AKP'nin "başarısızlık" başarısı (I)
AKP'nin "başarısızlık" başarısı (I)
AKP'nin aldığı sonucun, başarı mı yoksa başarısızlık mı olduğunu öncelikli olarak tanımlamamız gerekecek. Değerlendirilmesi zor bu durumun genel bir tanımını şu şekilde yapabiliriz: “Başarısızlığın başarısı”

31 Mart 2019’da gerçekleşen yerel seçimlerde AKP'nin aldığı sonucun “başarı” veya “başarısızlık” olarak değerlendirilmesi oldukça zor bir durum. Bir önceki seçimle kıyaslandığında; AKP oy oranını ve toplam oy sayısını, hem ittifak dahilinde hem de öznel olarak korumuş bir parti olarak karşımıza çıkıyor. Ancak İstanbul, Ankara, Antalya ve ittifak dahilinde Mersin, Adana gibi büyükşehirlerin kaybedildiği gerçeği de göz ardı edilemez. Yine de bu kayıpların boyutları, ağır bir hezimet özelliği taşımıyor. Özellikle Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemiyle hayatımıza giren ittifak sisteminin, partileri iki hâkim yapılı siyasete zorlaması dolayısıyla oldukça kırılgan bir siyasi yapı ortaya çıktı. Bu kırılganlık; seçime giden süreçte daha önceki seçimlerde önemsiz olarak görülen olayların, partilerin veya aktörlerin, büyük etkiler ve büyük farkındalıklar yaratmasına sebep oldu. AKP'nin büyükşehirlerde aldığı sonuca bakıldığında, bir önceki cümlede vurgulanan durumun istatistiksel olarak çok etkili olduğu anlaşılıyor. Partiler arasında bulunan az miktardaki oy farkı ve alınan sonucun daha önceki seçimlere kıyasla farklılık göstermesi, değerlendirme yaparken bizi sonuca ulaşan yolda analiz yaparken genel ve özel faktörler ayrımı yapmaya götürüyor. Bu noktada AKP'nin aldığı sonucun, başarı mı yoksa başarısızlık mı olduğunu öncelikli olarak tanımlamamız gerekecek. Değerlendirilmesi zor bu durumun genel bir tanımını şu şekilde yapabiliriz: “Başarısızlığın başarısı”

Değerlendirmede,yöntem olarak neden sonuç ilişkisini ters yönde çalıştırarak, tümdengelime benzer bir akıl yürütme yöntemini kullanabiliriz. AKP’nin aldığı oy oranı ve oy sayısı, bir başarısızlık olarak değerlendirilemeyebilir ancak bu istatistiğin korunması, net bir başarı veya en azından statükoyu koruma anlamına da gelmiyor. Zira nitelik olarak bakıldığında, CHP’nin önümüzdeki beş yıl boyunca yöneteceği şehirler, Türkiye GSYİH’nin %60’ından fazlasını, AKP’nin yöneteceği şehirler ise %30’dan fazlasını karşılıyor.

Benzer bir durum, partilerin kazandığı şehirlerin kontrol ettiği nüfus oranlarına bakıldığında da netleşiyor. Partilerin, kendini gösterme ve genel seçimler açısından en önemli referans aracı olması bakımından belediyelerin hacmi, doğru değerlendirme açısından çok önemli. Zira yerel seçimlerde alınan sonuçların ardından başlayan ve AKP'nin en başarılı olduğu ve hatta bütün bir hikâyesini ördüğü “hizmetkârlık” kavramının çıkışı da buradan. Ayrıca partinin varlığı, kendini kanıtlaması ve belli bir özgüven kazanması, üstelik buna maddi kaynakların kontrolünün de eklenmesiyle belediyelerin önemi daha da artıyor. Ancak değerlendirmenin bu noktasında, partilerin aldıkları oy oranlarının rasyonel bir şekilde değerlendirilmesinin karmaşıklaşması başlıyor ve genel anlamda yanlış çıktılar üzerinden yanlış sonuçlar üretiliyor. Uzun vadede kazanımı elinde bulundurma ve psikolojik üstünlüğü yönetme, yani hamle yapma imkânı açık bir şekilde muhalefete geçmiş durumda. Üstelik bu durum, belediyelerin kontrol ettikleri bütçeye bakıldığında AKP açısından çok daha olumsuz bir tabloyu ortaya koyuyor. Meclis çoğunluklarının elde bulundurulması hem avantaj hem de dezavantaj olabilir. Avantajdır, belediye başkanının kontrolü sağlanır ve denge-denetim mekanizması ortaya çıkar. Dezavantajdır, eğer belediye başkanı üzerinde algı oluşturmak amacıyla meclis bilerek tıkanır veya işlevsiz hale getirilirse ya da herhangi bir kanunla ihale kontrolünün Cumhurbaşkanı’na verilmesi halinde muhalefetin bunu kullanacağı ve “Bize iş yaptırmıyorlar” sloganını benimseyeceği de açıktır.

                     (Belediyelerin kontrol ettiği nüfus)

 

                (Belediyelerin kontrol ettiği bütçe - Milyar TL)

Mevcut tablodan çıkarılacak sonuç şunlar: Öncelikle AKP elinde bulundurduğu özellikle maddi güç ve mevcut ittifakın devamıyla birlikte değerlendirildiğinde ağır bir başarısızlık ve hezimet yaşamadı; ancak orta ve uzun vadede iktidarı doğrudan kaybedebileceği, “başarılı” bir başarısızlık aldı.

AKP’nin 61 ilde oy oranının düşmesi, oransal düzeyde değerlendirildiğinde yalnızca psikolojik ve motivasyon açısından bir değerlendirme durumudur. Zira hangi toplumsal grupların kime oy verdiği konusunda henüz net bir tablo elde edebileceğimiz veriler yok. Ancak genel bir değerlendirme yapıldığında, AKP’nin daha da başarısız olabileceği bir süreci başarılı bir şekilde “başarısız” tamamlandığını söyleyebiliriz. AKP ile birlikte MHP’nin %50’nin altına düşmesi, mevcut oy oranına rağmen sonuçları hezimete çevirecek bir durum oluşturabilirdi. Ancak %52 toplam oy oranına rağmen İstanbul ve Ankara’nın kaybı, telafi edilemeyecek sonuçlara, yani sonun başlangıcına da neden olabilir. Hamle sırası ve üstünlükten kastımız da budur. Bu durumun muhalefete yüklediği sorumluluk ayrı bir konu; fakat AKP’nin buralardaki kaybının değerlendirilmesi, yaptığımız tanımın netleştirilmesi açısından faydalı olacak. Daha önce ifade ettiğimiz gibi ittifak sistemi küçük kırılmaların önemli hale gelmesine yol açtı. “EYT”, “Ek Gösterge” hatta “Sarı Taksi-Uber” ayrımı bile büyükşehirlerde, küçük ve kendine özgü grupların sonuçta etkili olmasına sebep oldu. AKP’nin İstanbul İl Teşkilatı genellikle sahada, özele inmeden göstermelik çalışmalar yaptığı için şöyle bir faktörün farkında bile olmayabilir: İstanbul’daki nargile kafelerin sahipleri ve müdavimleri, sırf nargile tütününün satışına getirilen sınırlamalar yüzünden 16 Nisan 2017’deki anayasa referandumu sürecinde ya sandığa gitmediler ya da “Hayır” oyu kullandılar. Benzer bir durum, İstanbul Üsküdar’da hayatı felç eden imar çalışmalarında bile kendini gösterdi. Değerlendirmeye alınması garip karşılanabilecek bu faktörleri mutlaka göz önünde bulundurmakta fayda var; çünkü nargile tütününün seçmen davranışına yansıdığı bir ortamda yüksek enflasyonun ve hayat pahalılığının, siyasi parti kimliklerini ve ideolojileri aştığı ya da kısa vadede çabucak aşacağı net bir şekilde anlaşılmalıdır. Bu noktada verilen örnekler yeterli gelmeyebilir; ancak 31 Mart seçimlerinin bize gösterdiği net ve özel bir durum daha var: Giresun’un Eynesil ilçesinde gerçekleşen bir olayın, ilçe siyasetinde etkili olması ve tepki oylarıyla ilçedeki yönetimin el değiştirmesi. Küçük bir ilçede meydana gelen olayda, üstelik bu küçük ilçenin belediye başkanının bile büyük siyasi otoriteler tarafından koruma altına alınmasının sonuçları, 31 Mart seçimleriyle net bir şekilde ortaya çıktı. Bu noktada şöyle bir düşünce penceresi açmak gerekiyor: Giresun’un Eynesil ilçesinde meydana gelen bu olayın bir benzerinin ya da aynısının, İstanbul’un Esenler, Fatih, Sancaktepe, Sultanbeyli, Arnavutköy, Başakşehir gibi ilçelerinde gerçekleşmeyeceğinin bir garantisi var mıdır? Neticede bütün bunlar, küçük ve bireysel ölçekte başlayıp; aile, arkadaş ve akraba bağlantılarıyla genel rahatsızlıklara dönüştü ve yerelden orta ölçekte bir genele ulaşan bağlantılara sebep oldu. Yani bu aşamada kabul edilmesi gereken bir diğer nokta, anayasa referandumundaki sonuçların da gösterdiği gibi büyükşehirlerde çok önemli sorunların olduğudur. Büyükşehirlerdeki sorun, “İstanbul’u kazanan Türkiye’ki kazanır” mantığından hareketle değerlendirildiğinde aslında ülke genelindeki bütün sorunların da yansıması anlamına geliyor.

Genel Sebepler: Ekonomik ve Siyasi Zemin 

AKP açısından sonuçların değerlendirmesini yaparken, sonucun net bir tanımını yaptıktan sonra tümdengelim yöntemiyle nedenleri irdeleyeceğimizi ve sonucun, bu nedenleri bize “genel” ve “özel” olmak üzere iki kategoride ele almamız gerekliliğini ortaya koyduğunu ifade etmiştik. Genel nedenlerin başında, kuşkusuz Türkiye’nin içinde bulunduğu ekonomik kriz ve yansımaları yer alıyor. Medya kuruluşlarının açıkladığı ve açıkçası doğruluğundan çok da emin olunamayan oranlar, insanların ekonomik krize dair algılarını etkilemiyor. Zira uzun bir zamandan beri ilk defa insanlar ekonomik krizi açık bir şekilde hissediyor. Özellikle 24 Haziran 2018’deki seçimlerden yaklaşık 2-3 hafta sonra, bir anda ve ağır bir şekilde başlayan hayat pahalılığı açık ve görünür biçimde toplumun her kesiminin gündelik yaşamına yansıyor. Özellikle sürekli yükselen enflasyonu ve artan işsizliği bastırma noktasında algıları yönetme süreci; yalnızca marketleri açık ve tehditvari bir şekilde uyararak, gıda depolarını devlet kuvvetiyle basarak ve bu şekilde piyasaya genel bir güvensizlik vererek açık bir şekilde başarısızlığa uğradı. Dolardaki dalgalanmaların yalnızca dış faktörlerle açıklanması da hiçbir şekilde tatmin edici olmadı. (Bu nokta, artık açık bir şekilde bıkkınlık veren “dış güçler” ve dolaylı yoldan “bekâ” söyleminin de açık bir eleştiriye tutulması gereken aşama.) Yani ortaya koymak istediğimiz durum şu: İnsanlar var olan kriz durumuyla yaratılmak istenen algı arasındaki ayrımı kavradı ve açıkçası hem öne sürülen nedenleri hem de çözüm önerilerini inandırıcı bulmadı. Bu noktadan sonra ortaya sunulan “tanzim” satışları ise açık bir başarısızlığın ilanı oldu. Üstelik bunu daha da kötüleştiren, AKP’ye yakın medya kuruluşlarının ve önde gelen elitlerin bu durumu “varlık kuyruğu” olarak sunmasıydı. Sürekli şikayet edilen ve bunun üzerinden inşa edilen tek parti ya da istikrarsızlık dönemleriyle ilgili korku hikayeleri bilinçlerde yeniden uyandı, üstelik AKP iktidarında. Var olan olumsuz durumu idare etmek ve algıları yönetmek bir siyasi iktidar için anlaşılabilir. Hatta dönem dönem pragmatik bir şekilde bundan faydalınılabilir; fakat üretilen çözüm yolları durumu ve imajı daha da kötüleştirmekten başka bir sonuç yaratmadı. Bu durum, hem AKP özelinde hem de sosyal ve siyasi yaşantıda belli kalıpların da sorgulanmasına neden oldu.

Ekonomik krizin sorgulattığı ilk kalıp, muhtemelen sosyal ve ekonomik yaşantıdaki eşitsizlik oldu. Sermayeye yönelik “eşitsizlik” tepkisi uzun zamandan beri bu denli güçlü ve etkili bir şekilde hissedilmedi. Sosyal yaşam biraz dikkatli bir şekilde değerlendirildiğinde, sorgulanan figürlerin politik açıdan güçlü, dönemin ruhuna uygun bir şekilde kaba ve Karadenizli bir “müteahhit” olarak somutlaştığı hemen dikkat çeker. Konuyu AKP noktasında şu şekilde özelleştirebiliriz: Muhafazakâr camiada bile tepki çeken ve seküler/laik kesimin de sürekli eleştirdiği ve mütedeyyin, sade kesimleri kendine daha yakın hissettiği yeni, genç ve toplumsal görgü kurallarından uzak bir toplumsal grup yeşermiş durumda. Sosyal medya ağlarında ve muhalif, genç kesimde bu grup, “nargileciler” olarak tanımlanıyor. Lüks cipler, marka başörtüler, kısa ve dar paça pantolonlar, genellikle Üsküdar’da veya “Huqqa” gibi mekanlarda somutlaşan, çayla birlikte muhafazakâr ve utangaç bir romantizm taşıyan bir toplumsal sınıf bu. Bunun uzun bir süreden beri var olduğu, hatta kendilerine yönelik tepkinin Kemalist bir aşağılama olduğu iddia edilebilir ki durum bize göre böyle değil. Bu yeni gruplara yönelik öfkenin sebebi tamamen ekonomik ve sosyal eşitsizlik kaynaklı. Yaşam tarzının kapalılığı ve sınırlılığı bir yana, “baba parası” ve “muhafazakâr zengin” imajı artık Türkiye’nin bütün toplumsal gruplarında olumsuzlanan ve hatta nefret edilen bir kalıp haline geldi. Buna, seküler/laik kesimin gittikçe marjinalleştirilen ve kısıtlanan yaşam tarzı da eklenince sorunlar, sosyal ve kültürel bir yarılmadan ziyade ekonomik ve sınıfsal bir düzeye taşındı. Örneğil alkol ürünleri başta olmak üzere yaşam tarzında keskinleşen ürünlere getirilen vergiler, iletişim araçları sayesinde farklı ülkelerdeki yaşam tarzlarının ve imkânların cazibeli birer çekim noktası haline gelmesi başta olmak üzere birçok girift süreç sorunları derinleştirdi ve belirli kalıpların kalıcı hale gelmesine ve bağnazlaşmasına sebep oldu. Yoksulluğun veya fakirliğin paylaşılmasından ziyade sınıflar arasındaki eşitsizlik üzerinden üretilen popülist söylemler ve politikalar, yıllar boyunca iktidarını sosyal yardımlarla kalıcı hale getiren ve popülist bir söylem kullanmasına rağmen sonuna kadar elitist olan bir iktidarın gerilemesini engelleyemedi. Neticede var olan durum, yeni ve yerinde bir ifadeyle “Boğaz’a karşı viski içenlerin yerini Boğaz’a karşı Osmanlı şerbeti içenlerin alması”* ve alt sınıfların, alt olduklarının bilincine vararak önemli kopuşlar yaşamaya başlamasıydı. Bu durum adalet duygusunu ortadan kaldırdı, eşitsizlik üzerinden uzlaşılan farkındalık, yerel seçimlerde bile kullanılan keskinleştirici söylemle birlikte yeni “intikam” alanlarının ortaya çıkmasına sebep oldu. AKP'nin bugün geldiği noktada, genel ve biraz da dış çevrenin birinci katmanındaki nedenlere değineceksek, en temele ekonomik sorunların doğru politikalarla giderilmesinden ziyade göstere göstere daha karmaşık hale getirilmesini koyabiliriz. Her ülkede yaşanabilecek ekonomik kriz süreçleri, algı yönetimindeki başarısızlık ve rant ekonomisinde büyük bir eşitsizlik ve kavga sebebi oldu. Ek olarak şu yorum yapılabilir: Türkiye, bu ekonomik krizi yönetme sürecinin başında ve geri çevrilebilir noktasındadır. Evet, çok ağır bir ekonomik kriz yaşanacaktır; ancak bunun nasıl yönetileceği ve sunulacağı AKP iktidarının toparlanması ve devamı için çok daha önemlidir. Ancak böyle bir aşamada sürecin yanlış yönetimi, Türkiye’de çok tehlikeli ve büyük hasara sebep olabilecek ekonomik temelli sosyal ve siyasi krizlere sebep olabilir.

Her şeye rağmen 17. yılını yaşayan bir iktidarın sosyal yaşamdaki simgesi nargile oldu

AKP’nin yerel seçimlerde aldığı sonuçtaki faktörlerin genel olanlarını, ekonomik düzlemde ele aldık. Bu genel faktörlerin diğer bir alanını siyasi zemin oluşturuyor. Öncelikle şunu belirtmekte fayda var: Eldeki veriler ve süreç okumaları, Türkiye’nin adım adım iki hâkim yapılı sisteme dönüşeceğini gösteriyor. Özellikle 24 Haziran sürecinde, yeni sisteme uygun olarak ortaya çıkan ittifaklar sistemi ve Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde iki çatı adayın öne sürülmek istenmesi çabası, adeta karşılıklı bir uzlaşıymış gibi sunuldu ve zorlandı. Bu arada kriminal bir haldeki HDP’nin de iki ittifak sisteminden birine entegre olup olmama durumu test edildi ve 24 Haziran açısından bunun gerçekleşemeyeceği anlaşıldı. 21 Ekim 2018’de yayınladığım bir yazıda, “HDP’nin 24 Haziran’da herhangi bir ittifak bloğunda yer almaması, bundan sonraki seçim süreçlerinde yer almayacağı ve en nihayetinde iki hâkim yapılı bir sistemin oluşturulamayacağı anlamına gelmez. 24 Haziran öncesi durum, bu yapıların oluşmasına müsaade etmedi; ancak bundan sonra oluşmaması için var olan direnç noktaları giderek zayıflayacaktır.” ifadelerini kullanmıştım.(1) 31 Mart yerel seçimleri bu direnç noktalarının kendiliğinden ortadan kalktığı ve siyasi sistemde HDP’nin herhangi bir ittifaka katılımının meşru hale geldiği bir seçim süreci oldu. Alınan seçim sonuçları ve seçim sonrasında Esenyurt gibi Kürt nüfusun yoğun olduğu yerlerden gözlemlediğimiz, HDP’nin herhangi bir ittifaka dahil olmasının özellikle İstanbul başta olmak üzere Batı’da her seçmen grubu açısından meşru hale gelmesidir. HDP, hem HDP’li olmayanlar hem de HDP’liler açısından Batı’da ittifakın meşru bir aktörü olarak görülmüştür. Bu siyaset zemini esasında kutuplaştırıcı ve bloklaştırıcı bir siyasetin ürünü. Tabii bunu bir siyaset ya da politik zemin oluşturma açısından olumlu ya da olumsuz olarak değerlendirmek yanlış olur; zira iki kutuptan oluşan bir siyaset zemini, ülkenin siyasi sistemi açısından zorunlu olabilir ki mevcut sistem de buna işaret ediyor. Ayrıca HDP’nin kutuplardan birine entegre olmasında en büyük faktörlerden biri olarak da yine ekonomi göze çarpıyor. Türkiye’deki ekonomik bunalım, siyasi kimliklerin önüne geçmiş durumda ve bir an önce farklı ve alternatif bir çözüm arayışı muhalefetin kimliklerinden sıyrılarak örtülü bir şekilde uzlaşmasına sebep oluyor. Bu, daha önce ifade ettiğim gibi küçük kırılmaların ve olumsuz olayların da her iki blok açısından önemli hale gelmesine sebep oluyor. Böylelikle ortaya çıkan ve yerel ve genel seçimlerde ittifakları zorunlu hale getiren siyaset düzeni, “kaybetme” potansiyelini de artırıyor. Ayrıca bu durum, zeminin diğer dinamikleriyle birlikte AKP'nin özgünlüğünün ve özerkliğinin ortadan kalkmasına sebep oluyor. Peki mevcut siyaset zemini, AKP ile MHP arasında nasıl bir ilişki ağı oluşturuyor?

Erdoğan'ın gençliğinde mücadele ettiği teşkilatlardan birine gitmesi pragmatik anlayışının yansıması mı, büyük bir zorunluluk mu?

Dünyadaki “merkezileşme” ve “güçlü otorite” eğilimine bağlı olarak Türkiye’de AKP iktidarı da güçlü bir merkezileşme eğilimine girdi. Amacım 2002-2010 ve 2010 sonrası süreçleri karşılaştırmak değil; ama geniş bir yorum yapmaya çalışmak faydalı olacaktır. Dünyadaki popülist ve merkezi trende paralel olarak gelişen ve Avrupa’da neredeyse altın çağını yaşayan milliyetçi-popülist zemin, Türk siyasetinde özellikle 2015 sonrasında daha da güçlendi. Bunda; başarısız bir çözüm sürecinin hemen ardından gelen operasyonlar ve büyükşehirlerdeki terör saldırıları dönemiyle 15 Temmuz’daki darbe girişimi kilit süreçler olarak göze çarpıyor. Dış politika zeminindeyse Suriye’de başarısız olan “Neo-Osmanlıcı” akımın yerini, güçlü ve dolu bir “Milliyetçilik” etkisinin aldığı kaçınılmaz bir gerçek. Bu zemin, MHP’yle ittifak ağının oluşmasını ve pragmatik bir siyaset güden Cumhurbaşkanı Erdoğan ile AKP’nin bu akıma kanalize olmasını sağladı. Tabii bu süreç, yalnızca bir süreçler silsilesi değil, güçlü ve etkili bir zihniyet değişimini de işaret ediyor. “Yükselen Milliyetçilik” olarak tanımlanan bu yeni dönem, 90’ların ilk yarısından sonuna kadar devam eden dar bir “Elit-Kemalist” tavanda değil, daha çok yoksul ve alt gelir gruplarına mensup, sıradan ve geniş halk tabanlarında karşılık buluyor. Özellikle Anadolu’da ve başta yoksul semtler olmak üzere büyükşehirlerdeki “Türkçü” vurguların, başta geleneğine ve kültürüne uygun bir şekilde polisler olmak üzere güvenlik bürokrasisindeki somut Türkçü ve milliyetçi araçların görünür olduğu dikkat çekiyor. İşte böyle bir zemin, AKP'nin etken bir konumdan edilgen bir konuma inmesine ve basit bir tabirle ipleri başka bir aktörün eline vermesine sebep oluyor. MHP, bu açıdan hem tarihsel zeminde hem de mevcut siyasi şartlar altında oldukça görünür olan ve muhtemelen daha da görünür olacak bir aktör konumuna çıkıyor. MHP ve özelinde Bahçeli konusuna ileride değineceğiz; fakat bu noktaya kadar şunu belirtmekte fayda var: MHP ile ittifak her açıdan AKP'yi kemiriyor. Birincisi, ideolojik sebeplerle (özellikle radikal ve liberal-demokrat akımlarda) MHP’ye yönelik olumsuz bakış açısının yarattığı etki çok güçlü. İkincisi, pozitif gibi gözüken negatif bir faktör. 25 Aralık 2018’de yayınladığım bir yazımda buna değinmiştim; MHP, hem CHP hem de AKP seçmeni açısından her zaman ikinci tercih konumundaydı ve bu konumunu son döneme kadar kaybetmedi.(2) 2011’deki genel seçimler ve 2014’teki yerel seçimler bunu açıkça gösteriyor; partideki AKP'ye yakın damar ise hiçbir zaman kaybolmuyor ya da bu kesimin geri dönüşü kısa sürede mümkün oluyor. Nitekim 7 Haziran - 1 Kasım seçim sonuçlarının karşılaştırması bu seçmen grubunu bize gösteriyor. İşte bu seçmen grubu, son iki seçim sürecinde güvenilir bir ders verme aparatı olarak MHP’ye kanalize olmuş duruma geldi ve bu partideki yerini benimsedi. Yani MHP, olumlu bir yönde ve aynı tarafta olsa bile AKP'ye bu yönden zarar verebiliyor ve somut bir düzeyde seçmen kaybına sebep olabiliyor.

Not: Birinci tablo Erik Meyersson'a, ikinci ve üçüncü tablo BBC Türkçe'ye aittir.

(1) "Sovyetik Partilerin Sonu Gelebilir Mi?" - https://medium.com/@ebahadirkizak/sovyetik-partilerin-sonu-gelebilir-mi-ba6b2a7ec890

(2)  "Parlamento Tiyatrocuları: Grup Toplantıları Ne Söylüyor?" - https://medium.com/@ebahadirkizak/parlamento-tiyatrocular%C4%B1-grup-toplant%C4%B1lar%C4%B1-ne-s%C3%B6yl%C3%BCyor-fb07632c851c

*Bu deyimi sosyal medyadan anımsıyorum fakat seçim sürecindeki yoğunluk esnasında kime ait olduğunu anımsayamadım. Eğer yazarı bu ifadeyi okursa özürlerimi kabul etsin.

 

İlgili Haberler