Dil ve Kültürün Yükseltilmesi
Dil ve Kültürün Yükseltilmesi
"Öz gelişimden uzak, özenme ve taklide dayalı dönüşümler bizi ancak çürütür."

1789 yılında yaşanan Fransız Devrimi, dünyayı bir daha eskisi gibi olamayacak kadar değiştirdi. “Eşitlik, özgürlük, kardeşlik!” sloganı, önce Avrupa’ya ardından Osmanlı hakimiyetindeki topraklara kadar yayıldı. Devrim sloganı temel itibariyle sorumsuz kralların yönetiminden yılmış olan halkın isyanını kavrıyordu. Halk ayaklanmaya başladıktan sonra yaklaşık 150 yıldır toplanmamış olan meclis toplanmıştı. Bu meclis bir tür danışma meclisi görevi görürdü. Ancak bu danışma meclisi ne bizdeki Divan meclisine ne de Meşveret meclisine benziyordu. Fransızlar’ın o dönemki Genel Meclis’i ruhban sınıfı, toprak ağaları sınıfı ve ticaretle uğraşan orta sınıftan oluşuyordu. Halk diye tabir ettiğimiz yığınlar, o dönem orta sınıf üzerinden temsil ediliyordu diyebiliriz. Ancak bu temsilin tam ve doğru bir halk temsili olmadığının altını çizmek gerek. Daha doğrusu, bu meclisin, halkın temsil edilmesi için kurulmadığını söylemek gerek. Nitekim Devrim sonucunca Genel Meclis lağvedilmiş ve Ulusal Meclis kurulmuştur.

Halk; devrim başlangıcında öyle canlı ve hareketli bir noktaya gelmişti ki, oturup meclisi seyretmek bir yana, meclise öncülük ediyordu. Nitekim ayaklanan bir halkın ne tür reaksiyonlar içinde bulunacağını kestirmek oldukça zordur. Meşhur Bastille Hapishanesi baskınında yaşanan şiddet olaylarını okurken duraksadığımı iyi hatırlıyorum. Aklıma gelen şuydu: Mustafa Kemal Paşa, mecliste saltanat tartışmaları sürerken: “Egemenlik, saltanat kuvvetle, kudretle ve zorla alınır. Osmanoğulları, zorla Türk milleti'nin egemenlik ve saltanatına el koymuşlardı; bu musallat olmalarını altı asırdan beri devam ettirmişlerdi.” Ardından söze devam etmiş, egemenliği milletin elinden alıp saltanatı hortlatmak isteyenleri kast ederek: “Fakat ihtimal bazı kafalar kesilecektir.” demişti. Bu satırları tarihsel gerçeklikten kopuk olarak okuyan zatlar şaşırabilir. Hem dünya hem de Türk tarihine hakim olan Paşa ilk alıntımızda meseleyi tüm çıplaklığıyla ortaya koymuştu. Egemenlik zorla alınır.

Devrimlerin şiddet içermesi hep tartışılmıştır. Resul-i Ekrem’in insanlığın seyrini değiştiren devrimi Mekke ve Medine topraklarında kansız gerçekleşmedi. Musa ve İsa peygamberlerin devrimleri de böyleydi. Rejimlere, idareye, yönetime, devlet düzenlerine yönelik devrimler kanlı oluyor. Fransız Devriminden sonra “terör dönemi” olarak adlandırılan süreç, Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşundaki İstiklal Mahkemeleri süreci, Sovyet Devriminin ardından gelen iç hesaplaşma ve Kızıl Ordu ile Beyaz Ordu savaşı, Avrupa’da yaşanan 1848 Devrimleri, Osmanlı’da özellikle II. Meşrutiyet devriminin devamında yaşanan kanlı süreçler; uzatabileceğimiz bu liste yukarıda Atatürk’ün yaptığı tespiti doğruluyor.

Yöneticiler seçimle iş başına gelebilir ancak egemenliğin nihai sahibi, söz konusu gücü her zaman zorla ele geçirmiştir. Bu zora dayalı egemenlik meselesi, özellikle ülkelerin milli marşlarında görülebilir kanaatindeyim. Fransa’nın, Devrimden sonra resmileştirdiği marşında dikkat çeken bir dize var: “Haydi vatandaşlar sıklaştırın safları silahları kapın! / Yürüyün, yürüyün, alçakların kanlarıyla toprağımız sulansın!” Bu dizeleri okuyunca akla hemen İstiklâl Marşımızın şu kıtası geliyor: “Bastığın yerleri toprak diyerek geçme tanı / düşün altındaki binlerce kefensiz yatanı”

Toprak, her zaman birilerinin kanıyla sulanıyor sulanmasına ama Mehmet kif’in kaleminden dökülen dizelerde başka bir şey var. Bir millet, kendi topraklarını düşmanlarının kanıyla sulamakla övünürken, diğer bir millet ise kendi topraklarını kendi kanıyla sulayarak vatanlaştırdığını düşünüyor. İnceliğin ve yüceliğin farkına varılsın isterim. Fransız Devriminin temel sloganı “eşitlik, özgürlük, kardeşlik” iken Türk Genel Devriminin temel sloganı “Hakkıdır Hakka tapan milletimin istiklâl” olmuştur.

Özgüvene ihtiyacımız olduğunu Mehmet Akif de Mustafa Kemal Paşa da biliyordu. Çünkü kendimizi sevmeden, kendimize inanmadan istiklâle ulaşamayacağımızın farkındaydılar. Mustafa Kemal Paşa, 01.04.1921 tarihinde İsmet Paşa’ya II. İnönü zaferinden sonra şu meşhur satırları yazmıştı: “Siz orada yalnız düşmanı değil, milletin makûs talihini de yendiniz. İstilâ altındaki talihsiz topraklarımızla birlikte bütün vatan, bugün en ücra köşelerine kadar zaferinizi kutluyor. Düşmanın istilâ hırsı, azminizin ve vatanseverliğinizin yalçın kayalarına başını çarparak paramparça oldu.” Makûs talihimizi yenmeye bugün de ihtiyacımız var. Kaçmaya, sinmeye, korkmaya değil. Uzak topraklara bakıp iç geçirmek vakti Tanzimat’ta kalmalı, bugün yüz yıla yaklaşan Cumhuriyetin evladı olanlar; okuma alışkanlığı edinmiş, dilini ve kültürünü yükseltmek amacı taşıyan birer meşaleye dönüşmeli.

Yirminci yüzyılın başlarında, dil alanında Ömer Seyfettin’in Selanik’te Genç Kalemler dergisinde yaktığı meşaleye Ziya Gökalp şu sözüyle destek vermişti: “Türkçe‘yi yeniden düzenlemek için, bu dilden bütün Arapça ve Farsça kelimeleri değil, Arap ve Fars kurallarını atmak, Arapça ve fakça kelimelerden de Türkçe’si olanları çıkararak, Türkçe karşılığı bulunmayanları dilde bırakmak.” Dün Arap ve Farsça üzerinden ilerlemiş olan bu tartışma, bugün artık İngilizce üzerinden devam edecek bir noktaya yaklaşıyor. “Plaza dili” diyerek tarif edilen, çeşitli vesilelerle espri kaynağı olarak karşımıza çıkan ve ancak gülüp geçtiğimiz bu yeni dil şekli, uzun vadede Türkçe’nin başını ağrıtacak bir seviyeye gelebilir. Dilin, kültürün temel bileşenlerinden olduğunu düşünürsek yükseltilecek hedefi de tespit etmiş oluruz. Nitekim, dildeki dönüşümler kültürel alanda buldukları karşılıklarla yaşamımızı doğrudan etkiler. Öz gelişimden uzak, özenme ve taklide dayalı dönüşümler bizi ancak çürütür. Ziya Gökalp’in dediği gibi: “Bir millet, başka bir milletin dini, ahlaki ve estetik duygularını taklit edemez.”

 

Etiketler
İlgili Haberler