Ehl-i Sünnet ve Selefilik Ekseninde Türkler ve Akdeniz
Ehl-i Sünnet ve Selefilik Ekseninde Türkler ve Akdeniz
"Türkler’in Akdeniz hâkimiyeti, Avrupalılar’ı kendi kıtalarına sıkıştırmıştır. Bu sıkışmanın bugünkü sancılarını da hep birlikte takip ediyoruz."

Akdeniz; medeniyetin merkezidir. Hristiyan takvimiyle 2500 yıl önce yoğunlaşmış olan Akdeniz hâkimiyeti mücadelesi bugün hala sürüyor. Tek başına dünya kültür mirasının yarısını barındıran bir havzadan söz ediyoruz. Aynı zamanda tarih boyunca bilimin ve dinlerin beşiği de yine Akdeniz olmuştur. İsa aleyhisselam ve Musa aleyhisselam Levant bölgesinin yani Doğu Akdeniz’in çocuklarıydı. Muhammed sallallahi aleyhi vessellem her ne kadar Hicaz bölgesinin insanı olsa da ona nazil olan şeriat, kısa süre içinde Akdeniz’e ulaşmış ve medeniyetini bu coğrafyaya merkezlemiştir.

Günümüzde Akdeniz coğrafyasına baktığımızda kıyı şeritlerinin “kağıt üzerinde” ekseriyetinin Avrupalılar elinde olmadığını görürüz. Oysa yukarıda bahsettiğimiz hâkimiyet mücadelesi uzun bir süre Romalılar eliyle Avrupalılar’ın galibiyetiyle vücut bulmuştu. Bu tarihi tersine çeviren Türklerdir. Türkler’in Akdeniz hâkimiyeti, Avrupalılar’ı kendi kıtalarına sıkıştırmıştır. Bu sıkışmanın bugünkü sancılarını da hep birlikte takip ediyoruz.

Sovyetçi bir komüniste dahi Akdeniz ile Türkler’i bağdaştıran şiirler yazdıran  bir tarihi geçmişten söz ediyoruz. Nazım Hikmet’e Sovyetçi deyişimin sebebi; yirminci yüzyılda komünistlerin Sovyetçi, Çinci, Arnavutlukçu, Latin Amerikacı gibi kendi içinde temel ayrılıklara düşmüş olmalarıdır. Nazım Hikmet de bu ayrım içerisinde kuşkusuz Sovyetçi kanat içinde yer alıyordu. Yani yüzyıllarca Akdeniz’e erişmek için Türkler’le savaşmış olan Ruslar’a yakın duran biriydi. Buna rağmen Türklük ve Akdeniz arasındaki o derin bağı görmüş, hissetmiş ve şiirlerine yansıtmıştı. Bu vakıa dahi tek başına yazımızı temellendiren görüşü açıklamaya yetiyor.

Türkler’in Akdeniz hâkimiyeti yalnızca siyasi ya da jeopotilik bir mesele değildir. Bu hâkimiyetin önemli dini sonuçları da olmuştur. Yazımızın esas ekseni de bu sonuçlar üzerinden bir anlayış ortaya koymaya çalışmaktır. Hanefi-Mâtürîdî bir anlayış çizgisine sahip olan Türkler, bugün özellikle selefilik ile imtihan oluyorlar.

Kuran-ı Kerim’den yola çıkarak geliştirilen genel hayat algısı; milletlerin siyasi, ekonomik ve kültürel yapılarının belirleyici unsurlarının başında gelir. Hicaz ve Akdeniz kültürlerinin arasındaki derin farklılıklar da kuşkusuz dini anlama ve yaşama noktasında belirli değişiklikleri ortaya çıkartıyor. İdealistçe bir yaklaşımla tüm Müslümanlar’ın tek çatı altında ve tek bir anlayışla yaşamalarını istemek hatta bunun için samimice mücadele vermek kuşkusuz önemlidir. Bununla birlikte tarihin nasıl aktığını anlamaya çalışırken yarınımızın nasıl olacağına dair de yeni fikirler elde edilebilir.

Kuran-ı Kerim; verdiği hükümler üzerinden ele alınıp değerlendirildiğinde, birçok şeyi yasaklayan ve aynı şekilde birçok şeyi de mübah sayan bir ayetler bütününe sahiptir. Fakat bazı noktaların herkes tarafından aynı şekilde anlaşılmadığı da bir gerçektir. Örnek vermek gerekirse; Türkler’in ve Akdeniz kültürünün simge yapılarından olan Selimiye ve Süleymaniye Camii gibi yapılar; hem mimari ve estetik açıdan hem sembolik açıdan çok değerlidir. Fakat dinen bu tür ‘şaaşalı’ yapıların israf olduğunu, dolaylı olarak da aslında gerekli olmadıklarını savunan bir anlayış da kuşkusuz yeryüzünde bulunuyor. Diğer bir açıdan bu tür yapıların sembolik değer taşıdığı, bir nevi İslam topraklarına mühür vurduğu gibi gerekçelerle helallikleri de savunuluyor. Hatta bu konuda meşhur örneklerden biri de; ihtiyaç oldukça Muhammed (sav)’in Mescid-i Nebevi’yi büyüttüğü örnek gösteriliyor.

Bu iki anlayış Hicaz ve Akdeniz kültürlerinin farklılıklarının temelini oluşturur. Kuran-ı Kerim’in doğrudan cevaz vermediği ama net bir şekilde de yasaklamadığı, fıkhî alanda üzerinde ittifak edilememiş olan konularda kültürel kodlar belirleyicidir. Bu kültürel kodlar, Hicazlılar’ı Selefiliğe sıkıştırmışken Akdeniz Türklerini de Hanefi-Mâtürîdî anlayışa yaklaştırmıştır. Başında Profesör Ekrem Demirli hocanın bulunduğu Klasik Düşünce Okulu’nun tüm çalışmalarında aldığı temel soru da budur; İslamiyet; Hicaz bölgesinden çıkıp Akdeniz bölgesine taşındığında, farklı kültürlerle karşılaştı. İslam kültürü, Muhammed (sav)’in ifadesiyle, ümmi bir topluluk olan Araplar üzerinden ümmi olmayan milletlerle karşılaştı. Yani ilim sahibi, matematikte ilerlemiş, yazılı edebi kültürü gelişmiş, uzay bilimleri ile alâkadar olan yani yıldızların ve gezegenlerin yörüngelerinin hesaplanmasında ilerlemiş olan kısacası ümmi olmayan topluluklar, Kuran-ı Kerimle karşılaşınca kuşkusuz Hicaz halkından farklı bir anlayış ve algılama ile dini özümsemiştir. Akdeniz ve Hicaz kültürleri arasındaki farklılığın temeli de burada yatar. Bugün hala çok daha izole ve farklı kültürlerle daha az kaynaşmış bir Hicaz bölgesinden söz edebiliriz. Hem Suudiler hem Körfez ülkeleri, kendi iç kültürlerini yaşamaya devam etmekle birlikte Akdenizle etkileşim kuramamış ve Selefi anlayışa daha meyilli hale gelmişlerdir. Bunun en can yakıcı örneklerinden biri de; Osmanlı devrinde özenle yaptırılan çeşitli türbelerin, Suudilerce yıkılmış olmasıdır. Kültürel ve mimari estetik açısından birkaç eski fotoğrafta görüp hayıflandığımız güzellikleri tereddüt etmeden yıkıp, mezar başlarına birer taş parçası koymak; Selefilerce İslam’a daha uygun bulunuyor. Biz Akdeniz Türklerine göreyse o estetik havayı bulmak, Firdevs bahçelerinde peygamberlerle komşu olmak gibi göğsümüzü genişleten hisleri yaşamamızı sağlıyor.

İki anlayıştan birini kolayca tekfir etmek mümkün olsa da bunun dinen pek doğru olmayacağı kanaatindeyim. Bize, kültürümüze uygun olmayan bir anlayışı elbette benimsemememiz gerekir ancak bununla birlikte tekfircilik hastalığına yakalanmamak ve bu tür meselelerde fıkhî duruşu desteklemek, üzerimize düşen yegâne görevdir. Hadsizliğin bunca yaygınlaştığı bir çağda biz de kendimizi fıkıh alimlerinin yerine koyup, oturduğumuz yerden ahkâm kesmeyelim. Birini, hele ki milyonlarca insanı etkilemekte olan bir anlayışı tekfir etmek yerine, onun kodlarını ortaya çıkartmaya çalışmak gerekir. Bu çaba üzerinden de tartışmaları mümkün olduğunca ilmi sahada tutmaya gayret edilmelidir. Yerleştirmeye çalıştığımız bakış açısı üzerinden tartışmaları devam ettirecek yeni yazılarımız olmasını ümit ediyoruz.

Etiketler
İlgili Haberler