Boykot ve Taşra
Boykot ve Taşra
Türkiye'nin sosyal ve ekonomik yapısındaki değişimleri gözlemlemek, siyasi manevralar ve sonuçlar açısından aydınlatıcı olacaktır.

Geç Kalmış Bir Boykotun Sonuçları

Olumlu ve olumsuz birçok vasfı ve statüye sahip fakat en yüksek kertede “çarpıcı bir figür” olarak nitelendirdiğim Doktor Rıza Nur’un meşhur hatıratında ilginç bir hikâye vardır: İhtiyar bir köylü, bir çocuk ve bir de eşeği ile köyden bir başka köye gidiyormuş. Çocuğu eşeğe bindirmiş, kendi yürüyormuş. Yanlarından yolcular geçmiş, “Ooo.. Amma terbiyesiz çocuk, ihtiyar yürüyor da o eşekte.” Köylü, çocuğu indirip kendi binmiş. Bir süre sonra başka yolculara tesadüf etmişler. Bunlar da, “Şu ihtiyara bak, amma hodbin. Zavallı çocuğu yürütüyor. Kendi binmiş.” demiş. Bu sefer kendi de inmiş ve eşek binicisiz kalmış. Bunu gören başka yolcular da, “Amma aptal insanlar. Eşeği boşuna yürütüyorlar da birinden biri binmiyor.” demiş. İhtiyar bu sefer eşeğe çocukla beraber binmiş. Karşılaştıkları başka yolcular, “Amma vicdansız, insafsız herif” demiş. İhtiyar bakmış, sadece eşeği kendi sırtına almak seçeneği kalmış. “Bunu yapsam hem mümkün değil, hem de deli deyip bu sefer beni bağlarlar.” demiş. Kimseye bakmadan kâh kendi binerek, kâh çocuğu bindirerek yoluna gitmiş.

Muhalefet, Türkiye’de siyasal gelişmelerin başlangıcı ve gelişimi açısından hep gündemde yer alan ve tartışılan bir kavramdır. Kavramın kendisi, içeriği, tanımı veya niteliğinden ziyade işlevleri göz önünde bulundurulur; bundan dolayı da Türkiye’de gündemi belirleyebilme kabiliyeti düşüktür. Bu, muhalefetin aktif bir görünüm kazanmasından ziyade mağlup olmanın yaratmış olduğu psikolojik yıkımla beraber edilgen bir etki sağlar. Demokrasiye veya otoriteryan bir yönetime geçiş aşamasında muhalefetin genellikle üstü örtülü veya açık “muvazaa” yönü göze çarpar. Yani iktidarla anlaşmalı, onun güdümünde bir yapı vardır ve bu yapı, varlığıyla sisteme meşruiyet yükler. İktidarın karşısında yer alan kullanışlı bir muhalefet, demokrasinin diğer nitelikleri bir kenara bırakıldığında en önemli meşruiyet aracıdır. Bundan dolayı, Kuzey Kore gibi uç örneklerin ve ideolojik sistemlerin dışında, muhalefetin varlığı her zaman sisteme ve iktidara meşruiyet sağlayacaktır. Elde edilen konumlar muhalefet açısından da tatmin edici bir boyuta ulaştığında örtük bir uzlaşı sağlanır ve sorumluluklar dağıtılır. Herhangi bir alternatifin ortaya çıkmasına izin verilmez ya da ortaya çıkan her alternatif eninde sonunda sisteme dahil edilir.(1) Bu sürecin sonradan yaratılan ve belirli bir plan dahilinde gelişen yönleri de vardır fakat en temelde kendi dinamikleriyle ilerler ve sonuca ulaşır.

Türkiye’nin yaşadığı muhalefetin tanımı, niteliği ve kavranması sorunlarının kökeni oldukça eskidir ve temelinde bu karmaşık ilişki ağları yatar. En nihayetinde sisteme meşruiyet katan siyasi partiler, kendilerine tanınan sınırlar dahilinde mücadele verdi ve kapsayıcı sonuçlardan ziyade kısa vadeli ve kategorize etmeye dayalı sonuçlara ulaşmaya çalışır.Yani kategorileştirme ve kutuplaştırma yalnızca yakın bir zaman diliminde değil; ideolojilerin, değer yargılarının, çıkarların ve diğer faktörlerin etkisiyle oluşan siyasi kimlik edinme sürecinde başlar. Bütün siyasi partilerin kendilerine yönelik alanları ve sınırları oluşur, yerleşir ve bu döngü içerisinde aktif siyasal yaşam süreklilik kazanır. Herhangi bir boşluk oluşması durumunda yeni aktörler devreye girer ve bunlar da sıradanlaşır. Böylelikle sistem, kuvvetlerin niteliği ve ağırlığı değişse de kendi kendini üretmeye devam eder ve sürecin sonunda benimsenir.

16 Nisan ve 24 Haziran arası dönem, bu sürecin bir sonucudur. 16 Nisan referandumunda birbirine çok yakın çıkan sonuç, esasında mevcut sistemin meşruiyetini tartışmalı hale getirdi; fakat bu durumu gündeme getiren olmadı. Zira alınan sonuçlar, eğer bundan sonraki süreçte yapılacak ilk seçim yeni sistem için bir tür “onay” referandumuna dönüştürülürse sonuç alınabileceği umuldu ve iktidar da buna izin verdi. Zira birbirine yakın sonuçlar, muhalefet partilerinin ve seçmenlerin sistemden kopmasına müsaade etmedi; böylelikle sistemin meşruiyeti tartışılmaz hale geldi. Bu durum, öncelikle iktidarın işine yarayan bir sonucu ortaya çıkardı ki 24 Haziran’ın anlamı biraz da burada yatıyor. Nitekim 24 Haziran erken seçim kararı alındığında, seçim kararını derhal kabul eden partiler ve seçmenler açısından bunun anlamı, yeni sistemin oylanması ve alınan sonucun kabulü anlamına getirildi. Oysa ki OHAL varken, üstelik “baskın” bir şekilde yapılan ve adaletsiz bir şekilde geçeceği belli olan bir seçim karşısında muhalefet partilerinin tek çıkar yolu boykot kararıydı. Zira bunun bir örneği çok partili hayata geçiş döneminde yaşanmıştı. 1946 Seçimleri’ndeki baskının ve işgüzar bürokrasinin utanç vesikası hamlelerinin ardından Seçim Kanunu’nun değiştirilmesi için yapılan baskı, boykota kadar varmıştı ve meşruiyetini ve tabii demokrasiye geçiş hamlesini kaybetmek istemeyen iktidar, mevcut kanunları demokratik hale getirmeye zorlanmıştı. Ancak bugünkü pasif muhalefetin öncelikleri, daha önce de dile getirdiğim gibi belli konumları elde etmek ve mümkün olduğunca bu konumları korumak üzerine kuruludur. Siyasetteki rollerin dağıtımına çomak sokamayan, karşı çıkamayan her muhalefet danışıklı dövüş içerisindedir. Bir sonraki seçim dönemine kadar Meclis’te bir grubun bulunması, hazine yardımları, milletvekili ve danışman koltukları, belediyelerde üstü örtülü iş birlikleri gibi hususlar muhalefetin danışıklı dövüş hedeflerini ve konumlarını yansıtır. Bundan sonraki aşama, muhalefet seçmeninin önemli bir kısmının sistemden kopuşunu sağlama çalışmasıdır. Bu kopuş, alternatif bir odak çıkarmak yerine kötümser bir tavır içerisinde umutsuz, mutsuz ve kaçış yolları arayan insanlar topluluğunun ötelenmesi ve dışlanmasıdır. Yani bundan sonraki seçimlerde %60–65 civarında bir katılım, meşruiyetin sağlanması ve “muvazaa” muhalefetinin konumlanması açısından yeterlidir. Bu özellikle yerel seçimler gibi bütün partilerin eleştirildiği ve “hizmet” hikâyesinin (2) varlığı açısından yalnızca iktidar partisinin bir adım önde olduğu bir seçim süreci olduğundan dolayı bulunmaz nimettir. Bugünkü muhalefet partilerinin durumu da ihtiyarın hikâyesine benzemektedir.

Taşrada Neler Oluyor?

Türkiye’de yapılan son seçimlerde en umut verici husus, televizyon ekranlarındaki haber sunumu ve seçim sonuçlarının yansıtılması ve değerlendirilmesi noktasında yaşandı. Özellikle renkli ekran televizyonlar ve gazetelerdeki tonlamaların artırılması, seçimlerin sağlıklı aktarılmasında da işlevli oldu. Türkiye’deki illerde birinci çıkan partinin, o partiyi yansıtan renkle boyanması ve sunulması oldukça basit ve işlevlidir. Son 16 yılda da Türkiye’ye damgasını turuncu renk vurdu. Rengin dağılımı, Türkiye’deki kutuplaşma ölçütünü ve toplumsal dönüşümü yansıtır. Bir zamanlar Merkez Sağ’ın ana hatlarını oluşturan Kıyı Ege, Merkez Sağ’ın ölümüyle beraber CHP’lileşir. Bunda, seküler ve kentli seçmenin yönelimleri önemli bir rol oynar. Biraz daha gelenekselliğe ve yerel vurgulara dayanan İç Ege ve Akdeniz’de bu durum değişir ve Merkez Sağ’ın muhafazakâr yüzü devreye girer. Özellikle İç Anadolu ve Karadeniz kıyıları ise kopkoyu bir turuncudur. Muhalefetin en çok eleştirdiği ve ayrıştığı kısım da bu bölgedir ve çoğunlukla “taşra” olarak tanımlanır ki kavramların kullanımıyla ilgili yapılan yanlışlardan biri de budur.

Taşra, TDK’ye göre “Bir ülkenin başkenti veya en önemli şehirleri dışındaki yerlerin hepsi” olarak tanımlanır ki Türkiye’nin en önemli şehirleri oldukça sınırlı sayıdadır. Başkenti ise tektir ve Anayasa’ya göre Ankara olarak kabul edilmektedir. Bu zorunlu yorum bir kenara bırakılacak olursa, merkezin İstanbul olarak kabul edilmesi asıl zorunluluktur. Yani İstanbul dışında kalan çok büyük bir çoğunluk taşradır ve belirli özellikleri vardır. Bu özelliklerin kimisi geçmişten gelir ve bir yaşam biçimi olarak yansır; ancak toplumdaki değişimin karşılığı burada da yaşanmaktadır ve yaşam biçimleri giderek karmaşık hale gelir. Bu karmaşıklığı belirli açılardan açıklamak ve yorumlamak gerekir. Zira insanların tahayyülerindeki taşra ile gerçeklik arasında büyük bir kopukluk göze çarpar. En önemlisi, karşılaştırma ölçütleri belirsiz ve yetersizdir. İçinde yaşanılan köy, kasaba, ilçe ya da şehir; farklı bir bağlamla karşılaştırmada çok sınırlı kalır. Bundan dolayı en sağlıklı ve niteliksel karşılaştırmalı yorum İstanbul üzerinden yapılmalıdır. İstanbul’dan başlayan anayol, “taşra” olarak tanımlanan bütün bir coğrafyanın ana hattı üzerine kuruludur ve “Yol medeniyettir” düsturunun da temelini oluşturur. Zira bir güç olarak devlet, en ücra köşedeki vatandaşına ulaşmak için yollar açmış ve onlarla temas kurmuştur. Bunun bir başka örneği Hicaz Demiryolu’dur ki devlet otoritesini sağlama ve yerleştirme açısından güven verici ve orijinal bir araçtır. Cumhuriyet’in ilk yıllarındaki demiryolu hamlesi de buna benzer ve 1950 sonrası Merkez Sağ’ın oluşturduğu “yola dayanan hizmet” hikâyesinin de ilk örneklerini oluşturur. İletişim, tüketim kültürü ve teknoloji gelişir ve yollar “duble”ye çıkar; bu durum gelişim sürecinin bir başka aşamasıdır. Bu açıdan taşranın en dikkat çekici hususu, anayolun her iki yanına kurulu şehir merkezleri ve etrafındaki dağılımdır. Bu dağılım zaman zaman kırsala kadar uzanır ki kopukluğun bir başka aşamasını bunlar oluşturur. Yani genel algı, taşranın bir tür “kırsal” olduğu üzerine kuruludur. Ancak anayolun etrafındaki şehir gelişimi, bu yorum açısından hataları ortaya çıkarır.

Kırsaldaki yaşam tarzları ve insanlar ile ilgili en göz ardı edilen hususlar; kalıcılık, iletişim, ulaşım ve gelenekler üzerinden gelişir. Öncelikle şehirler, özellikle büyükşehirler, kırsaldan büyük göç dalgaları almıştır ve almaya devam etmektedir. Bu dalgalar, kırsalla olan bağlantının büsbütün koptuğu anlamına gelmez. Ancak buralardaki elverişsiz imkanlar, insanları çevreden merkeze çekmiş ve kırsalı bir tür dönemlik “dinlenme tesisi” haline getirmiştir. Yılın büyük çoğunluğunu şehirlerde geçiren insanlar, tatillerini ya da buldukları fırsatları geleneklere bağlı olarak kırsalda geçirmektedir. Bu, kuşaktan kuşağa aktarılacak bir sürecin de ilk halkalarını oluşturur. Bu durum basit bir “kent-kasaba arasında sıkışmışlık” süreci değildir, tamamen bilinçli ve tutarlı açıklamaları bulunan tercihler üzerine kuruludur. Bu noktada kırsalın biraz daha yakınında bulunmak isteyenler için en önemli ve uygun fırsatı da TOKİ sunar. Şehirlere ve ilçe merkezlerine apartmanlar yapar ve kırsalla bir başka bilinçli bağlantı noktası kurar. Bu, sıkışmışlık durumundan ziyade bir tür tercihi doğurur ve rahatlamayı da sağlar. Üst bir yaş grubuna hitap eden bu açıklama, TOKİ’nin emekliler açısından bulunmaz bir nimet olduğu gerçeğini de karşılar. Kırsaldaki modern imkanların ikincisi, iletişimde yaşanan gelişmeler üzerinedir. Bu noktada akıllara ilk akıllı telefonlar gelir; fakat bu durum kırsal için bir yanılgı yaratır. Zira kırsalda akıllara gelen ilk imkân, televizyonlara bağlanan uydulardır. Merkeze oldukça uzak bir konumda bulunan insanlar, ulaşım imkanlarının ve yolların gelişimiyle beraber önce televizyonlara, ardından uydulara ulaşmıştır. Bugün Anadolu’daki köylere gidip bakmak yeterlidir; bütün hepsinde birer televizyon ve uydu bulunmaktadır. Bunlara ek olarak, son yılların modası güneş enerjisi panelleridir. Yani kırsaldaki gelişim düzeyi, salt eğitim ve kültür üzerinden değil; imkânlar ve bunlara erişim açısından da değerlendirilmeli ki bu durumun siyasi tercihlerle bağdaştırılabiliriği de bu noktada ortaya çıkar. Yani kırsaldaki insanlar, artık yalnızca kırsaldaki “herhangi” bir insan değildir. Şehirde yaşayan, buradaki ekonomik yaşama katılan ve burada kendisine yeni kimlikler inşa eden bir insan profili ortaya çıkar. Bu profil, edindiği kimliği dönem dönem ziyaret ettiği kırsaldaki yaşantısıyla uyumlu hale getirir ve buralara sürekli bir özlem duyar. Bu, gelenekçiliğin ve yerel kültürün güçlenmesine de sebep olur. Ayrıca şehirlerdeki kırsal dayanışmacılığının ve köy derneklerinin de alt yapısını oluşturur.

Bu süreçlerin bütünü detaylı gözlemlere ve verilere dayalı olarak kanıtlanabilir. Yine de üstünkörü bir şekilde belirli sonuçlara ulaşmak mümkün. Birincisi, “taşra” kavram olarak ifade edilmek isteneni tam olarak karşılamayan bir kullanımdır. İkincisi, kırsalda yaşayan insanların siyasi tercihlerini yalnızca eğitim ve kültür düzeyi üzerinden değerlendirmek yetersiz ve yanlış olacaktır. Zira buradaki insanların yaşadıkları yerin “kırsal” olup olmadığı belirsizdir. Yaşam alanları dönem dönem değişmekte ve bu değişim zorunluluktan ziyade bilinçli bir tercih sonucu ortaya çıkmaktadır. Yani 1960 sonrası kırdan kente yaşanan zorunlu göç dalgasının yaratmış olduğu yıkım ve yaşam biçimleri arasındaki çatışma ve sonuçları bu dönemde tam olarak yaşanmamaktadır. Üçüncüsü, “taşra” olarak tanımlanan ve aslında “kırsal” olan bu alanlardaki yaşam biçimi, sanıldığının aksine geri kalmış bir formda değildir. Zira şehir ve kırsal arasındaki bağlantıyı sağlayan unsurlar buraları geliştirmekte ve yeniliklerden, değişimlerden haberdar etmektedir. Sonuç olarak siyasi tercihler de bu karmaşık sürecin bir ürünüdür. Türkiye’de bu karmaşık süreci doğru takip edebilen ve bunlara uygun araçlar geliştirebilen siyasi partileri tahmin edebilmek de zor olmasa gerek.

(1) Bu konularla ilgili oldukça aydınlatıcı açıklamalar yapan Dr. Öğr. Üyesi Alihan Limoncuoğlu’nun özellikle tavsiye ettiği “Moneyball” filmi aydınlatıcı olacaktır.

(2) Buradaki hikâye, durumun gerçek olmadığı anlamında değil. İktidar partisinin ortaya çıkış süreci ve kullandığı argümanlar gerçekten de “hizmet” üzerine kuruludur. Yani bir ortaya çıkma ve varlığını kanıtlama hikâyesi yaratılmıştır.

İlgili Haberler

Karamollaoğlu, gündeme dair konuştu.

Daha Fazlası

Kınay'ın aday olacağı duyuruldu.

Daha Fazlası