Düşünce özgürlüğü ve isyan
Düşünce özgürlüğü ve isyan
"Zorba, vatandaş değil kul ister. Arzu ettiği şey sadakat ve itaattir. Bunu sağlamak için önce halkını fakirleştirir ve kendine tâbi kılar, fakirleştiremediğini hapishane ve polis yoluyla terbiye etmeye çalışır."

Alp Emeç’in tutukluğunu yazmak istiyordum, İbrahim Haskoğlu gözaltına alındı, hemen ardından Osman Kavala ve beraberindekiler nezdinde Gezi Parkı’nı mahkum eden karar açıklandı. Rejim yazı yazma hızımızdan daha hızlı mahkûm ediyor bizleri. Alp ve İbrahim şimdi serbest ama sorunlarımız baki.

Gündem tekrar etmiyor, tarih tekerrür ediyor. Tarih tekerrür eder mi demeyin, elbette motamot günü gününe etmez ama Türkiye yüz yıl öncekinden çok daha kapsamlı bir "istibdat" rejimine geçmiş vaziyette. Şüphesiz Tayyip Erdoğan Abdülhamit’ten, Türkiye Osmanlı’dan çok daha farklı şartlarda ama Erdoğan ve Abdülhamit’in, Osmanlı ve Türkiye’nin kaygıları aynı. Abdülhamit gibi Erdoğan da kurduğu rejimi bırakmak istemiyor, Türk vatandaşlarının çoğunun siyasi bilinci ve arzuları "siyasi" kurumlarının önünde seyrediyor, istibdat rejimleri çağlamak isteyen bir nehrin önündeki barajdır. Baraj şimdilik bunu tutuyor.

Düşünce özgürlüğünü konuşmamız gerekiyor. Düşünce özgürlüğü derken ona "içkin" olarak "fade özgürlüğünü" de birlikte düşünüyorum. Düşünülmüş her şeyin ifade edilmekte özgür olduğunu düşünüyorum. Şiddete, teröre, başkasını fiili olarak tacize girişmediği sürece hiçbir fikrin açıklanmasına itirazım yok. İtirazımız olunca o fikir kayıp mı oluyor? Halbuki itiraz etmeyip o fikri dinlesek ona dair bir çözümlememiz olabilir, onun varlığından haberimiz olabilir. Aksi türlüsü bastırma ve ona başka ‘sinsi’ yollara karışma fırsatı veriyor. Hatta o fikre karşı fikir sunmadan onu bastırmak, karşı fikre daha fazla özgüven ve mağduriyet,doğal olarak da haklılık veriyor. Ayrıca ben en çok kendim gibi düşünenlerden değil, benden farklı düşünenlerden yeni bir şeyler öğrenebilirim. Türkiye’de herkes kendi cemaatinin sınırlarını çizip, içine de putunu dikip kendi hukukunu savunmak istiyor. Düşünce ve ifade özgürlüğü için herkesin katılabildiği bir kamusal alan şart. O ortak alana herkes putunu bırakıp, birey olarak kendi deneyimleriyle gelmeli, ötekine açık olmalı. Böylece herkesin kendisini ifade etme fırsatı, birbirini dinleme ortamı yaratılmış olur. Putları bırakmalıyız çünkü putlar tabu yaratır. Tabular düşünce özgürlüğünün önündeki en büyük engeldir. Şu an Türkiye’de binlerce tabu içinden en büyüğü rejim/devlettir. Harold J. Laski "Düşünce Özgürlüğü" kitabında şöyle söylüyor: “Kendi öz deneyimlerinden ilham alarak düşünmelerine izin verilmeyen insanların çoğu, bir süre sonra düşünmekten vazgeçer; düşünmekten vazgeçen insan, artık gerçek yurttaş olmayı da bir yana bırakır. Emir alıp, aldığı emre düşünmeden itaat eden makineye dönüşür. Kişilerin eylemsizlik hali, hükümette, sahte bir güven havası yaratır; sessizlik itaat sanılır.” Halbuki yurttaşlık için aksi gerekir, sessizlik değil ses, eylemsizlik değil eylem, düşüncesizlik değil düşünmek! “ Deneyimi, sözle, yazıyla, başkalarıyla birlikte hareket ederek ifade edebilmek özgürlüğün özüdür. Eğer bu alanda yurttaş sessizliğe ve eylemsizliğe itilirse dilsiz ve felçli bir yaratık haline gelir, siyaset üretilen süreci varlığıyla etkileyemez.” Yurttaşın ölümüdür bu.

Düşünce ve ifade özgürlüğünün önünde onlarca farklı engel olduğunu biliyorum; devlet, gelenek, ahlak, din, etik vs. gibi uzatılabilir liste. Listedeki maddelerin engeli dünyayı daha iyi bir yer yaptı mı? Bilemiyorum. Dünya yaşanabilir bir yer mi sizce? Alp Emeç bir atasözü paylaştı diye iki haftadır cumhurbaşkanına hakaret suçundan dolayı içerideydi, serbest kalması için dava açılması gerekiyor, bunun için de Adalet Bakanı’nın izni bekleniyordu ama bu imza için tam iki hafta beklendi. Şairin “mürekkebin utandığını gördüm basılı kâğıtlarda…” dediği noktadayız. Alp’in durumu için biz değil mürekkep bile utanıyor olmalı. Alp özelinden çıkıp, genel birbir soru soralım, Erdoğan rejimi için silahlar mı daha tehlikeli, yoksa fikirler mi?

"Tehlikeli fikir", tahrik edici bir tanım öyle değil mi? Elinizde silah olmadan birisini nasıl korkutursunuz? Sokakta birini düşüncenizle korkutabilir misiniz ya da otobüsteki birini? Sanmıyorum ama bir istibdat rejiminde yaşıyorsanız "zorba"yı fikirlerinizle, zihninizdekilerle korkutabilirsiniz. Ali Şeriati’nin Şah ile mücadelesi ünlüdür, Şeriati de silahsız bir fikir adamıydı. Şeriati Şah için tehlikeliydi çünkü: “O, bir kültür gerillasıydı. Ateşli konuşmalarıyla Şahlık rejiminin ideolojik meşruiyetini aydın bir yorum ve araştırmacı bir üslupla tartışılır hale getiriyordu.” Yine başka bir devrimci Gramsci’yi mahkemde mahkum etmek üzere olan savcının şöyle söylediği iddia edilir: “Bu beyin en az 20 yıl durdurulmalı ve toplumdan izole edilmelidir.” Tahrik edici demiştik değil mi tehlikeli fikirler için? İstibdat rejimleri için fikirler tahrik edici değil, patlayıcıdır. Zorbalar önce fikirlerden korkarlar çünkü onların meşruiyetini önce silah değil fikirler sarsar, ayaklarının altındaki halıyı ilk fikirler çeker! Bu nedenle zorbalar akla düşmandırlar, yani insana düşmandırlar. Yine Laski şöyle söylüyor: “Tarih, bize zorbalığa giden yolun her zaman düşünce özgürlüğünü yok etmekten geçtiğini söylüyor.” Aradıkları insandan aşağı varlıklardır. Zorba, vatandaş değil kul ister. Arzu ettiği şey sadakat ve itaattir. Bunun için önce halkını fakirleştirir ve kendine tâbi kılar, fakirleştiremediğini hapishane ve polis yoluyla terbiye etmeye çalışır. Fakir ona bağımlı ve terbiye edilmiş insan artık aklını kullanamaz olur, birisi açlıktan diğeri özgürlüğünden mahrum bırakılmaktan korkar. İnsan bir kez korkmaya başlarsa insandan aşağıya düşer, küçük köpek yavrusu gibi kendisine sahip arar. Yalçın Küçük Nedim Şener hakkında yazdığı bir yazıda şöyle diyordu: “Korkmuşlardan korkarım. Kusarlar, üzerime sıçarlar.” Korktuğunuzda neye dönüşeceğinizi Nedim Şener’den öğrenebilirsiniz mesela, korkarsanız terbiye edilir ve sahip ararsınız. Rejimin makbul vatandaşı böyle yaratılır işte. Biz makbul olmayanlar rejimin kırılganlığını görebiliyoruz. Bir atasözüyle dahi başa çıkmaktan aciz, camdan bir yapı var karşımızda. Geleneğimizde camdan istibdat rejimlerini yıkmak da olduğu için tarihe yaslanabileceğimizi biliyoruz. Aklımız ve tarih olduğu sürece hiçbir zorba bizi korkutamaz ya da mutlak galip olamaz. Düşünce özgürlüğümüz için, insan kalabilmek için tekrar isyan geleneğimize yaslanmamız bugün bir zorunluktur.

Tarih bazen şiirden süzülen şeydir, geleneğimizi hatırlatmanın en iyi yoludur.

Namık Kemal’in "Zalim olsa ne rütbe bi perva Yine bünyad-ı zulmü biz yıkarız Merkez-i hâke atsalar da bizi Küre-i arzı patlatır çıkarız." dediği,

Süleyman Çobanoğlu’nun "Tanrı sattığınız o pazarlara Kurşun yesem dâhi girmeyeceğim." diye ilan ettiği,

Hasan Hüseyin Korkmazgil’in "Kaldır artık başını, «kalsın benim dâvam dîvana kalsın» demiş ozan. O dîvan sensin artık. bıçak kemikte." diye haykırdığı,

Ahmet Arif’in "Öyle yıkma kendini, Öyle mahzun, öyle garip...  Nerede olursan ol, İçerde, dışarda, derste, sırada…  Yürü üstüne - üstüne, Tükür yüzüne celladın..." diye emrettiği

ve İsmet Özel’in: "Elbet bir hinlik vardır seni sevişimde ey kanıma çakıllar karıştıran isyan!" dediği noktadayız.

Alp Emeç yalnız değildir, Alp’in uğradığı zorbalık yeni değildir, bu yüzden mücadelemiz yeni olmayacak…Ve elbette zaferimizde çünkü daha önce istibdat rejimini yıktık, yine yıkabiliriz. Fikirlerimiz başka ne için var ki?

 

 

 

 

Yazıda bahsi geçen kitaplar:

―Bir Kültür Gerillası: Ali Şeriati, Melih Ahıskalı.

―Düşünce Özgürlüğü, Harold J. Laski

Etiketler
Gazeteci
İlgili Haberler