Hâris el-Muhâsibî’den Neşet Ertaş’a: Tasavvuf Üzerine Bir Deneme
Hâris el-Muhâsibî’den Neşet Ertaş’a: Tasavvuf Üzerine Bir Deneme
"Tasavvuf, insan davranışlarını ahlak kalıbının içine sokup bu yolla doğru bilgiye ulaşacak aklı eğitmeyi hedefler."

Cahillik, binlerce yıldır bitmeyen bir tartışmanın ana unsuru. Başımıza ne gelirse onun sorumlusu. Ocaklara incir ağacı diken de o, dükkanları batıran da o, nice sevdalı kalbi inciten de o. Cahilliğin tanımını kabaca yapmaya kalkacak olsak hemfikir olacağımız en genel çerçeve; bir kişinin bilgisiz olması, akıllı olmaması, doğru zamanda doğru davranışı sergileyememesidir diyebiliriz. Bu tanımın odak noktası ise akıldır. Bu tanımın sebebi ise yanlış ya da kötü davranışlardır. O halde odak nokta ve sebep arasında da sağlam bir ilişki olduğu iddia edilebilir. Nitekim yazımızı bu iddianın üzerine şekillendiriyoruz.

Kıymetli okur, bilmelisin ki akıl ve davranış arasında doğrudan bir ilişki vardır. Fakat bu ilişki modern çağda baş aşağı dönmüş durumdadır. Kendinize sorun, akılsız/cahil insan mı yanlış davranır yoksa yanlış davranan insan mı cahildir? On asırdan uzun bir süre önce yaşamış olan bazı tasavvuf ehli bu soruya ikinci cevabı vermiştir. Aynı cevabı çağımızda da Neşet Ertaş vermiştir. Bugün ise, sorunun cevabı değişti ve cahil insanların yanlış davranışlar sergilediğini düşünür hale geldik. Örneğin küfürbaz ya da yalancı birini düşünün. -arkadaşınız ya da bir akrabanız olabilir- Bu kişi cahil olduğu için mi yalancı ya da küfürbazdır? İyi bir eğitim alsa, yurtdışında yüksek lisanslar yapsa ya da en özel kolejlere gitse, bu huyundan kurtulabilir mi? İşte modern çağ meseleye böyle bakıyor. Bizse başından beri ikinci cevapta ısrar ediyoruz.

Terbiye eğitimi almayan bir gencin cehaletten kurtulması mümkün değildir. Yalancı biri 3 dil öğrendiği takdirde 3 dilde daha yalan söylemeye başlar. Akıl davranış ilişkisini ters kuran bu çağda eğitim bombalaması ise gençlerimizi birer bilgi topu haline getirmeye çalışıyoruz. Bunu yaparken terbiye kısmını o kadar unutuyoruz o kadar ihmal ediyoruz ki, gençlerimiz sahip oldukları bilgiyi kötü amaçlar için kullanmaktan çekinmez hale gelebiliyor.

Arkadaşlarına karşı dürüst davranmamış bir genç bu davranışını ancak ve ancak arkadaşlarının iyiliğini düşünmekle temellendirebiliyorsa bizim açımızdan affedilebilir olur. Bunun dışında o kişi zeki yalanlar sıralamış olsa da bizim nazarımızda onun bir hükmü yoktur. Ayrıca bu kişi ne kadar bilgili olursa olsun, o arkadaşları artık o kişiden ne faydalanabilir ne de onun bilgilendirici sohbetlerine katılabilir. Yani davranış önce önceleyici bir pozisyondadır ki; aklı çok kuvvetli biri olsanız dahi, davranışlarınızın bozukluğu sebebiyle etrafınızda insanlar bulamayabilirsiniz. Bu durum da savımızı kuvvetlendiriyor. Ahlak olmadan elde edilen bilgiler ne dünyada ne ahirette kişiye bir fayda vermez. Ahlaklı olmayan davranışları alışkanlık haline getirmiş kimseler aynı zamanda doğru bilgileri edinmekte de eksikliğe düşerler. Bunun sebebini özellikle Hicri 243, Miladi 857 tarihinde vefat etmiş olan Hâris el-Muhâsibî’nin el-Akıl adlı kitabında okuyoruz. Muhâsibî özellikle kibirlilik gibi davranışların doğru bilgiye ulaşmada ne büyük bir engel olduğunu oldukça etkileyici bir biçimde anlatır. Kibirli bir kişi, herhangi bir konuda sahip olduğu yanlış bilginin doğrusuyla karşılaştığında, kibrinden ötürü sahip olduğu yanlış bilgiyi doğrusuyla değiştirmekte zorlanacaktır. Kibri, onun cehaletinin sebebi haline gelecektir. Kibirden arınmış kişiler, soru sormayı, karşısındakini dinleyebilmeyi, kısacası öğrenebilmeyi kendileri için mümkün kılarlar. Kibirli kişiler ise yeni bir şey öğrenmekte çok daha kısır kalırlar. Bu tür örnekler çoğaltılabilir.

Cahildim dünyanın rengine kandım, diyor Neşet Ertaş. Siz bu sözü, iyi üniversitelere gidemedim o yüzden dünyanın rengine kandım yani dünyalıkların peşine düştüm, şeklinde mi anlıyorsunuz? Okumakla adam olunmuyor sözünün de geldiği nokta burasıdır. Oysa okuma yazma dahi bilmeyen nenelerimizi düşünelim, nice profesör ünvanlı kişiden daha vatanperver daha cesur daha şefkatli daha fedakâr değiller miydi? Nazım Hikmet’in dediği gibi onlar, kitapsız bilen, topraktan öğrenenlerdi. İşte bu sebeple özellikle çocukların eğitiminde terbiye kurallarının önemine daha fazla odaklanılmalı. Çünkü ahlaklı olmak; birincisi iyi eğitimli olmanın sonucu değil sebebidir, ikincisi doğru bilgiye erişmekte kişinin önünü açar.

Tasavvuf nedir? Sorusunun cevabı da aslında tam olarak bu noktada şekillenmeye başlıyor. Tasavvuf, insan davranışlarını ahlak kalıbının içine sokup bu yolla doğru bilgiye ulaşacak aklı eğitmeyi hedefler. Buradan hareketle söyleyebiliriz ki; tasavvuf denince aklımıza yalnızca dünyevi zevklerden tamamen kopmak gelmemeli. Bu kopuşun altında yatan asıl amacı görmeliyiz. Tasavvuf ehlinden olan Muhâsibî gibi büyük düşünürler, doğru bilgiye ulaşmak, aklın ulaşabileceği en üst sınırı yoklamak için uğraş veriyorlardı. Kör bir sofuluğun içinde debelenmiyorlardı, akıllarını eğitmeye çalışıyorlardı.

Basralı tasavvuf ehlinden olan Muhâsibî ile Anadolu’nun bozkırından bitmiş olan Neşet Ertaş aslında aynı noktada duruyor. Aralarındaki yaklaşık bin yüz elli yıllık fark onları ayırmıyor, Allah ikisinin de şerefini artırsın, bizler ikisini okudukça birbirlerine daha da yaklaşıyorlar. Bir türküde, bir kitapta, bir hocanın ağzında ya da kişilerin kalplerinde, yeşeren her güzelliğin ahlaklı bir temeli olursa, o güzellikler birer çiçek olarak bizlere de hayat verir. Kendini sevmek de güzeldir, yeter ki bunun ahlaklı bir temeli olsun, yani kibirden arınmış olsun. Bu gibi birbirine karıştırılan kavramların arasını doğru bir şekilde ayırabilirsek, zannediyorum meseleyi daha iyi idrak ederiz.

Etiketler
İlgili Haberler