıcak ve samimi bir başkan olacağı izlenimi uyandırıyordu.

Seçildikten sonraki performansının da halktaki bu umudu perçinlediğini söyleyebiliriz. İBB’ye bağlı ücretsiz kreşler, yıllardır bir türlü düzeltilemeyen altyapı sorunlarının peş peşe çözümü, duran metro inşaatlarının tekrar başlatılması, ücretsiz süt, askıda fatura, kurban etlerinin, fitre paralarının ihtiyaç sahiplerine doğrudan ulaştırılması aklıma ilk gelen olumlu icraatlarından birkaçı ki tüm bunları iktidarın, onu engellemek için ortaya koyduğu olağanüstü çabalara rağmen gerçekleştirdiğini de unutmamak gerek. Görev aldıktan altı ay sonra patlayan pandemi sınavından da İmamoğlu’nun gayet başarılı sıyrıldığını söyleyebiliriz. Fakat metro ve metrobüslerde yaşanan kronik sorunlar (Araçların arızalanması, merdivenlerin çalışmaması, büyük hasarlı kazalar...) sanıyoruz ki görev süresi içinde hanesine yazılan eksilerin en çok göze çarpanlarıydı. Sonrasında gelen ekonomik krizin taşıma ücretlerine yansımasıysa kendi elinde olmasa dahi verdiği sözü yerine getirememiş olması sonucunu doğurdu. Bu da hâliyle halkın büyük bir kısmı için İmamoğlu’nun eksi hanesine atılmış bir çentik şeklini aldı.

Buraya kadar yaptığımız tekrarda hem bir siyasetçi hem de yerel yönetici açısından çok büyük bir sıkıntı görünmüyor. Hatta benim bakış açımdan artılarının eksilerine göre fazla olduğunu rahatlıkla söylenebilir. Hele ki bunlara İBB’yi bir arpalık gibi kullanan AKP’nin hortumlarını kesmiş olmasını ekleyince benim açımdan artısı daha da kalın çizgilerle çizilmiş oluyor. Peki İmamoğlu’nu bugün bariz bir şekilde gözlemlediğimiz irtifa kaybına sürükleyen şeyler nelerdi?

Ben bu konuda ilk sıraya iletişimi koyuyorum ki yine benim kanaatimce İmamoğlu’nu diğer tüm muhalif isimlerden ayıran ve öne çıkaran şey tam da buydu. Seçimin en hararetli döneminde dahi halkla iletişiminde müthiş başarılı bir profil çizmişti İmamoğlu. Hepimizin hatırladığı pazar gezileri, yaşlı vatandaşlarla, AKP sempatizanı olduklarını ifade etmelerine karşın kurduğu sıcak ilişki topluma pozitif etki ediyordu. Kimseyi dışlamayacağı, herkesi kucaklayacağı bir yönetim anlayışı kuracağı imajını güçlendiriyordu. Bu imaj, iptal sonrası sergilediği dik duruşla birleşince ortaya sekiz yüz bin oyluk fark çıktı.

Bu iletişim başarısının, İmamoğlu’nun ilk iki senelik görev süresinde de devam ettiğini söyleyebiliriz. Kanal İstanbul itirazının halkta karşılık bulması, altyapı çalışmalarının duyurulması, öğrenci bursları ve Anne Kart'ın devreye sokulması, işe alımlarda şeffaflık ve barınma sorununun gündeme gelmesiyle birlikte İBB’ye bağlı öğrenci yurtlarının hizmete sunulması, bu bahsettiğimiz başarıya birkaç örnek olarak verilebilir. 2021 kışından itibaren ise İmamoğlu’nun bu özelliğinin ciddi sekteye uğradığını görüyoruz.

İstanbul’da yoğun kar yağışı sonrası benim gözlemlediğim kadarıyla ana arterler kısa sürede açıldı ve mağduriyet yaşanmadı. Buna karşın sorun yaşanan yolların Karayolları'na bağlı yollar olması, işinin yapmayan Karayolları yerine İBB’nin hedefe konması kriz yönetimi konusunda sergilenen çok ciddi bir eksiklikti. Bu eksikliğin üzerine, tam da bu sorunla boğuşulurken, İmamoğlu’nun bir büyükelçiyle yemeğe çıkması, hükûmet çevrelerine arayıp da bulamadıkları fırsatı sunmuş oldu. Şöyle ki hükûmet, seçim öncesinden başlayarak İmamoğlu’nun potansiyelini görmüş ve tüm baskısını onun üzerinde yoğunlaştırmıştı. Ne var ki hükûmetin tüm algı çabası, kendi yankı odaları dışına çıkamıyordu. Büyükelçiyle yenen yemek ise bu propagandanın işlemediği milliyetçi / ulusalcı reflekslere sahip kitleleri rahatsız etmiş, daha öncesinde görmemezlikten gelinen tavır ve söylemlerini de görünür kılmıştı. HDP seçmeninin oyunu kazanmak adına Demirtaş’a karşı sergilediği tutumu bile hoş görmeyi seçen kitleyi tetikleyen bir davranış oldu bu.

O gün İmamoğlu ve ekibi hata üstüne hata yaptılar. Yemeğin önce inkâr edilmesi ve sonra kabul edilmesi, süresi konusunda tutarsız açıklamalar yapılması derken hükûmetin “MOBESE OPERASYONU” geldi ve İmamoğlu zor duruma düştü. 3 yıla yakın süren ve pek de başarıya ulaştığını söyleyemeyeceğimiz saldırılar ilk kez bu olayla meyve vermiş oldu. İmamoğlu’na karşı bir kez tetiklenen milliyetçi / ulusalcı cenah bu kez farklı konularda sergilediği tavırları, yaptığı açıklamaları mercek altına alır oldu. Yunanistan ziyareti, Diyarbakır gezisi, Yılmaz Güney’in kabrini ziyareti vb…

Gelelim Nagehan mevzusuna... Muhtemelen burada da İmamoğlu ve ekibi, Demirtaş mesajlarına benzer bir gaye gütmüş, AKP tabanına “herkesi kucaklamaya devam edeceğiz” mesajı vermeyi hedeflemişti. Ne var ki sonuç hiç de umdukları gibi olmadı. Hem uçak içerisinde kurulan masanın Erdoğan'ın masalarını andırması hem de Nagehan’ın karşı cenahtan bir gazeteci olmanın ötesinde bir karakter niteliğini taşıması, İmamoğlu’na hiç beklemediği derecede, yüksek tondan bir tepki gelmesine sebep oldu. Hiç beklemediği diyorum çünkü sonrasında hem ekibinin hem de kendisinin açıklamalarında bu hayal kırıklığının etkisini açıkça görünüyordu. Ongun ilk tepkilere “300-400 kişinin tartıştığı konuyla ilgilenmiyoruz”, bu açıklamayla yükselen tepkilereyse İmamoğlu “Vız gelir, tırıs gider” şeklinde cevap verdi. Sanıyorum İmamoğlu’nun kamuoyu önünde tanınmasından sonra verdiği en talihsiz beyanat buydu. Sonrasında bunun hatalı olduğunu söyleyip kısmi bir özür de dilese o hatanın yarattığı erozyonu giderdiğini söylemek zor.

Nagehan meselesinin fırtınası dinmemişti ki bu kez Apolas Lermi ve Aynur Doğan konserleri üzerinden İmamoğlu yeni bir lince maruz kaldı. Apolas Lermi’den henüz kimsenin haberi yokken, bu kişinin eylemleri hakkında bundan 5-6 yıl önce bir yazı kaleme almış, kirli ilişkileri olan bu isme karşı temkinli yaklaşılması konusunda kamuoyunu uyarmıştım.  Ne var ki etnik müzik ve taraftarlık müessesini kullanarak kitlesini genişletmeye devam etti Lermi. İş Trabzonspor'un şampiyonluk konserinde sahne almasına kadar geldi. Kamuoyunda oluşan tepki onun ve onunla aynı ideolojideki Yunan şarkıcının davetlerinin iptaliyle neticelendi. Kamuoyu tepkisi ortadayken, hatta bu tepkiden bağımsız olarak 19 Mayıs’ı, “Pontus Soykırım Günü”olarak kabul eden birine, 19 Mayıs’ta sahne vermeninakıl ve izanla bağdaşır yanı yoktur. Bu bağlamda İmamoğlu’na gelen eleştiriler hatta linç haksızdır diyemem. Bunun yanında bir İBB organizasyonu olmadığı hâlde, Aynur Doğan konseri üzerinden yürütülen tartışma ve devamında İmamoğlu’na üç gün süren linç kampanyasının masum olduğunu da düşünmüyorum. Hele ki bu konserle AKP’nin yürüttüğü açılım sürecini eşitlemeye çalışmak düpedüz iktidar lehine çalışmaktır.

Yukarıda kronolojik olarak özetlemeye çalıştığım gidişat İmamoğlu’nun kendi eylemlerinin neticesi olan şeylerdi. Yani irtifa kaybının organik seyridiyebiliriz. Fakat bir de bu organik seyri fırsat bilerek kaybın daha da şiddetli olmasını hedefleyen inorganik müdahaleler oldu. Bu müdahaleler, Twitter’da yeni boy gösteren ve kendilerini muhalif olarak sunan, bol takipçili profiller üzerinden yapıldı.

Yaşı küçük ve daha yeni yeni politize olan gençlere, bu “yargı dağıtan” profiller oldukça sempatik geliyor. “Biz hem iktidarı hem muhalefeti eleştiriyoruz” söylemiyle ortaya çıkan ve etki alanı sürekli genişleyen bu kimselerin, söylemlerinin aksine muhalefeti yıpratma odaklı hareket ettiklerini görüyoruz. Sakın bana “muhalefet eleştirilemez mi?” gibi bir soruyla gelinmesin. Malum ben köşe yazılarımda da sosyal medya hesaplarımda da bu işi hakkıyla yaptığıma inanıyorum. Fakat muhalefeti eleştirmek ile tüm mesaiyi muhalefeti yıpratmaya adamak arasında da ciddi bir fark var. Ve biz bunu göremeyecek kadar kör değiliz. Dikkatli gözlemleyen herkes “yargı dağıtma” eylemlerinin güvenli limanlarla sınırlı kaldığını, tehlikeli sulardan mümkün olduğunca uzak kalındığını fark edecektir.

Evet, muhalefet oyumuzu cepte görüp saçma sapan işlerle ilgilenmemeli.

Evet, biz de gördüğümüz saçmalıkları açıkça eleştirmeli ve lafımızı esirgememeliyiz.

Evet, biz AKP’den kurtulmak isterken AKP’nin lacivertine razı olacak da değiliz.

Yalnız tüm bu çekinceleri ortaya koyarken, iktidarın aparatı hâline de gelmemeyi bileceğiz. Bu sınırları iyi belirleyecek, kişisel çıkarlarımız için, ülkenin geleceğini çalanlara bir 5 yıl daha hediye etmeyeceğiz.

Neticede, başlıktaki soruyu yanıtlayacak olursak…  İmamoğlu ciddi bir irtifa kaybı yaşamıştır. Bunda günün şartları, kendi hataları, ekibinin yanlış yönlendirmeleri etken olmuştur. Fakat bunun yanında ciddi bir itibar suikastine de maruz bırakılmıştır. Hata, yanlış ve eksikleri bakımında eleştirilerimiz baki kalmakla beraber, muhalefetin en önemli silahlarından biri olan İmamoğlu’na yapılan bu sistematik saldırının daparçası olmayacağız.

Herkes için ciddi bir tehlike olarak gördüğüm bu sistematik saldırı konusunu bir başka yazıda tekrar ele alacağım.

Etiketler
Tam zamanlı okur, yarı zamanlı yazar
İlgili Haberler