Dış Politikada Yalnızlık
Dış Politikada Yalnızlık
"Türkiye kuruluş ilkeleri gereğince tarafsızlıktan ve barıştan yana olan bir ülkedir. Mecburi olmadığı sürece çatışmalara taraf olmayan ancak haksızlığa karşı da sessiz kalmayan ve bir duruşa sahiptir. "

Mustafa Eracar

Bildiğiniz üzere Doğu Akdeniz uzun yıllardır ciddi bir tartışma konusu. Kıta sahanlığı sorununun bölgedeki hidrokarbon rezervlerinin paylaşılması sorunuyla birleşmesi kaçınılmazdı. İki tarafın da hiçbir koşul altında taviz vermeyeceği de gayet açık. GKRY’nin AB’ye katılmasıyla birlikte daha da köşeye sıkışmış durumdayız.

Uluslararası Yalnızlık

Türkiye tekrarlanan İstanbul Belediye seçimine odaklandığı sırada dış politikamızda kayda değer gelişmeler yaşandı. S-400’lerin önümüzdeki 3-4 haftalık süreçte teslim edilmesi bekleniyor ve İçişleri Bakanlığı da dahil olmak üzere, hükümetin tüm kademeleri teslimatın gerçekleşeceğini belirtti. Amerika Birleşik Devletleri ve Avrupa Birliği’nin tüm yaptırım tehditlerine rağmen gerçekleşecek olan bu olay, NATO ile olan ilişkilerimiz, NATO’nun prensipleri sebebiyle, etkilemeyecek ancak NATO ülkeleriyle olan ilişkilerimiz ciddi bir tahribata uğrayacak. Öte yandan Akdeniz’deki gaz krizinde de daha önce hiç olmadığı kadar çok müttefike ihtiyacımız var. Şu an için bölgede çıkabilecek herhangi bir çatışmayı engelleyebilecek tek etken, NATO’dur.

Akdeniz’de hâlihazırda gergin olan ortamı alevlendiren hidrokarbon sondajı anlaşmazlığı dış politikadaki yalnızlığımızı daha da derinleştiriyor. Ayrıca S-400’leri aldığımız Rusya dahi bize karşı net bir biçimde cephe almış durumda. Neredeyse hiçbir şey kazanmadan hanemize eksiler yazılıyor. Şu anki şartlar altında Akdeniz’de çatışmasız bir çözüm neredeyse olanak dışı.

Bu yalnızlığımızın altında oldukça hezeyanvari ve mantık dışı olan politikalarımız yatıyor. Ortada bizi direkt olarak alakadar eden hiçbir şey yokken 21. yüzyılın en stratejik madeninin hâkimi olan Arap devletleriyle nüfuz yarışına girdik. Yine ulusal çıkarlarımızla hiçbir alakası olmamasına rağmen İsrail-Filistin çatışmasına dâhil olduk. Avrupa Birliği ülkelerinin tamamıyla teker teker uluslararası kriz yaşadık. Suriye’ye gereğinden fazla müdahil olarak içinden çıkamayacağımız çok uluslu bir çıkmazın parçası olduk.

Bir diğer neden, Türkiye’nin PR bilmeyen insanların diyarı olmasından kaynaklanıyor. Kimseye sorunumuzu anlatamıyor, gerekli lobi faaliyetini yapamıyoruz. Bize karşı öfkeli olan ülkeler -Yunanistan, İsrail, Ermenistan- ise bizim aksimize çok güçlü lobi ve PR faaliyetlerine sahip. Bu nedenle kimse sorunları bizim açımızdan göremiyor, endişelerimizi anlayamıyor. Bu küçük bir etken gibi gözükse de kamuoyu eksikliğine, dolayısıyla taraflı politikalara sebep oluyor. Mesela bu durumun en net örneği, Trump’ın Kongre seçimlerinde Evangelistlerin desteğini almak için Türkiye’ye saldırmasıydı.

Kısa vadedeyse İstanbul seçimlerinin tartışmalı iptali ve zarafet yoksunu saldırgan politikalarımız da bizi yıprattı, yıpratmaya devam ediyor. Suudi Arabistan, BAE, Mısır -ki bu ülkeler kara para ve terörizmin finansörü konumunda- gibi Arap ülkeleriyle gereksiz bir rekabet içine girdik. Sahip oldukları ekonomik gücü ve diğer enstrümanları kullanarak bizi yordular. Avrupa ile de benzer bir yarışa girerek anlamsız sayılabilecek çekişmeler yaşadık. Rusya ve ABD’nin arasında kaldık, iki tarafa da yaranamadık.

Taraf Seçme Zamanı

Yaşadığımız ekonomik, politik ve askeri krizlerden en az zararla kurtulmanın tek yolu, öyle ya da böyle hiç fark etmez, bir şekilde taraf seçmekten geçiyor. Orta yolda kalmayı ve tarafsız olmayı beceremedik. Türkiye gibi ekonomik açıdan zor durumda olan bir ülkenin bu coğrafyada, şayet tarihi emsalleri de göz önünde bulundurulursa, tek başına tüm oyunculara karşı mücadele etmesi mümkün değil. İçerisinde bulunduğumuz ortamdan çıkana kadar pasifleşmek ve NATO’ya yakınlaşmak ile Doğu Blok’una katılmak arasında seçim yapmamız gerekiyor.

İkinci seçenek devasa bir değişim sürecine muhtaç durumda. Tahmin edebileceğiniz gibi bu tarz bir süreç oldukça radikal ve öngörülemez bir şekilde olacaktır. Fikrimce Türk halkının bu tarz bir evrime organik yollarda adapte olması mümkün gözükmüyor…

İçişleriyle Şekillenen Dış Politika

Türk dış politikasının Türk halkının hassasiyet sahibi olduğu konulara göre şekillenmesi kabul edilebilir bir durum. Ancak bu hassasiyetler etik olsa da gerçekçilikten uzak olabiliyor. Türkiye şu an kabul edilebilir sınırı aştı. Dış politikamız toplumun belli bir kesiminin tatmin olması için faaliyet gösterir halde.

İsrail’in Kudüs’te yaptıkları sadece bizim değil birçok ülkenin ortak kaygısıdır ancak hiçbir ülke olaylara, İsrail ile olan ilişkilerini koparacak kadar müdahil olmadı. Arap ülkelerinin insan hakları ihlallerine tepkili olan onlarca ülkeden hiçbiri Mısır ya da Suudi Arabistan ile politik çatışmaya girmedi çünkü ulusal çıkarlarına öncelik vermektedirler.

Maalesef diğer ülkelere isteklerimizi veya etik değerlerimizi diretebilecek kadar güçlü değiliz. Kazanamayacağımız mücadeleye dâhil olmak zaruri değil. Küresel güç olarak nitelendirilen ABD dahi kendisinin uluslararası jandarma rolünde olmasının çok maliyetli ve anlamsız olduğunu belirtirken bizim bu görevi üstlenmek istememiz anlamsız.

Türkiye kuruluş ilkeleri gereğince tarafsızlıktan ve barıştan yana olan bir ülkedir. Mecburi olmadığı sürece çatışmalara taraf olmayan ancak haksızlığa karşı da sessiz kalmayan ve bir duruşa sahiptir. Atatürk’ün uygulanmasını mecbur kıldığı Milli Siyaset anlayışı ve “Yurtta sulh, cihanda sulh” ilkesiyle şekillenen dış politikamızdan taviz vermeyerek çatışmalara dâhil olmak yerine, çatışmanın sona ermesi için gayret eden çizgide olmamız gerekir. Binaenaleyh dillere pelesenk olan “Yeni Türkiye”den ziyade kurucu ilkeler yerine Milli Siyaset’teki realist anlayışı benimsememiz daha yapıcı bir çözüm olabilir.

İlgili Haberler